SULTAN VELED

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Anadolu Selçukluları devrinde, bugünkü Karaman, Lârende adıyla tanınıyordu. Bir gün Lârende’ye sevinçli bir haber ulaşmıştı. Ailesi ile birlikte Horasan’ın Belh şehrinden göçen ve birçok yerleri dolaştıktan sonra Anadolu’ya yönelen Sultan’ül-Ulema Bahaeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin’le birlikte, Lârende’ye geliyorlardı. Haber kısa sürede bütün şehre yayıldı. Lârende Valisi Emir Musa, şehrin ileri gelenleri ile birlikte, Bahaeddin Veled’i karşılayarak sarayına davet etti.

Hiç bir şehirde, hiç kimseye yük olmak istemeyen ve medreseden başka bir yere inmeyen Bahaeddin Veled, burada da Emir Musa’nın davetini reddetti. Kendisine uygun bir medrese gösterilmesini rica etti. Emir Musa, yıllardır adını duyduğu bu şöhretli konuğa, hemen bir medrese yapılmasını emretti. Kısa sürede medreseyi tamamladılar. Bahaeddin Veled, ailesiyle birlikte medreseye yerleşti.

Bu sırada Mevlâna genç bir bilgin olarak babasının derslerine devam ediyor, gece gündüz okuyor, araştırıyordu. Bahaeddin Veled ile birlikte Belh şehrinden göçen ve Karaman’a yerleşen has müritlerinden Şerafeddin Lala’nın Gevher Hatun adında güzellikte eşsiz, melek huylu bir kızı vardı. Bahaeddin Veled, bu kızı, oğlu Mevlâna Celâleddin için istemiş, ihtiyar Lala, bunu bir mutluluk sayarak hemen kabul etmişti. Mütevazi bir düğünle, her ikisinin nikâhları kıyıldı. Bu mutlu evlenmeden bir süre sonra, 24 Nisan 1226 da Mevlâna Celâleddin’in bir oğlu dünyaya geldi, adını Sultan Veled koydular.

Mevlâna’dan sonra Mevlevîliğin kurucusu, tanınmış bilgin ve şair, büyük mutasavvıf Sultan Veled’in yaşantısı, Karaman’da böyle başlamış, iki yıl sonra da, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine, tüm aile, başkent Konya’ya gelip yerleşmişti.

Sultan Veled, Konya’da büyümüş, öğrenimini Konya’da tamamlamıştı. Onun fikir ve eserlerinde Mevlâna’nın etkisi büyüktür. Babasının yakın dostları olan Şems-i Tebrizî, Selâhaddin-i Zerkubî, Çelebi Hüsameddin gibi tasavvuf bilginlerinin sevgisini kazanan Sultan Veled, bu ulu kişilere içtenlikle bağlanmış, onlara sonsuz bir saygı beslemiştir.

Öyle ki, Mevlâna’nın ölümünden sonra, babasının yerine kendisi oturmamış, bu makama, babasının can dostu Çelebi Hüsameddin’i uygun görmüştü. Çelebi Hüsameddin, 1284 yılında ölmüş, bu kez Mevlevî topluluğunun ısrarı üzerine Mevlevîlik postuna ancak o zaman oturmuş, Mevlevîliğin kurucusu olmuştur.

Sultan Veled, ölüm tarihi olan 1312 yılına kadar, oğlu Ulu Ârif Çelebi’yle birlikte, Mevlâna’nın fikirlerini yayan, eserlerini tanıtan bir mürşid olarak Mevlâna’yı temsil etmiştir. Devrin sultanları ve devlet ileri gelenlerince de sayılmış ve sevilmiş, Anadolu’da başlayan “Türkçecilik” akımına da uyarak birçok şiirlerini Türkçe yazmıştır. Onun kaside ve gazellerinin bulunduğu, Divân’ından ayrı olarak, İbtidânâme, Rebabnâme, İntihânâme ve Maârif adlı dört büyük eseri vardır. Bu eserlerinde Mevlâna’nın üslûbunu, fikir ve düşüncelerini bulmak mümkündür.

