Deyimler Sözlüğü Y Harfi
Ya Allah deyip (atılmak): Cenab-ı Hak`a sığınarak (atılmak).”Ya Allah deyip düşmanın üzerine atıldı.”
Yabana atmak: Önem vermemek, önemsiz görüp dikkate almamak, üzerinde durmamak.”Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme.”
Yabancılık çekmek: Bir iÅŸ ya da çevrede yabancı olmaktan dolayı ortaya çıkan zorlukların etkisinde kalmak.”Ona hiç yabancılık çektirmedi.”
Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: “Bu iÅŸi mutlaka yapmalısın, baÅŸka yolu yok, aksi taktirde burada kalamazsın.” anlamında kullanılır.
Ya devlet baÅŸa, ya kuzgun leÅŸe: “GiriÅŸtiÄŸim iÅŸ beni ya büyük bir varlığa ve mevkiye ulaÅŸtıracak ya da mahvedecek, batıracak” anlamında söylenir.
Yad eller: 1. Baba ocağından uzak yerler, gurbet. 2. Yabancı kimseler, yabancılar.”YiÄŸidim yad ellerde kalmasın, dönsün geri Rabbim.”
Yâd etmek: Anmak, hatırlamak.”Seni her gün yad ederiz buralarda.”
Yağ bağlamak: Semirmek, üzerine biriken yağ katılaşmak.
YaÄŸ bal olsun: “YediÄŸin, içtiÄŸin helâl ve afiyet olsun” anlamında söylenir.
YaÄŸcılık etmek: Dalkavukluk etmek, övmek, pohpohlamak.”Öğrenci öğretmenine yaÄŸ çekiyor, gözünün içine bakıyor, bu ÅŸekilde iyi not alacağını sanıyordu.”
YaÄŸlı ballı olmak: Araları çok iyi, içli dışlı, samimi olmak.”Öyle yaÄŸlı ballı olmuÅŸlardı ki birbirlerine her ÅŸeylerini anlatıyorlardı.”
YaÄŸlı kapı: Çalıştırdığı kimselere bol kazanç saÄŸlayan kimse, kuruluÅŸ, aile ya da yer.”Herkese nasip olmaz öyle yaÄŸlı kapı.”
YaÄŸlı kuyruk: Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak; basitçe sömürülebilecek iÅŸ veya kimse.”BulmuÅŸsun bir yaÄŸlı kuyruk, çek babam çek!”
YaÄŸlı müşteri: Bol paralı, çok alışveriÅŸ yapan zengin alıcı.”İki üç yaÄŸlı müşterimiz de olmasa kapamak zorunda kalacağız bu dükkânı.”
YaÄŸma gitmek: Bir ÅŸey çok alıcı bulup çok satılmak, kolay müşteri bulmak.”Kapanın elinde kalıyor, yaÄŸma gidiyor, koÅŸ koÅŸ, sen de yetiÅŸ!..”
Yağma Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da olmayanın da kolayca yararlandığı, kimsenin korumadığı, her yanından sömürülen kaynak.
YaÄŸma yok: “Öyle ÅŸey olmaz, buna izin vermezler, kolay kolay elde edemezsin” anlamında bir tutumun ya da davranışın yanlışlığı ifade etmek için kullanılır.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden, güç bir durumdan kaçarken daha kötüsüyle karşılaşmak.
YaÄŸmur yaÄŸarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek.”Bana bak aslanım, daha ne istiyorsun, yaÄŸmur yaÄŸarken küpünü doldur yoksa piÅŸman olursun.”
YaÄŸ tulumu: Çok ÅŸiÅŸman, çok yaÄŸlı.”Birkaç ay sonra yaÄŸ tulumu olacak, ÅŸuna birisi söylese de çok yemese.”
Ya herrü (herro) ya merrü (merro): “Tehlikeyi göze aldık, giriÅŸtiÄŸimiz iÅŸte ya batar ya da çıkarız” anlamında kullanılır.
Yahudi pazarlığı: Tarafların çıkarlarını düşünerek çekiÅŸe çekiÅŸe yaptıkları pazarlık.”Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya kalkma lütfen.”
Yakadan atmak: Savıp kurtulmak, başından atmak. “İnan onu yakamdan atmaya çalışıyorum.”
Yaka paça: Hiçbir itiraz dinlemeden, zorla, kuvvet kullanarak (götürmek).”Polisler adamı yaka paça götürdüler.”
Yakası açılmadık: Hiç duyulmadık, bilinmedik, ayıp söz, küfür.
Yakasına sarılmak: İstediÄŸi ÅŸeyi almak ya da dövmek için tutup bırakmamak, zorlamak.”Çocuk annesinin yakasına sarılmış balon diye aÄŸlıyordu.”
Yakasına yapışmak: Hesap sormak ya da bir ÅŸey istemek için tutup bırakmamak.”Beni de götüreceksin diye yakama yapıştı, ben de getirmek zorunda kaldım.”
Yakasını bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne düşmek, ısrar etmek, yanından ayrılmamak.”Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp paramı alacağım ondan.”
Yakasını kaptırmak: Bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak, ona bağlanmış olmak.
Yakayı sıyırmak: Kurtulmak, kaçmak.”Çok şükür ÅŸu adamdan yakayı sıyırdık.”
