Osmanlılar Dönemi Türk Sanatı
|
Osmanlılar Dönemi Türk Sanatı OÄŸuz boylarının Kayı boyuna mensup olan Türkler, 12299′da Söğüt’te Osmanlı devletini kurdular. Zamanla, çağının en kudretli imparatorluÄŸu haline gelen bu siyasi teÅŸekkül zamanında, Türk Sanatı da evrensel bir sanat olarak Dünya Sanat Tarihi’ndeki seçkin yerini aldı.
Osmanlı Mimarları, geçmiÅŸ devirlerdeki Türk mimari ekollerinden farklı olarak mimaride, sadeliÄŸi ve mimarinin kendisinden doÄŸan güzelliÄŸi tercih ettiler. Yapıların üstünü örtme konusunda özellikle kubbeyi uyguladılar. Düğer örtü sistemleri ikinci plânda kaldı. Osmanlı mimarisinde son derece çeÅŸitlilik arz eden mimari tipler, o zamana kadar ulaÅŸan mimari form ve plân anlayışını geliÅŸtirerek, geleneksel mimarideki birçok sorunu baÅŸarı ile çözdüler. Osmanlılar, Türk dünyasının her tarafından getirttikleri mimarlara yaptırdıkları binalarda bütünüyle Türk karakterini yaÅŸatmışlardır. Selçuk ve beylikler devirlerinde yapılan binalarla ve özellikle Karaman BeyliÄŸi eserleriyle, Osmanlılar devrindekiler karşılaÅŸtırılacak olursa, bu gerçek daha açık bir biçimde ortaya çıkar. Osmanlılar dönemi Türk mimarisinin zaman ve üslûp açısından geçirdiÄŸi safhalar, baÅŸlıca altı devre veya üslûba ayrılır: a) Bursa Üslûbu veya Erken Devir (1335-1501) Camiler: İznik ve Bursa gibi ÅŸehirlerde yapılan binalardan, İstanbul’da Beyazıt Camii’nin inÅŸasına kadar olan zamanı içine alır. Bu üslûptaki binalar, Türkistan ve Selçuk binalarını andıran ve Selçuklular’da devam eden ÅŸekillerdir. Kubbeler doÄŸrudan doÄŸruya köşe bingileri üzerine oturtulmuÅŸ ve sütun yerine ayaklar kullanılmıştır. Bu ilk devirde yapılmış binalarda, Küçük Asya’daki Türk anıtlarında uygulanan programın ve planın dikkate deÄŸer bir deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradığını görüyoruz. Çok kemer gözlü cami planı basitleÅŸtirilmiÅŸtir. Büyük alanları, yan yana getirilmiÅŸ küçük kubbelerle örtme imkanı veren haç ÅŸeklindeki plan genelleÅŸmeye baÅŸlamıştır. Her türlü gereksiz motiflerden sıyrılan süsleme sanatının, daha zengin fakat, hem sade ve hem de açık hale geldiÄŸini görüyoruz. Medreseler: İlk dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir grubunu oluÅŸturan medreselerin çoÄŸu, günümüze ulaÅŸmamıştır. Bu yapılarda, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerinin kapalı medreseler planını sürdüren örnek çok azdır. Buna karşılık ortası revaklı açık avlulu, Güney’de dershane-mescit iÅŸlevinde kubbeli ana eyvan, yanlarda kubbeli odaların yer aldığı ÅŸema yaygın biçimde uygulanmıştır. Genellikle külliyeler içinde yer alan veya bağımsız örneklerin yanında, büyük camilerin avlu revakları ardına eklenmiÅŸ odalardan meydana gelen medreseler de vardır. Türbeler: XIV. yy.’da, kare veya çok köşeli plan yaygın olarak kullanılmış, konik