Sultan Veled’in Türkçe şiirlerinde, çağdaşı ve fikirdaşı Yunus Emre’nin akıcılığı, coşkunluğu ve berraklığı bulunmamakla birlikte, XIII. yüzyıl sonlarında başlayan, Anadolu’daki Türkçecilik akımına oldukça önemli katkıları vardır. Türkçe, bir şiirinde şöyle seslenir:

Senin yüzün güneşdür yoksa aydır
Canım aldı gözün dahi ne aydır
Benim iki gözüm bil ki canımsın
Beni cansız koyasın sen bu keydür

Gözümden çıkma kim bu yer senindir
Benim gözüm sana yahşi saraydır
Ne oktur bu ne ok kim değdi senden
Benim boynum süngüydü şimdi yaydır.
Sultan Veled’in İbtidâname adlı eserine Sultan Veled Mesnevisi de denir. Veled bu eserinde, Mevlâna’yı ve onun dostlarını anlatmakta ve eserinin önsözünde şöyle demektedir:

(Babam, yaratılış ve huy bakımından bana en fazla benzeyen sensin sözüyle beni kardeşlerinin, müritlerin ve bilginlerin arasından seçmişti. Ona benzemeye çalıştım. Kendisi şiirler söylemiş, divânlar meydana getirmişti. Ben de onun gibi bir divan meydana getirdim. Sonra dostlar, Mevlâna’ya uyup bir divân tertip ettin, Mesnevi yolunda da ona uyman gerektir dediler. Ona benzemek için bu işe başladım.)

Görüldüğü gibi, Sultan Veled, ömrü boyunca babası Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin izini izlemiş, onun yolundan gitmiş, ona benzemek istemiştir.

11 Kasım 1312 Cumartesi gecesi, 86 yaşındayken hayata gözlerini kapadığı zaman, dostları onu babasının sağ tarafına gömmüşlerdi. Bugün Konya’da Mevlâna’nın Türbesindeki altın işlemeli sanduka, hem Mevlâna’yı hem de Sultan Veledi örtmektedir.

Sultan Veled, Anadolu’da doğan fikir güneşleri arasında seçkin yerini her çağda korumuş, özellikle Mevlâna’nın eserlerini çoğaltan, fikirlerini yayan ve Mevlâna hayranlarını Anadolu’da küme küme bir araya getiren bir teşkilâtçı olarak Mevlevî tarihinde büyük önem kazanmıştır.

SELÇUK BEY

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar denizi arasına hakim olan Oğuz Devleti’nin komutanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur.

X. yüzyılın başlarında doğan ve Dukak Bey öldüğü zaman henüz 17-18 yaşlarında olan Selçuk Bey, Yabgu’nun yanında görev aldı ve yetişti. Daha sonra da Yabgu Oğuzlarına subaşı oldu.

Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti’nin Yabgusu ve eşini rahatsız etti. Bir süre sonra Yabgu ile arası açılan Selçuk Bey, kendisine bağlı kalabalık Oğuz kütleleriyle, Maveraünnehir’e doğru göç etti. Çok sayıda at, deve, koyun ve sığırı da yanlarında götürdüler. Bu göçün asıl sebebi yer darlığı ve otlak yetmezliği idi.

Selçuk Bey 960’ı takip eden yıllarda Seyhun (Sırderya) nehri kenarında yine bir Oğuz şehri olan Cend’e geldi. Maveraünnehir’den daha evvel göç etmiş Müslüman Türkler de burada oturuyordu. Selçuk Bey’in Türklerle diğer İslâm ülkeleri arasında bir sınır teşkil eden Cend’e gelişi, tarihte önemli bir çağın başlangıcı sayılır.