Yaka silkmek: Bıkıp usanmak; bir iÅŸ, durum, yer ya da kimsenin olumsuz yanlarından tedirginlik duyduÄŸunu belirtmek.”DoÄŸrusu yaka silkinecek bir iÅŸ seninki de.”
Yakayı ele vermek: Yakalanmak, kaçamayarak ele geçmek.”Mahallenin hırsızı sonunda yakayı ele verdi.”
Yakayı kurtarmak: Umulmazken bir iÅŸten ya da kimseden kurtulmak, kaçmak.”Bu pis iÅŸten yakayı nasıl kurtardık hâlâ anlayabilmiÅŸ deÄŸilim.”
Yakınlık duymak: Birine karşı sevgi ve ilgi duymak, yabancılık hissetmemek.”Hayatta yakınlık duyduÄŸum tek insandı.”
Yakışık almamak: Yerinde olmamak, uygun düşmemek, yaraÅŸmamak.”ÇocuÄŸu herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı.”
Yalancı pehlivan: Yapamayacağı bir iÅŸi yapabilecekmiÅŸ gibi görünen kimse, palavracı.”Yalancı pehlivanın biridir o, ona güvenmeyin.”
Yalancısı olmak: DoÄŸruluÄŸu bilinmeyen, inanılmayacak sözleri bir baÅŸkasından iÅŸiterek söylemiÅŸ olmak.”Ben ÅŸefin yalancısıyım, müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuÅŸ.”
Yalan dolan: Hile, düzen, dalavere, yolsuz davranış,”Yalan dolanla iÅŸ görmeye kalkanların başına iÅŸte bunlar gelir.”
Yalan yere: GerçeÄŸe uygun olmayarak.”Yalan yere adamı ÅŸikâyet ettiler.”
Yalayıp yutmak: 1. İştahla, hiçbir ÅŸey bırakmadan yiyip bitirmek. 2. Kötü bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp, kabullenmek.”Sofradaki bütün yemekleri yalayıp yuttu.”
Yalpa vurmak: İki yana, saÄŸa sola; bir o yana, bir bu yana sallanarak yürümek.”Nedendir bilmem, yalpa vurarak yürüyordu.”
Yalvar yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.
Yan bakmak: BeÄŸenmeyerek, kötü niyetle, düşmanca bakmak.”Bu adamın her gün yan bakması artık canıma yetti!”
Yan basmak: 1. Aldanmak. 2. Kaypaklık edip dürüst davranmamak.”Sana tanınan bu fırsatı iyi deÄŸerlendir, sakın yan basayım deme.”
Yan çizmek: Kendisine yüklenen bir görevden kaçmak.”Üç kiÅŸi yan çizdi, demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları.”
Yandan çarklı: 1. Åžekeri yanına konmuÅŸ olan kahve veya çay.”Usta, iki yandan çarklı yap!” 2. Bir omuzu düşük olarak yürüyen. 3. Çarkı yanda olan gemi.
Yan gelip yatmak: Yapacak iÅŸleri olduÄŸu hâlde yapmamak, rahatına bakmak, keyfince yaÅŸamak.”Hiç çalışmıyor, yan gelip yatıyor akÅŸama kadar.”
Yangına körükle gitmek: AnlaÅŸmazlığı, gerginliÄŸi, kargaÅŸalığı artırıcı, her iki tarafı kışkırtıcı söz ve davranışlarda bulunmak.”Sen karışma, çekil aralarından, yangına körükle mi gitmek istiyorsun?”
Yan gözle bakmak: 1. Kötü niyetle, düşmanca bakmak. 2. Göz ucuyla bakmak.”Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti.”
Yanık ses: Hüzünlü, çok dertli, içindeki acıyı dile getiren ses.
Yanına bırakmamak: Kendisine yapılan kötülüklerin öcünü almak, cezasını sert karşılıklarla vermek.”Bunu, onun yanına bırakmayacağım.”
Yanına (kâr) kalmak: Kendisinden öç alınmamak, yaptığı kötülük sert karşılık görmemek, cezasız kalmak.”Adamın yaptığı yanına kâr kaldı, nasıl adalet bu?”
Yanına salâvatla varılır: Çok öfkeli, kızgın ve kibirlidir.
Yanından bile geçmemiÅŸ: Hiç ilgisi yok, en ufak benzerliÄŸi bile yok.”Sen kardeÅŸini bir görsen, bu onun yanından bile geçmemiÅŸ.”
Yanıp tutuÅŸmak: 1. Elde etmek için güçlü bir istek duymak, elde edemediÄŸi için de büyük üzüntü içinde olmak. 2. Kuvvetli bir aÅŸkla sevmek.”Bakan olmak isteÄŸiyle yanıp tutuÅŸuyordu.”
Yanıp yakılmak: Sızlanıp ÅŸikâyet etmek, derdini döküp durmak.”Çoluk çocuk açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu, birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu.”
Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol, dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla aldanmış olmak.
Yanlış kapı çalmak: İsteÄŸinin yapılamayacağı bir yere baÅŸvurmak.”MeÄŸer biz yanlış kapı çalmışız.”
Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek, onun söz ve davranışlarını benimsemek, yansız olmamak.”Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur.”
Yan yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle bakmak.
Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.
Yara açmak: 1. Bir ÅŸeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara oluÅŸmasına sebep olmak. 2. Büyük dert, acı, üzüntü vermek.”Onun sözleri içimde bir yara açtı.”
Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak.”Åžu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?”
Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uÄŸratmak, tehlikeli bir durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak.”İnsan dostunu yardan atar mıymış?”
Yarı buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan savma.
Yarım adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse.”Ben bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!”
Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye, gönülsüzce (söylemek).”Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler.”
Yarım yamalak: GeliÅŸigüzel, üstünkörü, eksik ve kusurlu.”Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!”
Yarından tezi yok: En kısa zamanda, çok çabuk, geciktirmeden.
Yarı yolda bırakmak: Verilen desteÄŸi, yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek.”Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez yarı yolda bıraktın.”
Ya sabır çekmek: Kötülüklere, sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah`tan kendisine sabır vermesini istemek.
YaÅŸ Dökmek: AÄŸlamak.”Senin için az yaÅŸ dökmedi ailen.”
Yaşını başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiÅŸ olmak, yaÅŸlanmış veya olgunlaÅŸmış olmak.”Yaşını başını almış bir adamdır, çekinmeyin, gidin, size olgun davranacaktır.”
Yaşını içine akıtmak: Hissettiği acıyı, ızdırabı, üzüntüyü belli etmemek; ağlamak isteğini bastırmak.
YaÅŸ tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzaÄŸa düşmemek, uyanık davranmak.”O, benim yaÅŸ tahtaya basmayacağımı iyi bilir.”
YataÄŸa düşmek: Hastalık yüzünden yatmak zorunda kalmak, ayaÄŸa kalkamayacak durumda olmak.”Sizin yüzünüzden yataÄŸa düştü çocukcağız.”
Yataklık etmek: Bir suçluya yardım etmek, onu gizlemek, barındırmak.
Yatak yorgan yatmak: Çok hasta olmak.”Bizim adam yatak yorgan yatıyor, ne yiyor, ne içiyor.”
Yatırım yapmak: Gelir amacıyla bir iÅŸe para yatırmak veya aynı amaçla önceden ortam hazırlamaya çalışmak.”Biz o arsayı yatırım yapmak için aldık.”
YavaÅŸ gel: “Atıp tutma, abartma, ölçüsüz konuÅŸma” anlamında kullanılır.
Yaya kalmak: 1. Taşıt ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak. 2. Yardımcısız kalmak, güvendiÄŸi yer ve kiÅŸileri kaybetmek, istediÄŸi ÅŸeyi yapamaz olmak.”İşte ÅŸimdi yaya kaldın, ne yapacaksın görelim?”
Yayan yapıldak: Çıplak ayakla, yayan.”Onca yolu yayan yapıldak yürüyecek.”
Yaygarayı basmak: Bağırıp çağırmak, önemli bir nedeni olmadığı hâlde feryat etmek.”Elinden ÅŸekeri alınınca yaygarayı bastı.”
Yaz boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine uymayan kararlar almak, kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir değiştirmek.
Yedeğe almak: Bağlayarak arkasından çekip götürmek.
Yedi canlı: Pek çok ölüm tehlikesi geçirip saÄŸ kurtulan insan ya da hayvan.”Yedi canlı mısın nesin, nasıl kurtuldun o kazadan?”
Yedi düvel: Bütün devletler, herkes, bütün dünya.”İstiklâl Savaşı`nı yedi düvele karşı verdik biz.”
Yediden yetmiÅŸe: En büyüğünden en küçüğüne, eli ayağı tutan herkes.”Halk yediden yetmiÅŸe silâhlanmış düşmanı bekliyordu.”
Yediği naneye bak: Yersiz, uygunsuz iş yapanlar için kullanılır.
Yedi iklim dört bucak: Hemen her yer, bütün dünya.”Yedi iklim dört bucak dolaÅŸtı durdu.”
Yedi kat yabancı: El, ne akraba, ne tanıdık, hiçbir yakınlığı yok.”Yedi kat yabancıyla iÅŸ yapmam diyor.”
YeÄŸ tutmak: Bir ÅŸeyi bir ÅŸeyden daha önemli görüp tercih etmek.”Kim ki öbür dünyayı bu dünyaya yeÄŸ tutar, o kazanmıştır.”
Ye kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı değil, zenginliğe, varlığa, giyim ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için kullanılır.
Yele vermek: 1. BoÅŸuna harcamak. 2. Savurmak.”Bütün parayı yele vermek zorunda mıydın?”
Yelkenleri suya indirmek: Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediÄŸini kabul etmek; yüksekten atıp tutmayı bırakarak yumuÅŸamak.”Yelkenleri nasıl da suya indi dediÄŸini yaptıramayınca.”
Yel yeperek yelken kürek: Telâş içinde, çok acele olarak, heyecanla.
Yemeden içmeden kesilmek: Bir üzüntü, korku ya da heyecan sebebiyle yiyemez duruma gelmek, iÅŸtahı kapanmak.”Yemeden içmeden esildi, âşık mıdır nedir?”
Yeme de yanında yat: İstek uyandıran, görünüşü çok çekici olan, çok lezzetli yemekler için kullanılır.
Yemin etsem başım aÄŸrımaz: “Gerçek olduÄŸundan eminim, bu konuda yemin de edebilirim” anlamında kullanılır.
