Büyük İslam Düşünürü: İbn Haldun

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Büyük İslam Düşünürü: İbn Haldun

Tarihte yaşamış ve yaşadıktan sonra unutulmayan insan sayısı, genel olarak insanların sayısına bakılacak olursa, çok sayılmaz. Ancak İslam tarihi bu açıdan, başka dinler ve medeniyetlere göre, oldukça zengindir.

Bu zenginlik sadece vefa borcu ile alakalı olmayıp her şeyden önce klasik dönemdeki ilim öğrenme ve öğretmenin hem formu hem de muhtevasını işaret eden “sened” ile alakalıdır. İnsanlar ilmi, özellikle kendileri için dünya ve ahiret saadetini sağlayacak olan ilmi, bilenden öğrenmekte; bu bilenler zinciri de nihai olarak ilmini doğrudan Cenab-ı Hakk’tan alan Peygamber Efendimize ulaşmaktaydı. Bu zincirin koptuğu veya zayıfladığı dönemler, Müslümanların zaafa düştükleri dönemlere tekabül etmekte veya Müslümanların senedi koparmaları, onların “zaafa” düştüklerinin alameti olmaktaydı. Yunus Emre bir şiirinde, “yani er koptu erden, elin çekmez murdardan, Deccal çıkacak yerden, ne sarp zaman olısar” derken, tam da bunu ifade etmekteydi.

Bu tavrı eserinde sistematik olarak ortaya koyan ve İslam tarihinde ilmin sadece felsefesini değil, böylece sosyolojisini de yapan düşünür, İbn Haldun’dur. İbn Haldun, 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus’ta doğmuştur. Aslı Yemen’in Hadramut bölgesindendir. Dedeleri çok önceleri Yemen’i terk ederek Endülüs’e yerleşmiş; oranın toplumsal ve ilmi hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendisi de oldukça maceralı bir hayattan sonra 17 Mart 1406 tarihinde Kahire’de vefat etmiştir. (1)

İbn Haldun İslam düşüncesinin ve onun mühim bir parçası olan Türk düşüncesinin önemli temsilcilerinden birisidir. Önemli temsilcilerinden biridir, çünkü hem kendisinden önce hem de kendisinden sonra çok sayıda düşünür yetişmiş; önemli eserler vermiş ve talebeler yetiştirerek, “senedi” muhafaza etmişlerdir. İbn Haldun da, bütün bir İslam tarihi dikkate alındığında, alimler zincirinin bir halkasıdır ve o şekilde bilinmiştir. İbn Haldun özellikle Osmanlı uleması tarafından benimsendiği için, onu aynı zamanda Türk düşüncesinin bir unsuru olarak görmek gerekmektedir. Türkiye’de müşahede ettiğimiz İbn Haldun ilgisi de bunu doğrulamaktadır.

İslam dünyasının büyük düşünürü

İbn Haldun, özellikle Türkler tarafından takdir edilmiş; kendisinin üstlenerek sürdürdüğü ve fikirlerinin esasını teşkil eden ve Maveraünnehir düşüncesini sürdüren büyük Türk düşünürleri tarafından dikkatlice takip edilmiş, okunmuş, incelenmiş ve değerlendirilmiştir. İbn Haldun’un en mühim ve abidevi eseri olan Mukaddime’nin altı kitabından ilk beşi dünya dillerinden ilk olarak Türkçeye Pirizade Mehmed Sahib Efendi tarafından 1731 yılında tercüme edilmiştir. Pirizade’nin tercümesi, İtalya’da benzer bir konuda, planı ve muhtevası Mukaddime’ye epeyce benzeyen “Scienza Nuova” isimli bir eser yazmış olan Giambattista Vico’nun eseri ile aynı döneme denk düşmektedir. Vico da eserinin ilk baskısını aynı yıllarda yapmış olmakla birlikte, daha sonra üzerinde biraz daha çalışarak nihai şeklini vermiş ve 1744 yılında bugünkü hali ile neşretmişti. Bu eserde Vico, İbn Haldun’un üç yüz yıldan daha fazla bir zaman öncesinde dile getirdiğine benzer bir şekilde, manevi ve tarihi ilimlerin, daha başka bir ifade ile insanın kendi yaptıklarının, insanlar tarafından daha iyi bilineceği tezinden hareketle, insan ilimlerinin tabii ilimlerden daha kesin ve daha fazla dikkate değer olduğunu savunmuştu. Bu tezinden dolayı ona Batı dünyasında genellikle “manevi veya tarihi ilimlerin kurucusu” gözüyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Pirizade’nin tercümesi, klasik Osmanlı ulemasının yaptığı tercümeler gibi, kelime kelime bir tercüme olmayıp, kitabın bir tür yeniden telif edilmesi şeklindedir. Daha sonra eseri Fransızcaya tercüme eden Baron de Slane, yaptığı tercümenin doğru olup olmadığını Pirizade’nin tercümesinin Münih’te bulunan bir yazma nüshasını inceleyerek tahkik ettiğini ifade etmektedir. Pirizade’nin eserinin yazma nüshasının Münih’e nasıl ulaştığını henüz tespit etmiş olmamakla birlikte, bu tercümenin, Mukaddime’nin nasıl anlaşıldığının önemli bir alameti olduğu gibi, aynı zamanda daha sonra Doğu’da ve Batı’da gerçekleşen birçok gelişmenin de öncülüğünü yaptığını söylemek mümkündür. Bu öncülükte Türklerin özellikle Mukaddime ile yakından ilgilenmelerinin önemli bir payının olduğunu söylemek gerekmektedir. Bu konuda Mukaddime’nin çok sayıda yazmasının Türk kütüphanelerinde bulunması da, yeterince fikir vermektedir.