Selçuk Bey, bu yeni bölgenin siyasî ve sosyal şartlarını da değerlendirerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte Müslüman oldu. Buhara ve Harezm gibi yakın İslâm ülkelerinden de din adamları istedi. Böylece, Türkmen adıyla da anılan bu Türk kütlesi, siyasî ve sosyal yönden yeni bir hüviyet kazanmış oluyordu. Artık o, İslâmiyet için “cihada hazır bir gazi” idi. Nitekim, Oğuz Yabgusu’nun memurları Cend şehrine yıllık vergiyi almak için geldikleri zaman “Ben kâfirlere haraç vermem” diye onları uzaklaştırdı. Gerçekten de Oğuz Yabgusu henüz Müslümanlığı kabul etmemişti.

Bundan sonra İslâmiyeti yaymak için mücadeleye başladı. Oğuz Devletine karşı yaptığı çarpışmalardan iki önemli fayda sağladı. Birinci fayda, Müslüman Oğuzların kendisine katılması ve savaşlarda görev alması oldu. İkinci fayda ise, Cend şehri ve civarında Yabgu’nun nüfuzunu kırarak kendi bağımsızlığını ilân etmesi idi. Komşu devletler de onun bağımsızlığını tanıdılar. Artık Selçuklu Devleti kurulmuş oluyordu. Şimdilik küçücük bir devlet idi ve tam bağımsız sayılamazdı.

Bu sırada Türk Karahanlı Devleti ile İranlı Sâmanî Devleti savaş halindeydiler. Sâmanî Devleti, Selçuk Bey’den yardım istedi. Selçuk Bey’in hem yeni topraklara ihtiyacı, hem de Büyük Türk Hakanlığı’nda gözü vardı. Oğlu Arslan Bey’in kumandasında gönderdiği kuvvetler sayesinde Sâmanî Devleti Karahanlılara galip geldi. Bunun sonucu ve karşılığı olarak da Buhara ile Semerkant arasında, Nûr kasabası yakınlarında bir bölge yurtluk olarak Selçuklulara verildi.

Artık Selçuklu Devleti, bir yanda Karahanlı Türk Devleti, öbür tarafta İran Sâmanî Devleti olmak üzere iki büyük devlet arasında yer almış bulunuyordu ve burada tutunmak zorundaydı. Selçuklular, iki devletle ilişkilerini bütün fırsatları değerlendirerek dengelediler.

Karahanlılar 992’de Sâmanîler başkenti Buhara’yı zaptettiler. Sâmanîler bölgeye yani Maveraünnehir’e ancak Oğuz Devletinin yardımı ile tekrar hâkim olabildiler. Fakat artık Sâmanî Devletinde huzursuzluk ve kargaşa yoğunlaşıyordu. Bundan Gazne Türk Devleti de yararlanmak istedi. Çünkü yeni Gazne Türk Devleti henüz Sâmanîlere bağımlı olmaktan kurtulamamıştı ve kurtulmak için fırsat kolluyordu.

Sâmanî Devleti, Büyük Hakanlığı elinde tutan kuvvetli Karahanlı Devleti ile, gittikçe kuvvetlenen Selçuk ve Gazne Türk devletleri arasında yok olmaya mahkûmdu. Türk devletleri de Büyük Hakanlık için birbirleriyle mücadele verdiler ve yavaş yavaş üstünlüklerini kabul ettirdiler.

Mikail, Arslan, İsrafil, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla birlikte Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerini atan Selçuk Bey 1009 yılında ve 100 yaşlarında öldüğü zaman devleti iyice teşkilâtlanmış, Selçuklu İmparatorluğunun temelleri tamamen atılmıştı.

ŞEYH EDEBALİ

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

1206 yılında Horasan’ın Merv şehrinde doğmuştur. Gençliğinde Anadolu’ya göç ederek önce Karaman ve daha sonra da Eskişehir’e yerleşmiştir. Karaman ve Şam’da öğrenim görmüştür. İslâmî ilimlerde geniş bir ünü vardır.