Yenilir yutulur gibi deÄŸil: 1. Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için). 2. Aşırı, çok pahalı. 3. Çok ağır, kabul edilmez (söz). 4. Kendisiyle baÅŸa çıkılamayacak durumda olan.”DoÄŸrusu yenilir yutulur gibi deÄŸildi o sözler.”
Yer almak: 1. Bir ÅŸey yapanların arasında bulunmak. 2. Adına ayrılan yerde bulunmak”Åžiir komisyonunda sen de yer aldın mı?”
Yer cücesi: Ufak tefek olduğu gibi kurnaz, fitneci, çok bilmiş kimse.
Yer demir gök bakır: “Hiçbir yerden yardım alma umudu kalmadı, bütün kapılar kapalı, yardım imkânları ortadan kalktı, kime baÅŸ vurdumsa elim boÅŸ döndüm” anlamında çaresizliÄŸi anlatmak için kullanılır.
Yerden yere çalmak: Çok hırpalamak, acınacak duruma düşürmek, zor durumlarda bırakmak.”Bütün milletin içinde yerden yere çaldı delikanlıyı.”
Yere bakan yürek yakan: Uslu, uysal, sessiz görünüp gizliden gizliye ve sinsice dolap çeviren, kötülük yapan kimse.”Desene yere bakan yürek yakan cinstenmiÅŸ o da.”
Yere göğe koyamamak: Çok önem vermek, nasıl ağırlayacağını ve memnun edip mutlu kılacağını bilememek.
Yer etmek: 1. İz bırakmak. 2. İyice yerleÅŸmek.”Bu sözler kulağına iyice yer eder umarım.”
Yerinde duramamak: Sürekli hareket etmek, kıpırdanmak, sabırsızlanmak, içi içine sığmamak, eyleme geçmek için telâş içinde dolaÅŸmak.”Gelecekleri haberini alınca ne yapacağını ÅŸaşırdı; yerinde duramıyor, saÄŸa sola koÅŸturup duruyordu.”
Yerinden oynamak: 1. BulunduÄŸu bir yerden ayrılmak. 2. Hareketli, heyecanlı, gürültülü, karışık bir zaman yaÅŸamak.”O büyük kahramanın dönüş haberi gelir gelmez ÅŸehir yerinden oynamıştı sanki!”
Yerinden oynatmak: Yerini deÄŸiÅŸtirip baÅŸka bir yere kaldırmak.”Sakın bu vazoyu yerinden oynatmayın.”
Yerinde saymak: 1. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde ayaklarının birini kaldırıp birini basmak. 2. Hiç geliÅŸme, ilerleme gösterememek.”Okullar neredeyse kapanacak ama bizim çocuk hâlâ yerinde sayıyor, okumayı bir türlü sökemedi.”
Yerinde yeller esmek: Yok olmak, artık bulunmamak.”GittiÄŸimde ayakkabıların yerinde yeller esiyordu.”
Yerin dibine geçmek: 1. Çok utanmak, sıkılmak. 2. Kaybolmak, göze görünmez olmak.”Åžuradaydı ama bulamıyorum, yerin dibine geçti sanki!”
Yerine geçmek: 1. Görevden ayrılan birinin yerine geçmek. 2. Bulunmayan bir nesnenin yerine kullanılabilmek.”Emekli olan müdürün yerine geçmek için iki müdür yardımcısı yarışa tutuÅŸtular.”
Yerini bulmak: 1. Aradığı bir yeri bulmak. 2. Yerine gelmek. 3. Kendine uygun durumu, mevkiyi bulmak.”Yerini bulursam kızımı vermekte gecikmeyeceÄŸim.”
Yerini doldurmak: 1. Daha önce görevinden ayrılan, yerine geçtiÄŸi biri kadar baÅŸarılı olmak. 2. Yerinin adamı, görevinin üstesinden gelir olmak.”Bakalım yerini doldurabilecek mi?”
Yeri yurdu belirsiz: Serseri; ne iÅŸ yaptığı, nerde kaldığı, nereli olduÄŸu bilinmeyen.”Yeri yurdu belirsiz bu adama yüz verme demedim mi?”
Yerle bir etmek: Bir yeri yakıp yıkmak, tahrip etmek, temeline kadar söküp dağıtmak, taÅŸ taÅŸ üstüne bırakmamak.”Koca kenti bir saat bombalayıp yerle bir ettiler.”
Yerli yersiz: Uygun olsun olmasın, uygun zamanı kollamadan.”Yerli yersiz konuÅŸup duruyor geveze adam.”
Yer tutmak: 1. Bir yeri kaplamak. 2. Birine bir yer ayırmak.”Salonda yer tutmak yasaktır!”
Yer vermek: 1. Önemini belirtmek. 2. Kendi yerini bir baÅŸkasına vermek. 3. İmkân tanımak.”Bu fikre de yer vermeliyiz.”
Yer yarılıp içine girmek: 1. Çok utanmak. 2. Yitirilen ÅŸey bir türlü bulunamamak.”Yer yarılıp içine girdi sanki, önceki gün ÅŸurada duruyordu.”
Yer yerinden oynamak: Bir olay toplumda telâş, heyecan, gürültü, patırtı, kargaÅŸa oluÅŸturmak.”Bu kaleyi de zapdedersek yer yerinden oynayacak, bizi kimse tutamayacak artık.”
YeÅŸil ışık yakmak: Bir ÅŸeyin olmasına izin vermek, göz yummak.”Onların bize yeÅŸil ışık yakacaklarını hiç sanmıyorum.”