“Kendi gök kubbesindeki tek yıldız”

İbn Haldun hakkında çalışan birçok araştırmacı onun öncüsüz ve öncesiz bir iş yaptığını; hatta onun Cemil Meriç’in ifadesi ile “kendi gök kubbesindeki tek yıldız” olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia genellikle Ebu Hamid el-Gazali (öl. 1111) sonrasında Müslümanlar arasında, özellikle onun felsefe eleştirisinin etkisi ile, düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası ile birlikte dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur. Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun” denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan yüzlerce büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn Haldun da, Gazali sonrası gelişen ve zirvelerinden birisini Molla Fenari’de bulacak olan düşünürler arasında yerini almış ve bu sebeple, yaşadığı döneme bakıldığında yalnız kalmış ve tek başına bir şekilde yetişmiş bir düşünür olmayıp, yaşadığı asırda kendisi ile birlikte yaşayan çok sayıda önemli düşünürden birisi olarak, İslam düşüncesi tarihindeki mümtaz yerini almıştır.

İbn Haldun, eserinde Maveraünnehir’de büyük âlim Fahreddin er-Razi etrafında ve ona bağlı olarak geliştirilen metafiziği toplum alanına tatbik ederek, tarihte ilk defa toplumu bilimsel olarak inceleme imkânını ortaya koymuş; aynı geleneğe bağlı olan Osmanlı düşünürleri tarafından da, herhangi bir sorun olmadan anlaşılmıştır. İbn Haldun tarihte ilk defa toplumu kendi başına müstakil bir konu olarak ele almış; daha önce özellikle filozofların bu alanda yaptıklarını, olanı ortaya koymaya çalışmak yerine, olması gerekeni ifade etmeye yönelmelerinden dolayı yetersiz bulmuştur. Olanı ne ise o olarak en genel düzeni içerisinde kavramaya çalışmaya metafizik denildiği hatırlanacak olursa, İbn Haldun’un toplumu tam da bu anlamda araştırmaya konu yaptığı, yani “var olması bakımından toplumu” tarihte ilk defa ele aldığını söylemek mümkündür.