Osman Gazi Şeyh Edebalı dergahında kaldığı bir gece rüyasında şeyhin koynundan çıkan bir ayın kendi koynuna girdiğini ve göbeğinden çıkan ulu bir ağacın bütün cihanı sardığını görür. Şeyh Edebalı bu rüyayı, Osman Gazi’nin büyük bir devletin kurucusu olacağı şeklinde yorumlar. Bu yorumdan sonra kızı Bala Hatun’u Osman Gazi’ye verdiği söylenir.

Şeyh Edebalı, Osmanlı Devleti’nin siyasi, idari ve hukuki düzeninin temellerini atmıştı. Ahiliğin temel kurallarını uygulamış ve Kayı Aşireti’nin yerleşik düzene geçmesinde büyük rol oynamıştı. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılır.

1326 yılında ve 120 yaşında vefat eden Şeyh Edebalı’nın türbesi Orhan Gazi tarafından yaptırılmıştır.

Damadı Osman Gazi’nin Bey olması üzerine verdiği nasihati çok ünlüdür. Sözlerinden bugün bile derin anlamlar çıkarmak mümkündür:

Ey oğul
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana
Güceniklik bize, gönül almak sana
Suçlamak bize, katlanmak sana
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana
Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana
Ey oğul
Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana
Ey oğul
Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz
İnsanı yaşat ki, Devlet yaşasın

Ey oğul
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı
Allah (C.C.) yardımcın olsun.

ŞAH CİHAN

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Şah Cihan, Ekber Şah’ın torunu ve Cihangir Selim Şahın oğludur. 1591’de doğdu. 1628’de tahta çıktı. Hindistan’da kurulmuş olan Türk İmparatorluğunun beşinci hükümdarı olan Şah Cihan, Hindistan’daki Türk hâkimiyetinin en parlak dönemlerinden birini yarattı.

Şah Cihan, çok zengin ve muhteşem bir hükümdarlık devri yaşadı. Sanata ve ilme büyük değer verirdi. Onun zamanında birçok uygar anıtlar kuruldu. Delhi şehrini imar edip büyüttü. Şah Cihan’ın tahtındaki mücevherler dillere destan olmuştu.

Şah Cihanın, çok sevdiği karısı Mümtazmahal namiyle şöhret bulan Ercüment Banu için Ağra’da yaptırdığı göz kamaştırıcı Tac Mahal Türbesi, Türk sanatının en ince ve yüksek mimarî eseri olarak günümüzde hâlâ gözleri kamaştırmaktadır. Tac Mahal, Türk uygarlığının en güzel anıtlarından biri olarak yaşamaktadır. Bu eserle Şah Cihan, Türk sanatının en güzel örneklerinden birini yaptırarak onu sonsuzlaştırmıştır. Bu eserin mimar ve ustaları İstanbul’dan gitti.

Hayatının son yılları hastalıkla ve hapisle geçti. Çünkü kendisi hasta olunca oğulları arasında saltanat kavgası baş gösterdi. Oğlu I. Âlemgir (Evrengzib), kardeşlerini ortadan kaldırarak babasını tahttan indirdi. Şah Cihan 1666’da öldü. O, bugün dünyanın en zarif mimarî anıtlarından biri olan Tac Mahal’de sevgili karısıyla beraber yatmaktadır.

SULTAN SENCER

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu olan Sencer 1086’da Sincar’da doğdu. Küçük yaşından itibaren devlet tecrübesi kazanan Sencer, ağabeyleri Berkyaruk ve Muhammed Tapar zamanında devlet hizmetinde bulunarak, doğuda çıkan isyanları bastırdı. Buradaki başarıları üzerine Horasan melikliğine tayin edilen Sencer, Haziran 1102’de Selçuklu Devleti’ne saldıran Karahanlı Hükümdarı Kadir Han’ın saldırılarını bertaraf etti. Ayrıca Gaznelileri, Selçukluya bağladı.