Yılan hikâyesi: Bir türlü sonuca baÄŸlanamayan, çözümlenemeyen, uzayıp giden (mesele ya da iÅŸ).”Yılan hikâyesine döndü iÅŸ, ne yapacağız ÅŸimdi?”
Yılanın kuyruğuna basmak: Zararı dokunacak, kötülük yapacak bir kimseye ilişmek ya da sataşmak yoluyla fırsat vermek.
Yıldırımları (veya ÅŸimÅŸekleri) üstüne çekmek: Kimi davranışlarıyla pek çok kimseyi kızdırarak eleÅŸtirilere, saldırılara yol açmak.”Bu hareketlerinle ÅŸimÅŸekleri üzerine çekiyor, hepimizi tehlikeye atıyorsun.”
Yıldırımla vurulmuÅŸa dönmek: Ansızın ortaya çıkan kötü bir durum karşısında sarsılmak, ne yapacağını bilemez olmak, bitkin ve ÅŸaÅŸkın bir duruma düşmek.”İflas haberini duyunca yıldırımla vurulmuÅŸa döndü, oraya yığılıp kaldı.”
Yıldızı barışmamak: Aralarında görüş, düşünce ve duygu ayrılıkları bulunup birbirlerinden hoÅŸlanmamak, birbirleriyle iyi geçinmemek, anlaşıp uyuÅŸamamak.”Åžu adamla yıldızım bir türlü barışmadı gitti.”
Yıldızı parlamak: Çok baÅŸarılı olup herkesin dikkatini çekecek duruma gelmek, ün kazanmak.”Yıldızı parladığı bir sırada hayata veda etti.”
Yıldızı sönmek: Ününü ve itibarını kaybetmek.”Yıldızının bu kadar çabuk söneceÄŸi kimin aklına gelirdi ki!”
YiÄŸitlik sende kalsın: “Karşısındaki anlamasa da hoÅŸgörü göster, özveride bulun, ılımlı davran, böylelikle soylu davranışını göstermiÅŸ olursun” anlamında bir anlaÅŸmazlığa son vermek için taraflardan birine söylenir.
Yiyip bitirmek: 1. Parayı tüketinceye dek harcamak. 2. YemeÄŸi sonu gelinceye kadar yemek. 3. Birini üzmek, tedirgin etmek, devamlı hırpalamak.”Senin bu hareketlerin beni yiyip bitirdi!”
Yok canım!: 1. Gerçek mi, öyle mi? 2. Hayır inanmam, doÄŸru deÄŸil bu!”Yok canım, deÄŸil ona gitmek, hiç görmedim bile.”
Yok devenin başı!: “Daha neler, çok abartıyorsun, bu sözlere inanmam” anlamında, söylenenlere inanılmayacağını anlatmak için kullanılır.
Yok pahasına: Son derece ucuz, deÄŸerinin altında bir fiyata, ölü fiyatına.”Yok pahasına sattılar evi, yazık oldu.”
Yol açmak: 1. Yeni bir yol yapmak. 2. Herhangi bir sebepten ötürü kapanmış yolu açmak, geçilir duruma getirmek. 3. Birinin geçmesi için kenara çekilip geçme önceliÄŸi tanımak. 4. Bir olayın baÅŸlamasına sebep olmak, öncülük etmek.”Onun bu çıkışı özgürlük hareketinin baÅŸlamasına yol açtı.”
Yola çıkmak: 1. Bir yere gitmek üzere bulunduÄŸu yerden ayrılmak.”Sabah erkenden yola çıkacaklarmış.”
Yola düşmek: Bir zorunluluk sebebiyle yola çıkmak, yol almaya baÅŸlamak.”Çabuk olun, onlar yola düşmüşlerdir bile.”
Yola gelmek: Ters tutumunu düzeltmek, uslanmak, istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek.”Kaygılanma, eninde sonunda yola gelecektir.”
Yola getirmek: Birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek.
Yol almak: 1. Çıkılan yolda ilerlemek.”Bir saatte epey yol alırız.” 2. MesleÄŸinde ilerlemek.”Kaynakçılığa baÅŸlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı.”
Yol aramak: Bir meseleye çare bulmaya çalışmak, imkân aramak.”Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz fakat bulamıyoruz.”
Yol bulmak: Bir çözüm, bir çare bulmak.”İnÅŸallah bir yolunu bulur, öderiz borcumuzu.”
Yoldan çıkmak: 1. Bir taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak. 2. Kötü yola sapmak, doÄŸru yoldan ayrılmak, azgınlığa düşmek.”KomÅŸunun çocuÄŸu iyice yoldan çıkmış, ne yaptığını bilmiyor.”
Yoldan kalmak: Gitmek istediÄŸi yere gidememek, alıkonmak, bir engel dolayısıyla gecikmek.”Çekilin önümüzden, bizi biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız.”
Yol geçen hanı: Hemen herkesin girip çıktığı, uÄŸradığı yer.”Sanki bu ev yol geçen hanı, hiç mi rahat etmeyeceÄŸiz kendi evimizde!”
Yol göstermek: 1. Rehberlik etmek, yolu bilmeyene tarif etmek, nasıl gidileceÄŸini anlatmak. 2. Nasıl davranılacağını, ne yapılacağını öğretmek.”Benim elimden bir ÅŸey gelmez, patrona git, o bir yol gösterir sana.”