Tarihin bilinen ilk sosyoloğu…

Onun meseleyi ele alırken sık sık tarihten ve hayatın içinden misaller vermesi ve bu anlamda “sosyolojik” tahliller yapması, birçoğunun onun sosyolojik bir çalışma yaptığını düşünmesine; aynı şekilde toplumsal hayatın bir boyutu olarak iktisadi ilişkilere özel ehemmiyet vermesi ve bu hususu büyük bir dikkatle incelemesi, onun eserinde “iktisat” ilmini yaptığının düşünülmesine sebep olmuştur. Benzer bir şekilde bazı araştırmacılar onun “tümevarımcı” bir yöntem kullandığını, eserindeki bazı örnekleri dikkate alarak, söylemişlerdir. Genel olarak toplum ile ilgili olan hemen bütün ilimler ve bunların gelişmesini inceleyenler, İbn Haldun’da öncülerini görmüşlerdir. Sosyolojiden başlayarak sosyal psikoloji, siyaset bilimi, iktisat bilimi, bilgi ve bilim sosyolojisi, tarih bilimi ve tarih metodolojisi yanında tarih felsefesi gibi çok sayıda alanın, kendilerinin öncüsü olarak İbn Haldun’u takdim etmeleri buradan kolayca anlaşılabilir. Hakikaten İbn Haldun, bunların hepsini haklı çıkaracak gerekçeleri önemli eseri “Mukaddime”de ve diğer eserlerinde zengin bir şekilde takdim etmektedir. Ancak İbn Haldun, bir metafizikçiden beklendiği gibi, ilgili olduğu bütün konuları, muhtelif misallerle açıklarken, bu misalleri mümkün kılan esası tespit etmeye yönelmiş; kendisinden önce kimsenin ilgilenmediği bu alanı bir metafizik olarak, kendi ifadesi ile “hikmet’in bir parçası” olarak, tedvin etmiş ve buna da “umran ilmi” adını vermiştir. Umran ilmi sadece toplumsal hayatı değil, toplumsal hayatın var oluş zemini yanında (usul), onun içinde geçtiği temel kategorileri (kavaid) de kendisine konu edinirken, asıl amaç olarak olup biteni (havadis) anlaşılır hale getirmek ve geleceği de bu çerçevede, bir imkan tasavvuru içerisinde şekillendirmeye yönelmeyi mümkün kılmak olarak belirlemiştir. Bu sebeple onun eserinde bulunan ifadeleri metafizik, bilimsel ve olaylar seviyesi olmak üzere en azından üç ayrı seviyede okumak, doğru anlaşılmaları için zaruri gözükmektedir. İbn Haldun ile ilgili dile getirilen birçok iddiaya, genellikle bu seviyelerden biri ile irtibatlı olduğu için, hemen yanlış demek doğru olmamakla birlikte, doğruyu tam olarak ifade etmedikleri söylenebilir.

İbn Haldun bu sebeple hem sosyolog, hem sosyal psikolog, hem bilgi ve bilim sosyoloğu, hem tarihçi, hem tarih felsefecisi, ….. hem iktisat biliminin kurucusudur. Ancak onu bunlardan sadece biri ile nitelendirmek, en iyi ihtimalle, eksik olacaktır.

(1)- Hayatı, eserleri, düşüncesi ve hakkında derli toplu bir bibliyografya için bakınız: “İbn Haldun”, DİA (TDV İslam Ansiklopedisi), Cilt XIX, s. 538-555 ve XX, s. 1-12

İSAM, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi öğretim üyesi

PROF. DR. TAHSİN GÖRGÜN

kaynak:zaman gazetesi

GAZNELİ MAHMUT ( 967-1030)

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

İslam dinini ilk kabul eden Türk imparatoru… Büyük Şair, büyük komutan, büyük devlet adamı…

İslâm dünyasında halifeden sonra ilk “sultanlık” unvanını alan ve kullanan sultan… Büyük hükümdar, Gazneli Mahmut…

Gazneli Mahmut olarak ün yapmış ve tarihe bu isimle girmiştir. Fakat, “Nizameddin, Ebu-l Kasım Gazi” diye de anılır. Babası, Kara Aslan oğlu Sebük Tigin’dir. Babasından büyük ihtimam gördü. Zamanın ünlü alimlerinden ders aldı. Ünlü savaşçılar ile genç yaşta kılıç kılıca geldi. Bileğine güçlü, attığını vurur bir genç olarak yetişti.

Zekî idi. Şiir ve sanatın her dalını seviyor, ilgileniyordu. Babası onu çok genç yaşta Büst bölgesi valiliğine getirdi. Yönetimdeki ehliyetini kısa bir zamanda ortaya koydu. Vilayetini, öteki vilayetlerin çok üstüne çıkaran imar hamleleri yaptı, fikir ve sanatı arkaladı, halka kendisini sevdirdi, babası, oğlu ile gerçekten iftihar ediyordu.

YERİNE GECEN KARDEŞİNİ

BERTARAF ETTİKTEN SONRA TAHTA OTURDU

Bu başarıları onu kısa bir süre sonra Horasan Genel Valiliğine getirdi. (994) 24 yaşında idi ve yönetimdeki ustalığı ve hüneri dillere düşmüştü. Genel vali olarak başarılı girişimleri vardır. Bu görevinde iki yıl kadar kaldı. 996′da babası Sebük Tigin hastalandı ve öldü. Gazneli Mahmut, babasının yerine geçen kardeşi İsmail’i bertaraf ettikten sonra tahta oturdu.

Gazneli Mahmut’un tahta oturması ile birlikte, Gazne Devletinin de baht yıldızı parlamaya başladı. Gazne devletinin temellerini atan ve Horasan, Herat bölgelerinde genel vali iken, Samanoğullarından ayrılarak bağımsız bir devlet kuran Alp Tekin, Müslümanlığı ilk kabul eden Türklerdendir. Samanoğullarının korumasına sığınmıştı. Gazneli Mahmut hü-

kümdar olduğu zaman da Samanoğulları ile ilişkileri bozmadı, fakat bağımsızlığını iyice pekiştirdi.