Babası Melikşah’ın siyasetini takip eden Sencer, Horasan’dan itibaren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Berkyaruk’tan sonra tahta geçen Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine, 18 Nisan 1118’de küçük yaştaki oğlu Mahmut Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarılırken; Sultan Sencer de 14 Haziran 1118’de Horasan’da bağımsızlığını ilan etti.

14 Ağustos 1119’da Save’deki savaşta yeğenine galip gelen Sencer, Büyük Selçuklu Sultanı oldu. Devletin merkezini de Irak-ı Acem’den Horasan’a nakletti. Bundan sonra çevresinde büyük savaşlar ve fetihler yapan Sultan Secer, Sultan-ül A’zam unvanını kazandı. 1132’de Karahanlıların, 1136’da Gaznelilerin, 1141’de Karahitayların ve 1147’de de Harezmlilerin isyanını bastıran Sencer, 1152 yılında da Gurluları mağlup etti.

Fakat Sultan Sencer 1153’te Oğuz Yabgu ile Belh’te yaptığı savaşı kaybedince esir düştü. Sencer, esaret altında sultan olmak istemediğinden, sultanlığı terk ederek Merv Hankahı’na kapandı. Buradaki 3 yıllık esaretten sonra Nisan 1156’da kurtarıldı. Ancak 29 Nisan 1157’de 91 yaşındayken Merv’de vefat ederek, kendi yaptırdığı türbeye defnedildi.

Bilim adamlarına sahip çıkan ve bilimi teşvik eden Sultan Sencer’in döneminde, Horasan bütün İslam dünyasına ve Anadolu’ya din ve bilim adamı sevkeden bir merkez olmuştu.

SATUK BUĞRA HAN

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Abdülkerim Satuk Buğra Han ilk Müslüman-Türk hükümdarıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü.

Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehir ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Hanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç bölgesi, Nasır bin Ahmed’in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç’un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed’le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı.

Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp şehri fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürerek Karahanlı tahtına oturmayı başardı.

Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü’l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk Buğra Hana yol gösterip teşvik ettiler.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han, Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galip geldi.

Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu.

955 (H.344) senesinde Kaşgar civarında bulunan Artuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi.

Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Baytaş Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.

PIR SULTAN ABDAL

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen dervişlerimizdendir. Sivas dolaylarında yaşamıştır. Şiî ve Kızılbaştır. Kızı ağzından yazılan bir destanda, Kızılbaşları ayaklandırmaya kalkışmış olduğundan, yakalanıp hapse atılmış ve idam edildiği söylenmiştir. Bir şiirinde, belinin büküldüğünü, dişlerinin döküldüğünü de söyler ki, bu da çok yaşadığını göstermektedir.

Soyu Yemen’den gelme olan Pir Sultan’ın asıl adı Haydar’dır. Alevîler, yani Hazret-i Ali’yi Hazret-i Muhammed’e tercih edenler, genellikle soylarını ona bağlarlar. Pir Sultan’ın Bektaşîlik’teki mertebeleri aştığı, unvanlarından bellidir: Tarikatın en yaşlılarından olduğu için “Post”a oturmuş, “Pir” unvanını ve “Dede Sultan” lâkaplarını hak etmiştir.

Abdal’lığa gelince, Bektaşîlikte “Bedil” olan, yani mâna âleminden yeryüzüne kıyafet değiştirerek tebdil gezdiklerine inanılan kırk uluya “Abdal” derlerdi ki üç yüz veli, yani ermiş arasından seçilirlerdi. Bunların kimler olduklarını da yalnız kendileri bilirlerdi. Kırk Abdal’ın yedisine “Erkân” (direkler), üçüne ise “Evtad”, yani bağlayıcılar denirdi. Bir tanesi de “kutup” rütbesini alırdı.

Pir Sultan, işte o kırklara karışmıştır. Ancak her ne kadar Bektaşîlik bir tarikatsa da Kızılbaşlık öyle değildir. Eylem ve politika yoluyla dünyaya gerekli düzeni vermek Kızılbaşlığın şanındandır. Bu sebeple Pir Sultan da eyleme kalkışmış ve Hızır Paşa tarafından Sivas’ta yakalanarak asılmıştır.