Yol iz bilmemek: 1. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. 2. Görgüsüz davranmak.
Yol kesmek: 1. Birinin geçmesine engel olmak. 2. Issız yerlerde, yollarda soygunculuk yapmak.”Düğün alayının yolunu kesmiÅŸ eÅŸkıyalar.”
Yol tutmak: YaÅŸayışını inandığı, doÄŸru bildiÄŸi bir düzende sürdürmek.”Sen de kendine özgü bir yol tuttun demek!”
Yolu (ayağı) düşmek: Yolu üzerinde bulunan o yerden geçmesi gerekmek; o yer, yolu üzerinde bulunmak.”Sizin köye de yolum düştü, babanı gördüm, sana selâm söyledi.”
Yoluna çıkmak: 1. Karşılamaya gitmek. 2. Yolda karşısına çıkmak.”Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı.”
Yoluna (rayına) girmek: İstenilen biçimi almak, gerekli olan şekilde gelişmek.
Yoluna koymak: Bir iÅŸi olumlu bir duruma sokmak, istenilen ÅŸekle getirmek.”İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı baÅŸardı.”
Yolunu beklemek: Gelmesini beklemek.”Az yolunu beklemedi oÄŸlunun.”
Yolunu bulmak: 1. Kanunî olmayan yollardan kazanç saÄŸlamak. 2. Çözüme ulaÅŸmak, gereken çareyi bulmak.”Onu razı etmenin yolunu buldum, çabuk benimle gel.”
Yolunu kaybetmek: Hangi yoldan gideceÄŸini bilememek, ÅŸaşırmak.”Çocuklar yollarını kaybetmiÅŸler, tam aksi yönde ilerliyorlardı.”
Yolunu sapıtmak: Kötü yola düşmek, doÄŸru yoldan ayrılmak.”Yolunu sapıtmış ÅŸu adamı Allah` tan baÅŸka kim doÄŸru yola getirebilir?”
Yolunu yapmak: Bir işi olumlu sonuca ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir almak.
Yolu tutmak: Bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak.”Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuÅŸlar, bekliyorlardı.”
Yol yordam: Bir ÅŸey, davranış ya da yapışın usul ve kuralları.”Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle bir iÅŸe.”
Yorgan gitti, kavga bitti: “Kavga, çekiÅŸme, anlaÅŸmazlık nedeni olan ÅŸey ortadan kalkınca kavga da sona erdi.” anlamında kullanılır.
Yorgunluğunu almak: 1. Yorgun kişi, yorgunluğunu gidermek için dinlenmek. 2. Yorgun birini dinlendirmek.
Yorgunluğunu çıkarmak: 1. Dinlenmek. 2. Yaptığı işten, dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.
Yörüngesine oturtmak: 1. (Uydu) istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak. 2. Bir iş yoluna girmek, rayına oturmak.
Yufka yürekli: Çok duygulu olup olaylardan hemen etkilenip aÄŸlayan, çok acıyan, üzülen kimse.”Senin bu kadar yufka yürekli olacağını düşünemezdim.
Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal: İki davranış, iki kimse, iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için kullanılır.
Yumruk kadar: 1. Küçücük, bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne). 2. Küçük çocuk.”Yumruk kadar çocuktan dayak yediÄŸin doÄŸru mu?”
Yumurta kapıya gelmek: Yapılması gereken bir iÅŸ için zaman daralmış olmak, iÅŸ çok sıkışık zamana rastlamak.”Sen hep iÅŸleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?”
Yumurtaya kulp takmak: Hemen her şeye bir kusur bulmak, bahane bulmakta usta olup hiçbir şeyi beğenmemek.
YumuÅŸak yüzlü: Kendisinden istenilenleri geri çevirmeyen, kimseyi gücendirmek istemeyen kimse.”YumuÅŸak yüzlü olduÄŸum için mi tepeme çıkıyorsunuz?”
Yuvarlak hesap: Ayrıntıya girmeden, bir bütün sayıya yaklaşık olarak tamamlanabilen hesap.”Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu.”
Yuvarlanıp gitmek: Eldeki imkânlar içinde hayat sürmek.”Yuvarlanıp gidiyoruz iÅŸte.”
Yuvasını bozmak: Ev ve aile düzenini bozmak, dağıtmak, alt üst etmek.”Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam.”
Yuvasını yapmak: Birinin hakkından gelmek, hakettiÄŸi ceza ya da cevabı vermek.”Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer.”
Yuvasını yıkmak: 1. Birinin eÅŸinden ayrılmasına yol açmak. 2. Bir kimse eÅŸinden ayrılarak aile düzenini bozmak, yok etmek.”Zorla kadıncağızın yuvasını yıktılar, lânet olsun onlara.”
Yük altına girmek: Sorumluluk gerektiren, ağır bir görevi kabul etmek.”Desene boÅŸ yere yük altına girmiÅŸiz biz.”
Yük olmak: 1. Sıkıntılı bir iÅŸi baÅŸkasına yaptırmak. 2. Masraflarını baÅŸkasına ödetmek.”Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar.”
Yükseklerde dolaÅŸmak: Elde edilmesi zor ÅŸeyler istemek.”Yükseklerde dolaÅŸmayı bırak da olabilecek bir ÅŸey iste.”