külahın yerini kubbe almıştır. Kare planlı, dört sütun ya da ayaÄŸa oturan kubbeyle örtülü, yanları açık mezarlar da vardır. Selçuklularda mezar yapıları, dışa kapalı olmalarına karşılık, Osmanlılarda gövde ve kubbe kasnağındaki pencerelerle dışa açılmıştır. Yapıların bir bölümüne, revaklı bir giriÅŸ eklenmiÅŸtir. TaÅŸ bezeme, gövdeye ve iç duvarlara yayılmıştır. Kervansaraylar ve Hanlar: Anadolu Selçukluları’nın geliÅŸtirdiÄŸi kervansaray ve hanların yapımı, Osmanlı döneminde de sürdü. Bu yapılarda revakla çevrili kare ya da kareye yakın avlulu, birkaç sahınlı Selçuklu ÅŸeması uygulandı. Ancak, ÅŸehir hanlarında kapalı mekanlar, düzgün dörtgen planlarını yitirmiÅŸ, alana uydurulmuÅŸtur. Bu dönemde iki katlı hanlar da uygulanmıştır. Dönemin han mimarlığında kale görünümünden uzaklaşılmış, yalınlık egemen olmuÅŸtur. Osmanlıların Bursa’yı almalarından sonra han mimarisinde görülen geliÅŸme, Edirne ve İstanbul hanlarıyla XIX. yy.’ın sonuna kadar sürmüştür. b) Klasik Üslûp veya Yüksek Devir (1501-1703) Camiler: Üç Åžerefeli veya Beyazıt Camisi’nin inÅŸasından, Sultan III. Ahmet zamanına kadar ki devirdir. Yapılardaki plan daha geniÅŸ ve olgundur. Kubbeler kasnak üzerine oturtulmuÅŸ, mukarnaslı ve baklava dilimli sütunlar kullanılmıştır. Kubbeleri tutan kemerler, büyük sütunlara dayandırılmış ve oranlar güzelleÅŸtirilmiÅŸtir. Bu üslûbun en önemli özelliklerinden biri de, yarım kubbelerle yarım kubbelerle cami sahınına büyük bir geniÅŸlik verilmesidir. Minareler daha uyumlu bir ÅŸekil almış ve cümle kapıları Selçuklulardaki gibi, iki tarafı oyuk hücreli büyük taçkapılarla süslenmiÅŸtir. Bu dönemin en büyük özelliklerinden bir diÄŸeri, Mimar Sinan gibi büyük bir sanatçının, yaptığı binalarla Türk mimarisini, Dünya Sanatı Tarihi içindeki seçkin yerini aldırması olmuÅŸtur. Sinan, bütün mimarî unsurları rasyonel bir ÅŸekilde kullanırdı. Ona göre bir kemer, bir kubbe veya bir sütun, yalnız bir yapı elemanı olarak kalmamalı, aynı zamanda, teknik görevini gizleyecek bir süsleme unsuru da olmalıydı. Bu endiÅŸe, eserlerinin bütün kısımlarında görülür. Büyük duvar ve pilpaye (filayağı) kitleleri, büyük bir kubbe çevresindeki yarım kubbeleri, teknik bir kombinezondan çok, bir süsleme düzeni izlenimi vermektedir. Sonsuz bir çeÅŸitliliÄŸe sahip kare, altıgen veya sekizgen planlarıyla, yaptığı binaların içine, ÅŸaşılacak bir geniÅŸlik ve ihtiÅŸamlı bir zenginlik vermesini bilirdi. Planları, sade olduÄŸu halde, dahice bir görünüşün ürünüdür; teknik zorunlulukla kusursuz bir ÅŸekilde kaynaşır. Tesadüfe yer vermeyen bütün yapı unsurları, harikulade bir ÅŸekilde birbirlerine baÄŸlanır ve birbiriyle anlaşır. Merkezî kubbeye, gök kubbe gibi sınırsız bir enginlik verip, kubbe altında meydana gelen büyük alanı çevreleyen bir bütünlük oluÅŸtururdu. Onun eserlerinde, hiç bir