Yürü bre Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

Ola ki bir gün devrilir

dörtlüğüyle başlayan şiirlerde, Pir Sultan Abdal’ın Hızır Paşa ile olan davası anlatılmıştır.

Evliyanın çoğunda olduğu gibi, Pir Sultan’da da destan unsurları, hayatını gerçeklerden masal havasına götürmüştür. Soyunun Hz. Ali’ye ve Hz. Muhammed’e dayandırılması, Hızır Paşa’nın kendisine gelerek himmet istemesi, Pir Sultan’ın, “Hızır, gün gele vezir olasın, ama yine beni arayasın” diye paşanın geleceğini haber vermesi hep bu destan unsurlarındandır.

Rivayete göre, Pir Sultan Abdal’ın asılışı da Hızır Paşa’nın kendisine “Üç şiir söyle ki içinde Şah’ın adı geçmesin” dediği halde üçünde de baştan başa İran şahına övgü olan şiirler söylemesindendir.

Pir Sultan Abdal, yalnız dervişçe şiirler değil, aşk şiirleri de yazmıştır. Şu örnekte olduğu gibi:

Ben de şu dünyaya geldim geleli

Emanetten bir don giymişe döndüm

Sahibi çıktı da elimden aldı

Koru yerde koyun yaymışa döndüm

O yâr geldi geçti geri bakmadı

Hendekler kazdırdım sular akmadı

Çok yuva bekledim cücük çıkmadı

Boş yuva beklemiş yoz kuşa döndüm

Pir Sultan Abdal’ım bu dünya fâni

Baştan başa kim sürdü bu devranı

Yarin bir çift sözü üşüttü beni

Yüce dağ başında buymuşa döndüm

Şair tabiata da son derece bağlı görünmektedir. Onun:

Öt benim sarı tamburam

Senin aslın ağaçtandır

diye başlayan taşlaması gibi pek çok şiiri bugün hâlâ dillerde dolaşmaktadır.

Pir sultan Abdal’la ilgili bilgilerin çoğunu kızı Sanem Hatun’un ağıtından öğreniriz. Dilden dile, günümüze kadar gelen bu ağıt, onun darağacında can verdiğini, yanık, içli bir ifadeyle anlatır:

Uzundu, usuldü dedemin boyu

Yıldız’dır yaylası Banaz’dır köyü

Yaz bahar ayında bulanır suyu

Sular çağlar çağlar Pir Sultan deyu

Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da

Kanlı yaş akıttım baharda güzde

Dedemi astılar kanlı Sivas’ta

Darağacı ağlar ağlar Pir Sultan deyu.

ORUÇ REİS

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Türk denizcilerinin en büyüklerinden biri olan Oruç Reis, meşhur Barbaros Hayrettin Paşanın, yani Hızır Reis’in büyük kardeşidir. Eceova’lı Yakup adında bir sipahinin oğludur. Babası Yakup, Midilli’de yerleşmiş olduğundan dört oğlu İshak, İlyas, Oruç ve Hızır yani Barbaros, Midilli’de doğmuşlardı. Ailece gemicilikle ve deniz ticaretiyle uğraşmışlardır.

Rodos şövalyeleri bir gün İlyas ile Hızır’ın gemilerini yakalamışlar, İlyas’ı öldürüp Hızır’ı yani Barbaros’u esir almışlardı. Bunun üzerine İshak ile Oruç da korsanlığa başladılar.

Hızır’ın kaçıp Rodos şövalyelerinden kurtulmasından sonra, bir süre Akdeniz sularında üç kardeş birlikte korsanlık yapmışlardı. Ancak Osmanlı gemilerinin, yabancı korsanlar gibi Türk korsanlarını da takibe başlaması üzerine, korsan kardeşler gemileriyle Tunus’a geçerek Tunus Emiri tarafından kabul edilmişler ve Halkulvadi denen bölgeyi Cezayir ve Tunus sularındaki korsanlık hareketleri için üs yapmışlardı. Kısa bir zamanda güç ve şöhret kazanarak İspanyolların ve Cenevizlilerin önce gemilerini ve daha sonraları ise donanmalarını vurmaya başlamışlardı.