Yüksek perdeden konuÅŸmak: 1. Yüksek sesle konuÅŸmak. 2. Meydan okurcasına sert konuÅŸmak. 3. Yapılması güç ÅŸeyleri yapacakmış gibi abartılı konuÅŸmak.”Bu adam yüksek perdeden konuÅŸmaya bayılıyor.”
Yüksekten atmak: Yapamayacağı ÅŸeyleri söylemek.”Amma da yüksekten atıyor.”
Yükte hafif pahada ağır: Taşınması kolay, değerli eşya (altın, elmas gibi.)
Yükün altından kalkmak: 1. Üzerine aldığı ağır bir iÅŸi baÅŸarmak. 2. Gördüğü bir iyiliÄŸin karşılığı olarak bir ÅŸeyler yapmak.”Onu bu yükün altından kalkamaz sananlar nasıl da yanıldılar.”
Yükünü tutmak: Çok zenginleÅŸmek, para ve mal kazanmış olmak.”Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komÅŸu.”
YüreÄŸi aÄŸzına gelmek: Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak.”Karanlık ve ıssız sokakta yürürken bir çığlık duydu, yüreÄŸi aÄŸzına geldi o an.”
YüreÄŸi cız etmek: Çok acımak, içi sızlamak.”EÅŸinin o hâlini görünce yüreÄŸi cız etti.”
Yüreği çarpmak: 1. Korku ve kaygı duyup merak etmek, bu sebeple tedirgin olmak. 2. Yüreği hızlı vurmak.
YüreÄŸi dayanmamak: Çok acı duymak, acısına katlanamamak.”Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreÄŸi dayanmadı ihtiyar kadının, yataÄŸa düştü.”
YüreÄŸi ezilmek: 1. Üzülmek, çok acı duymak. 2. Çok acıkmış olmak.”İçim eziliyor, bir ÅŸeyler yemeliyim.”
Yüreği hop etmek: Bir olay karşısında birdenbire korkup heyecanlanmak.
Yüreği ferahlamak: İçi kaygıdan, sıkıntıdan kurtulmak.
Yüreği kabarmak: 1. Midesi bulanmak. 2. Merak, kaygı, korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.
YüreÄŸi kalkmak: Heyecanlanmak.”Tekne sallandıkça yüreÄŸi kalkıyordu.”
YüreÄŸi kararmak: İçine bir karamsarlık, bir sıkıntı çökmek; iyimserliÄŸi ortadan kalkmak.”YüreÄŸin kararmasın, onu bulacağımızdan emin ol.”
Yüreği katı: Acımasız, acıma duygusundan yoksun kimse.
YüreÄŸine (içine) dert olmak: Birine karşı ya da birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı, üzüntü kaynağı olmak.”Ona yemek vermedim ama yüreÄŸime dert oldu.”
YüreÄŸine inmek: 1. Birdenbire ölmek. 2. Büyük ölçüde üzülmek.”Bu acı haberi verip de yüreÄŸine indirmek mi istiyorsun?”
Yüreğine (içine) işlemek: Çok tesirli olmak, derinden acı vermek.
YüreÄŸine od düşmek: YüreÄŸi yanmak, belli bir sebep sonucu büyük bir acı duymak, çok üzülmek.”Kim ki baÅŸkasının uÄŸradığı felâket onun yüreÄŸine od düşürür, iÅŸte adam odur.”
YüreÄŸine su serpilmek: DuyduÄŸu üzüntüyü hafifletecek bir haberle karşılaÅŸmak, ferahlamak.”Demek mahkemeye baÅŸvurmaktan vazgeçmiÅŸ, yüreÄŸime su serpildi doÄŸrusu, yoksa olayı hemen herkes duyacaktı.”
Yüreği küt küt atmak: Korku ve heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmak.
Yüreği oynamak: Ansızın heyecanlanmak veya korkmak, tedirgin olmak.
YüreÄŸi (içi) parçalanmak: Çok acımak, karşılaÅŸtığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak.”Zavallının o hâlini görünce içim parçalandı.”
YüreÄŸi pek: 1. Korkusuz, yürekli, çok cesaretli. 2. YüreÄŸi katı.”Onca insanla baÅŸ etmeyi göze alıyor, yüreÄŸi pek bir insanmış demek ki.”
YüreÄŸi yanmak: 1. Çok fazla acımak. 2. Bir felâkete uÄŸramak.”YüreÄŸim yanıyor, acısını bir türlü unutamıyorum.”
Yürükten bağlanmak: İçten, samimi olarak sevgi ve saygı duymak.
Yürürlüğe girmek: Bir kanun ya da kararname uygulanmaya başlamak.
Yüzünü ağartmak: Yakınlarının övünç duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.
Yüz bulmak: Kendisine gösterilen hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak, hoşa gitmeyen davranışlarda bulunmak.
Yüze gülmek: 1. Sevimli, çekici görünmek. 2. Yalandan dost görünmeye çalışmak.”Yüze gülüp arkadan insanın ekmeÄŸini alır onlar.”
Yüze vurmak: İşlediÄŸi bir suçu ya da kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak.”Suçunu sakın yüzüne vurup da utandırma onu.”
Yüze yüze kuyruğuna gelmek: Uzun süren bir işin sonuna yaklaşmış olmak.
Yüz görümlüğü: Güveyin gelinin duvağını açarken verdiği armağan.