duvar kitlesi, hiç bir pilpaye, ağırlığı ile gözü yormaz, her ÅŸey hafif görünür. BoÅŸ ve dolu kısımlar arasındaki oranların ahengini, harikulade bir ÅŸekilde tasarlar, en küçük bir oransızlığa tahammül edemezdi. Mimar Sinan’ın ve dolayısıyla bu dönemin en önemli eserleri Åžehzade Camii, Süleymaniye Camii ve dünyanın sayılı eserleri arasında yer alan Edirne Selimiye Camii’dir.Medreseler: Özellikle büyük selatin külliyelerinin medreseleri, bu alanda yetkin örneklerdir. Bu dönemde de genellikle, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde uygulanan klasik ÅŸemalara baÄŸlı kalınmıştır; ancak, ana eyvan büyük kubbeli oda biçimindedir. Aynı avluyu paylaÅŸan cami-medrese planı da yaygındır. Dönemin medrese mimarisi de Mimar Sinan’ın damgasını taşır. Türbeler: Türbe mimarisinde, bu dönemde de, kare veya çok köşeli, kubbeli planlar yaygındır. Kimi örneklerde yapıya revaklı bir giriÅŸ eklenmiÅŸtir. Ayrıca, yanları açık türbelere de rastlanmaktadır. Kervansaraylar ve Hanlar: Klasik Osmanlı mimarlığının ana özellikleri olan iÅŸlevsellik ve yalınlık, kervansaraylar ve hanlarda da göze çarpar; genellikle Selçuklu dönemi ÅŸemalarını sürdüren bu yapılarda, deÄŸiÅŸik sayıda sahınlardan oluÅŸan dikdörtgen planlı kapalı mekan ve avlular, alana göre deÄŸiÅŸik biçimler almıştır. Ayrıca ticaret merkezlerinde, büyük ÅŸehirlerde, birkaç katlı, dış cephelerde dükkanların yer aldığı hanlar inÅŸa edilmiÅŸtir. İki katlı, tek avlulu ÅŸehir hanlarına, İstanbul Büyük çorapçı Hanı KurÅŸunlu Han, Leblebici Han örnek olarak verilebilir. c) Lâle Üslûbu veya Lâle Devri (1703-1730) Devrin çiçek merakı, mimariye de etki etmiÅŸ, mimari ÅŸekiller ve hatlarda, çiçek ve bitki kıvrımları gibi eÄŸri ÅŸekillere doÄŸru gidilmiÅŸ ve klasik üslûbun ağırbaÅŸlı ÅŸekillerinden uzaklaşılmıştır. Klasik dönemin son eseri olan Yeni Cami’den sonra, Osmanlı klasik mimarisi son bulur ve artık tekrarlanmaz. Cami yapımı da durur. Lâle Devri’nin kasırları, köşkleri, özellikle Kâğıthane Kasırları, Patrona Halil isyanıyla yakılıp yıkılmıştır. Bu bakımdan sivil mimariden örnek olarak bugüne pek bir ÅŸey kalmamıştır. Bu dönemin en karakteristik yapıları, küçük kubbeli ve geniÅŸ saçaklı çatılarla örtülü, zengin cephe süslemeli, bazen dört köşeli, bazen de altı köşeli aynı zamanda sebil olan çeÅŸmelerdir. Bunların en ünlüleri Sultan III.Ahmet ÇeÅŸmesi (1729), Azapkapı ÇeÅŸmesi(1733), Üsküdar ÇeÅŸmesi(1732) ve Tohane ÇeÅŸmesi (1732)’dir. |