Kısa bir zamanda, gerek iç yönetimde, gerekse dış ilişkilerde becerikli ve başarılı olduğunu gösteren Gazneli Mahmut, Bağdad’daki Halifenin dikkatini çekmekte gecikmedi,.İslâmiyeti ülkesinde geliştiren ve çevresine yayan bu yiğit Türk hükümdarına Halife bir menşur göndererek, “sultanlık” tevcih .etti. ‘Sultan’ yani, ‘imparator1 deyimi o zamana kadar yalnız halife için kullanılırdı, ilk defa halife dışında meşru sultanlığa getirilen devlet başkanı Gazneli Mahmut’tur.

HİNDİSTAN’IN FİLLERLE

DONATILMIŞ ORDUSUNU YENDİ

Sultan Mahmut, ilkin Samanoğulları ile savaşa girdi. Samanoğulları, İrak’a kadar uzanan geniş topraklara hükmediyorlardı. Onları yendi ve sınırlarını o taraftan genişletti. Sonra Büveyhoğulları ile çarpıştı ve zaferine karşılık Afganistan’ı ve Gürcistan’ı sınırlarına kattı.

Gazneli Mahmut’un gözleri şimdi Hindistan üstüne dikilmişti. 1000 yılında Gazneli Sultan Mahmut, Peşavere girip Hindistan’a ayak bastı. Bir yıl sonra Hindistan’ın 42.000 kişilik fillerle donatılmış’ ordusunu perişan etti. Gazneli Sultan Mahmut, küçük bir ordu ile hareket ediyor, fakat ordudaki disiplin gücü ve tabiye üstünlüğü ile, kendisinden kat kat sayı üstünlüğü olan orduları darmadağın ediyordu. Pencap’a kadar ilerledi ve büyük ganimetlerle Gazne’ye döndü.

Bu başarılı Hindistan seferinde halkı ona, gazi unvanını vermişti. Gazneli Gazi Sultan Mahmut, Hindistan üzerine 13 sefer yapmıştır. 10′uncu Hindistan seferinde Ganj bölgesine kadar ilerledi. Hindistan, kuzeyden gelen bu akınlardan bıkmış usanmıştı. Üstüste yapılan 12 akın Hindistan’ın yenilgisi ile bitmiş, bütün servet Kuzeye göç etmişti. 150.000 kişilik bir

ordu kuruldu. Ayrıca orduda binden fazla da fil bulunuyordu. Hindistan, Gaznelilerle hesaplaşmaya kararlı idi.

ASKERLERİNİ AY BIÇİMİ YERLEŞTİRMİŞTİ

Gazneli Gazi Sultan Mahmut 13′üncü seferini de yaptı. Mahmut’un 20.000′i bulmayan küçük ordusu ile bin fil ve 150.000 kişilik Hind ordusu karşılaştılar. Gazneli Mahmut, askerini ay biçimi yerleştirmişti. Gücünü yanlara verip, ortayı zayıf bıraktı. Hind ordusu merkeze, Gazneli Mahmut’un bulunduğu Bayraklı Tepe’ye saldırınca, Mahmut kuvvetlerini düzenli biçimde geri çekti. Sağ ve sol kanatları ile de Hind ordusunu kuşattı. Türklerin çok kullandıkları bu tabiye burada da başarıya ulaştı. Hindliler başlarına geleni fark ettikleri zaman iş işten geçmişti.

SANATKARLARI KORUMUŞ, ONLARI TEŞVİK ETMİŞTİ

Gazneli Sultan Mahmut, iyi bir kumandan, iyi bir yönetici, iyi bir sultan idi… Hindistan’da islâm dinini yayan Gazneli Mahmut’tur. Şairdi. Bir divânı vardır. Hükümdarlığı boyunca şairleri, sanatkârları arkalamış, onların sanat eserleri vermelerini teşvik etmiştir. Dünyaca ünlü Firdevsi’nin “Şahname” si, Gazneli Sultan Mahmut’a yazılmıştır. Gazne devletinin resmî dili, Türkçe ve Farisi idi. Şiirlerini Farisi dilinde yazdığı için Farisi dili ile yazan şairleri himaye etmiş, sarayında yaşatmış ve Fars dilinin gelişmesine büyük hizmetleri geçmiştir. Eğer bu gayreti Türkçe için göstermiş olsaydı Türk dili çok gelişecek ve daha o tarihlerde büyük bir dil haline gelecekti. Seciyesi, ahlâkı, savaşları, ölümsüz “Şeh-name”ye giren Gazneli Sultan Gazi Mahmut, Türk devlet adamlarının en büyüklerinden biridir.