Yüz göz olmak: Senli benli olmak ve birbirinden çekineceÄŸi kalmamak, aradaki mesafe kalkmış olmak, lâubalileÅŸmiÅŸ olmak.”İyice yüz göz olduk, beni artık dinlemiyorlar.”
Yüz karası: 1. Utanılacak bir durum. 2. Ailesi, çevresi için utanç verici bir iÅŸ yapmak.”Ailemizin o yüz karasını hiç kimse görmeye gitmeyecek, anladınız mı?”
Yüz kızartıcı: Çok utandırıcı hareket veya durum.
Yüz dökmek: Zorlanarak, utanmayı ve sıkılmayı göze alarak, yalvararak bir kimseden ricada bulunmak.
Yüz tutmak: Bir ÅŸey olmak üzere bulunmak.”Hava kararmaya yüz tuttu.”
Yüzde kalmak: 1. Derinleştirmemek. 2. Önemli şeyler meydana getirmemek.
Yüzü ak: Suçu, utanılacak durumu bulunmamak; temiz ve saf olmak.”Alnım açık, yüzüm aktır.”
Yüzü görmemek: Kimi ÅŸeylere hiç sahip olamamak, onlardan uzak bulunmak.”Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler.”
Yüzü gözü açılmak: 1. Çevresi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak, dünyayı anlamaya başlamak. 2. İyiyi kötüyü, kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.
Yüzü gülmek: 1. Sevinci yüz hatlarında anlaşılır olmak. 2. NeÅŸelenip sıkıntıdan kurtulmak, feraha kavuÅŸmak.”Bakıyorum yüzün gülüyor, sebebi ne ola ki?”
Yüzü kalmamak: Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir ÅŸey isteyecek hâli kalmamak.”Bu güne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı, git, isteyebileceksen sen iste.”
Yüzü kara: Utanacak bir durumu olan.
Yüzü kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak, sıkılacak, arlanacak yanı kalmamış; arsız.
Yüzünden (suratından) düşen bin parça olmak: Sıkıntısı, öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak.”Babamın yüzünden düşen bin parça, ne oldu yine?”
Yüzünden okumak: 1. Ezberden deÄŸil, yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak. 2. Neler hissettiÄŸini, durumunu yüzünden anlamak.”Onun ne mal olduÄŸu yüzünden anlaşılıyor.”
Yüzüne bir daha bakmamak: Darılıp küsmek, bir daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.
Yüzüne kan gelmek: Benzi beti yerine gelmek, saÄŸlığına kavuÅŸtuÄŸu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi geçmek.”İki ÅŸiÅŸe serum verdiler, sonunda yüzüne kan geldi.”
Yüzünü aÄŸartmak: Yakın çevresinin övünç duymasına neden olacak bir iÅŸ yapmak veya baÅŸarı kazanmak.”Uluslararası maratonda birinci gelerek milletin yüzünü aÄŸarttı bu çocuk.”
Yüzünü ekÅŸitmek: Rahatsız olduÄŸunu, hoÅŸnut olmadığını, öfke duyduÄŸunu yüz ifadesiyle belli etmek.”Haydi kalk, yüzünü ekÅŸitme öyle, çok kalmayacağız onlarda.”
Yüzünü gören cennetlik: Uzun bir süre ortalıkta görünmeyen kimseler için kullanılır.
Yüzünü kara çıkarmak: Yaptığı bir iÅŸ ya da davranışla birini utandırmak, mahçup duruma düşürmek.”Sakın onu gönderme, yüzünü kara çıkarır yoksa, piÅŸman olursun!”
Yüzünü kızartmak: Birini utandırıp yüzünün kızarmasına yol açmak.”Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü kızartmadan duramaz mısın sen?”
Yüzünün akıyla çıkmak: Bir işe girip o işten başarı elde ederek, onurunu zedelemeden, utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.
Yüzü sirke satmak: Yüzünden hoÅŸnut olmadığı anlaşılmak, asık yüzlü olmak.”Baksana, yüzü sirke satıyor adamın.”
Yüz üstü bırakmak: Tamamlanmamış bir durumda, yarı yolda bırakmak.”İşleri yüz üstü bırakıp gitti.”
Yüzü soÄŸuk: Ürküntü veren, hoÅŸnutluk vermeyen, sevimsiz,”Aman ne yüzü soÄŸuk adamdı o öyle!”
Yüzü suyu hürmetine: Bir kimsenin hatırına deÄŸer verildiÄŸi için.”Hz. Peygamber`in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah, bizleri inÅŸallah bağışlar.”
Yüzü tutmamak: Bir ÅŸey istemeye ya da söylemeye çekinmek, cesaret edememek.”Babamdan para isteyeceÄŸim ama bir türlü yüzüm tutmuyor.”
Yüzü yerde: Alçakgönüllü.
Yüzü yok: “Bir ÅŸeyi yapmaya cesareti yok, öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor.” anlamında kullanılır.
Yüz vermek: Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık göstererek, hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.
Yüz yüze bakmak: Yakın iliÅŸki içinde bulunup, bu iliÅŸkileri bir süre devam etmek.”Birbirimize iyi davranalım, epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız.”
Yüz yüze gelmek: 1. Birden karşılaÅŸmak. 2. Bir araya gelmek.”Bu meseleyi yüz yüze geldiÄŸiniz zaman konuÅŸursunuz.”
Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.