Cezayir taraflarını ellerine geçirerek İspanyol donanmasını birkaç defa büyük yenilgilere uğratmışlardı. İspanyollarla birleşen bazı Arap emirlerini de yendikten sonra Cezayir’de bir hükümet teşkil etmişlerdi.

Meşhur İmparator Şarlken bu mağlubiyetlerin acısını çıkarmak için 1518’de Marki de Fomars adlı komutanı büyük kuvvetlerle onların üzerine göndermişti. Oruç Reis ve kardeşi İshak Reis, kendilerinden çok fazla olan düşman kuvvetlerine karşı kahramanca bir savaştan sonra 1518 yılında vurularak öldüler.

Bunun üzerine kardeşlerinin öcünü almaya ahdeden Hızır Reis, yani Barbaros, Cezayir hakimliğine geçmiş ve bu ahdini yerine getirmiştir.

OĞUZ HAN

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Doğum tarihi tespit edilememiştir. İlk Hun hükümdarı Teoman’ın oğludur. Teoman’ın başka bir karısından ve Oğuz Han’dan yaşça küçük bir oğlunun annesi, kendi oğlunu tahta geçirmek için çareler aradı ve sonunda Teoman’ı kandırarak Oğuz Han’ı güney-batı komşuları olan Kuşanlara rehin yollattı. O dönemdeki hukuk anlayışına göre, rehin, barış teminatı demekti.

Oğuz Han’ın üvey annesi, oğlunun tahta geçmesini garantilemek için, Teoman’ı bir kere daha kandırarak Kuşanlara savaş açtırdı. Anlaşma bozulduğundan, Oğuz Han’ın Kuşanlar tarafından öldürülmesi gerekiyordu. Fakat Oğuz Han, süratle ülkesine kaçtı. Babası buna sevindi ve ödül olarak ona 10 bin askerlik bir vilayet verdi. Oğuz Han, yakaladığı bu imkanı iyi kullandı. Kahramanlık ve teşkilatçılık gibi özelliklerini kullanarak, kin duyduğu babasına karşı askeri hazırlığa başladı.

Elindeki orduyu bir savaş makinesi haline getiren Oğuz Han, alışılagelmiş bir silah olan oku da geliştirerek menzilini uzattı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, babasının üzerine yürüdü ve onu yenerek M.Ö. 209 yılında Hun tahtına çıktı.

Hun Devleti’nin başına geçen Oğuz Han’ın ilk işi, doğudaki Tunguzları ortadan kaldırarak, Hazar Denizi’ne kadar olan bölgedeki bütün Türk boylarını da hakimiyeti altında toplamak oldu.

Türk boylarını birleştirerek ilk defa Türk birliğini kuran Oğuz Han’ın devletinde, boylar iç işlerinde serbestti. Bu gelenek Osmanlılara kadar geldi. Boylar, merkezî devlete sadece vergi ya da haraç vermek ve asker hazırlamakla yükümlüydü.

Oğuz Han, M.Ö. 209-174 yılları arasında geçen otuz beş yıllık kağanlığı sırasında, devamlı savaş halinde oldu. Ülkesinin sınırları Hazar Denizi’nden Hint Okyanusu’na, Himalayalardan Sibirya’ya kadar genişledi. Hun saldırılarına karşı inşa edilen Çin Seddi bile Oğuz Han ordularını durdurmaya yetmedi.

Nitekim Oğuz Han, bir seferde 320 bin kişilik bir orduyla Çin’in içlerine kadar girerek Çin Hükümdarı Kao-Ti’yi, ülkesinin kuzey bölgelerini Hunlara terk ederek, Hun devletine vergi ödemeye mecbur bıraktı. Çinliler, 58 yıl müddetle bu vergiyi ödedi.