d) Barok Üslûbu (1730-1808) Onsekizinci yüzyılın ilk yirmi beÅŸ yılında, Avrupa ile iliÅŸkiler Fransa’dan getirilen eÅŸya ve Anadolu’yu görmeye gelen sanatçılar, Türklerin zevklerinde büyük deÄŸiÅŸikliÄŸe sebep oldu. O zamana kadar, Avrupa’daki Rönesans hareketinden uzak kalmış olan Türk sanatı bundan etkilenmeÄŸe baÅŸladı. Binalarda ve sanat eÅŸyalarında, birtakım Rönesans ÅŸekilleri ve motifleri görülmeÄŸe baÅŸladı. Klasik ÅŸekillerden uzaklaşıldı; hem mukarnaslar ve Mimar Sinan okulunun alışılmış ÅŸekilleri, ham de Lâle motifleri terk edilerek sanata Barok bir üslûp hakim oldu. Fakat bu üslûp Batı barok’undan farklıydı. Türk sanatçıları bu üslûbu kendilerine göre yorumlamışlardı. Bu üslûp, XIX. yy.’ın sonuna kadar devam etti. Osmanlı mimarisi karakterini deÄŸiÅŸtirdi. Avrupa’daki sanat hareketlerini izleyen Simon, Komianos Kör Yani gibi İtalyan, Yunan ve Ermeni mimarlar, klasik okulun eski ustalarının yerini almışlardı e) Ampir Üslûp (1808-1874) Fransa ve Almanya’daki Ampir üslûbundan oldukça farklı olan bu üslubun, Türklere has bir karakteri vardır ve Avrupa Ampir üslûbunda kullanılan stilize edilmiÅŸ hayvan figürleri Türk Ampir üslûbunda hiç bir zaman kullanılmamıştır. Sultan II. Mahmut Türbesi, Cevrî Kalfa Okulu, Topkapı Sarayı’ndaki bir kaç pavyon hep bu üslûpla yapılmıştır. Fakat, Ortaköy Camii ile 1853 yılında Ermeni mimar Karabet Bal- yan tarafından yapılan Dolmabahçe Sarayı, Barok ve Ampir karışımım bir üslûpla inÅŸa edilmiÅŸtir. f) Yeni Klasik Üslûp (1874-1930) 1861 yılında padiÅŸah olan Sultan Abdülaziz zamanında, mimarlık sanatı tam bir çöküntü görünümünde idi. O zamanlar itibarda olan Rum ve Ermeni mimarları, acayip ve Türk sanatına tamamen yabancı bir takım binalar yapmaktaydılar. Her yerde hiç bir üslûbu olmayan, zevksiz ve kaba yapılar yükselmekteydi. Gotik ve Barok karışımı bir üslûpla, Korent tarzı sütunlarla camiler, acayip süs motifleri olan çeÅŸmeler, Avrupa mimari eserlerinden koya edilmiÅŸ süs motifleri görülmekteydi. Kısacası, Yunan sanatından Hint sanatına kadar gelmiÅŸ geçmiÅŸ bütün üslûplar, bu eserlerde birbirine karışmıştı.1871 yılında İstanbul’da Aksaray’da yapılan Valide Camii, bu tarzda bir eserdir. Bu karışık üslûpta eserlerden ve fanteziden gözleri rahatsız olan birkaç mimar, o güne kadar modası geçmiÅŸ sayılan o hayran olunacak eserlere döndüler. O devrin kültüründe kendini göstermeye baÅŸlayan milliyetçi hareket, mimari ile de birleÅŸti. Mimarların düşüncesine göre, Türk sanatında bir rönesans yaratmak için, eski ustalar tarafından yapılmış olan eserleri örnek almak yeterdi. Yeni klasik üslûp, iÅŸte böyle doÄŸmuÅŸ oldu. Almanya’da mimari öğrenimini yapmış olan Mimar Kemalettin ile, Paris’de okumuÅŸ olan Mimar Vedat klasik devrin eserlerinden ilham alan binalar yaptılar. Betonarme inÅŸaat, düz yüzeyler kullanılmasını emrettiÄŸi halde, mimarlar hiç bir mimari zorunluluÄŸa dayanmayan kemerlerle, kubbelerle,bina yapmaktaydılar. Bu eserler modern millî bir üslûbun ifadesi olmaktan uzaktı. Aksine bu unsurlar, bir yapı zorunluluÄŸu yüzünden deÄŸil de, daha çok eski abideleri taklit endiÅŸesi yüzünden kullanılmakla, rasyonel olmayan, karışık bir mimari meydana getirilmiÅŸ oldu.