Oğuz Han M.Ö. 174 yılında ölmüştür.

Oğuz Han’ın Türkçe’deki başka bir adının Alp Er Tunga olduğu, aynı ismin Çin kaynaklarında Mete olarak geçtiği rivayet olunur.

Oğuz Han, Oğuz Destanı’nda şöyle tasvir edilir:

“Samur omuzlu, kurt belli bir yiğitti. Gözlerinin içi nur, avuçlarının içi kandı. Kırk gün anasının sütünü emdi, bir daha emmedi. İki üç yaşında iken ata binmeye başladı. Yetişip aklı erer yaşa gelince Oğuz’a haber verdiler ki yakın ormanda bir canavar türemiş, bir iki şehrin sürülerine ve insanlarına aman vermiyor. Ormana gitti, bir geyik buldu ve ortalıkta bir ağaca bağladı gitti. Ertesi gün gelince geyiği yenmiş buldu. Bu sefer bir ayı buldu, yine o ağaca bağladı ve gitti. Daha sonra geldiğinde onun da kemiklerine rastladı. Bu defa kendisi o ağaca dayanıp gecelemeye başladı. Hazır ava alışan canavar geldiğinde, başıyla Oğuz’un kalkanına dokundu, dövüştüler; o, canavarı yendi, başını getirdi; komşu şehirler halkı düğün bayram ettiler. Büyükler bir araya gelip kendilerini bayrağı altında birleştirecek olanın bu Oğuz olduğunu anladılar. Hepsi onun çevresine toplandılar.”

NAİMÂ

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Nâimâ, ilk resmî vak’anüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halep’te doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul’a geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kalemi’nde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Nâimâ memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursa’ya da sürüldü. Çorlu’lu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Nâimâ, 1715 yılında Patras’da muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.

Osmanlı Tarihi’nde resmî olarak ilk vak’anüvis olan Mustafa Naimâ Efendi, ilk öğrenimini doğduğu şehir olan Halep’te tamamladıktan sonra, genç yaşta İstanbul’a geldi. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbul’da Enderun’a devam etti. Sonra, Dîvan katipliğinde görev aldı.

Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa’nın Dîvan Efendiliği’ne yükseldi. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa’nın hizmetine girdi. İşte, Nâimâ’yı Nâimâ yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşa’nın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Nâimâ’nın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şârihu’l-Menârzade Ahmet Efendi’nin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.
Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Nâimâ’ya verdi. Nâimâ, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşa’nın büyük takdirini kazandı.

Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Nâimâ’nın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser NaimâTarihi olarak bilinir. Nâimâ Tarihi’ne konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun en düşkün zamanlarına rastlar. Nâimâ, canlı ve zarif uslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.

Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkânını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Ahmet’in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:

“Padişah-ı Cihanpenah’ın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i cânistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir…”

İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa’nın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Nâimâ, eserinde rahatça nakleder:

Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.

Naimâ Tarihi’nin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmet’in korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ ‘dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:

“Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbul’a revân olsam olmaz mı?..”

Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimâ’nın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.

Nâimâ, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren şahısların iç dünyalarına da sızarak yepyeni bir tarih edebiyatı ve sanatı ortaya koydu. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir.

Nâimâ’nın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Nâimâ Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir.

Nâimâ, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliği’ne kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanya’ya sürüldü.

Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşa’nın izniyle İstanbul’a geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü.

Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Nâimâ’ya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı. Mora’nın Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendirildi. Nâimâ 63 yaşında iken, Patras’ta öldü. Patras’ta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Nâimâ’nın mezarı…

cyber-lake.com Top Fishing Sites yokuz.com Top Blogs TOPlist TOPlist iPhone Topsites Vote for Us on Top Sites of America Web Sites List! Dmegs Directory Myspace Topsites