XVI. yy.’ın ortalarından itibaren Osmanlı çini sanatına, sır altı tekniÄŸi hakim olur. Åžeffaf sırın altına uygulanan natüralist çiçekler ve hatayî grubu süslemelerin hakim olduÄŸu görülür.Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de, Anadolu’da minaî tekniÄŸinde ilk denemeleri yapılan kırmızı rengin “kabarık mercan kırmızısı” olarak sır altına uygulanmasıdır. Firûze, koyu yeÅŸil, mavi , lacivert, beyaz ve siyah gibi renklerin kullanıldığı bu muhteÅŸem üslûp, XVI. yy.’ın sonlarından itibaren bozulmaya baÅŸlar. Kırmızı renk, zamanla kahverengiye dönüşür ve ortadan kalkar. İznik’de yapılan çinilerin, çok iyi bir hamuru ve çok saÄŸlam bir cilası vardı. Hemen bütün İstanbul camileri, renklerinin ve motiflerinin güzelliÄŸiyle bu çinilerle süslenmiÅŸti. İznik atölyeleri XVII. yy.’a kadar çalıştı. Bu devirden sonra eski usüller tamamiyle unutuldu. Yapılan döşemeler fırında eÄŸriliyor ve piÅŸirme sırasında renkler ÅŸeffaflığını kaybediyordu. Osmanlı Türkleri’nce kullanılan renkler ve sırlar incelenince, bunarın sevdikleri kırmızı renklerin, Asurlularda olduÄŸu gibi bir demir oksit karışımı olmayıp, iyice dövülmüş silisin kırmızı bir toprakla karıştırılıp, pekmez ile ıslatılmasından elde edildiÄŸi anlaşılmıştır. İlk Bursa çinileri ince bir kaolen tabakayla kaplıydı; çünkü, kullanılan toprak iyi çini yapmak için gerekli vasıflara sahipti. Sonradan bölmeli diyebileceÄŸimiz çiniler yapıldı. Bu metoda göre, çini plaklar üstüne bir cila ile çizgi ya da iÅŸaretler çizilip, önceden piÅŸiriliyordu. PiÅŸirmeden sonra da, bilmeler renkle doldurulup tekrar piÅŸirme iÅŸlemine tabi tutuluyordu.Osmanlı devrinin en önemli çini atölyeleri İznik ve Kütahya’da bulunuyordu. BaÅŸlangıçtan XVI. yy.’ın ortalarına kadar İznik önemli bir merkez iken sonraları yerini Kütahya’ya bırakmıştır. Kütahya çinileri, açık ve koyu mavi, yeÅŸil ve beyaz renkli, mukarnas ÅŸeklindeki çinilerdir.
Son derece hassas ve melankolik olan Türk ressamları, güzeli batılı ressamlardan son derece farklı bir şekilde anlarlardı. Tabiatı en küçük ayrıntılarına kadar taklit etmekle beraber, şekilleri idealleştirirlerdi. Minyatürlerde gülen figürlere hemen hemen hiç rastlanmaz. Bir tablodaki kişiler, daha çok, bir hayal aleminde gibi görünür. Osmanlı ressamları, Selçuklu ve İranlı ressamların kullandıkları tekniği devam ettirmişlerdi. Resim yapacakları kâğıdı, üstüne zamkı arabî içinde eritilip karıştırılmış beyaz üstübeç tabakası sürerek hazırlarlardı. Bazen, bu tabakanın üstünden ince altın bir yaldız tabakası geçirilir, boya da bu tabakanın üstüne sürülürdü Yaldız, renklere parlaklık ve saydamlık verirdi.
Tezhipler çoÄŸu zaman, devrin üslûbuna göre yapılırdı. Bu tezhiplerde kullanılan süs motiflerine bakarak, Klasik devrin, Lâle Devri veya Barok Devri’nin eserleri kolayca ayırt edilir. Sanatın en yüksek noktasına vardığı Klasik Devirdeki tezhipler, devrin zevkine tamamıyla uygun bir ÅŸekilde yapılmıştır. Stilize edilmiÅŸ hayvan ÅŸekilleri, kıvrık dallar ve geometrik motifler, süslemenin özünü teÅŸkil ediyordu. Lâle Devri’nde tezhibin görünüşü de deÄŸiÅŸti. Soyut ÅŸekillerin yerini, çiçek motifleri aldı ve bu motifler daha az ağırbaÅŸlı hale geldi. Bu deÄŸiÅŸiklik Sultan III. Ahmet devrinde (XVIII. yy. başı) daha belirli olarak görülür. Bu dönemin ardından Barok Devri geldi ve süslemeye Batı motifleri hakim olmaya baÅŸladı. Böylelikle, tezhiplerde Rönesans motiflerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Yapraklar dolama haline gelip, kabalaşıyor. Kenar suları, seri olarak tekrarlanan birbirine benzer motiflerden meydana geliyor. |