1030′da öldüğü zaman geride 5 milyon kilometre karelik büyük bir imparatorluk bırakmıştı

ZİYA GÖKALP

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Fikir ve sanat adamı, şair. 1876 yılında Diyarbakır’da doğdu, 1924 yılında İstanbul’da öldü. Baytar Okulu’nun son sınıfındayken gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı. 9 ay hapis yattıktan sonra Diyarbakır’a sürüldü, İkinci Meşrutiyet ilân edilince İttihat ve Terakki Partisi’nin orada şubesini açtı. Sonra Selânik’e geldi, Genç Kalemler dergisine yazılar yazdı, Meşrutiyetten sonra partinin genel merkez kurulu üyesi oldu. 1924′te TBMM’ne girdi. Aynı yıl vefat etti. Büyük bir Türkçü idi.

Ziya Gökalp, çağdaş Türk düşünce tarihinin en büyük düşünürlerindendir. Türkçülük akımının felsefesini yapmış, Türkiye’de millî edebiyatın gelişmesini sağlamış bir sosyolog ve mürşittir.

Tarihin çeşitli medeniyet eserlerini kucağında taşıyan Diyarbakır’da doğdu. Bu şehir, kütüphaneleri, medreseleri ile Anadolu’nun en eski kültür merkezidir. 1876 yılının 23 Mart günü, Ziya Gökalp’in babası vilâyet Evrak Müdürü Tevfik Efendi, evinin selâmlığında oturmuş, eşinin doğum haberini beklerken Çolu Hoca adında bir ziyaretçi geliyor :

“Bu saatte bir oğlunuz olacak, adını Mehmet Ziya koyunuz…” diyor.

Gerçekten, bir süre sonra Tevfik Efendinin bir oğlu dünyaya geliyor, adını Mehmet Ziya koyuyorlar. Ana ve baba, çocuğun yetişmesi için büyük özen gösteriyor. Küçük Ziya, daha yedi sekiz yaşlarında Şah İsmail’leri, Aşık Kerem’leri okuyor. On dört yaşına gelince Ziya Paşaların, Namık Kemallerin eserlerinden zevk almağa başlıyor. Babası Tevfik Efendi ileri görüşlü bir insandır. Ziya’ya okuma zevkini aşılıyor, onu yüce ülkülerle besliyor. Namık Kemal’in öldüğü gün oğluna:

“Bugün büyük bir matem günüdür, çünkü milletin en büyük adamı Namık Kemal öldü. Sen de onun yolundan gideceksin, onun gibi vatansever, hürriyet sever olacaksın”, diyor. Psikolojik bir anlayışla yapılmış olan bu telkin, Ziya için bir baba vasiyeti olmuş, ona yön vermiştir.

Ziya Rüştiye Mektebinde okurken babası ölüyor. Onun yerini amcası Hasib Efendi alıyor. Hasib Efendi, İslâm felsefesini iyi bilen, aydın bir insandır. Ziya’ya, İbni Sina, İbni Rüşd, İmam Gazzali gibi büyük İslâm filozoflarını tanıtıyor. Arapça’yı, Farsça’yı ve bilimsel araştırma metotlarını öğretiyor.

Daha sonra ölmüş olan amcasının vasiyetine uyarak kızı ile evlenmiştir.

Ziya, 1890′a doğru İdadi Mektebine giriyor. Kelâm, fizik ve biyoloji okuyor. Birbirine zıt bu iki akım, kafasında hakikat şimşekleri yerine derin bir şüphecilik doğurmuştur.

“İnsan” denen ve kalbin biricik pınarı olan faziletli varlığın âciz, hürriyetsiz, iradesiz, “madde”den yapılmış bir makine olmasını aklı almıyor. Bin bir tehlike ile tehdit edilen, fakat bunun farkında olmayan Türk milletinin istibdattan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor. Bunun için bir mucize gerekmektedir. Bir ümit felsefesi arıyor. O günkü Türk toplumunun problemlerini ele almayan tasavvuf ve kelâm bilimleri ona bu felsefeyi vermekte yetersiz kalıyor.

O, zihnindeki ülkülerine ulaşmak kararındadır. Amcasına haber vermeden gizlice İstanbul’a gidiyor. O zamanın parasız okullarından biri olan Baytar Mektebine yazılıyor. Bu arada tıbbiyelilerin kurmuş olduğu gizli cemiyete girmeyi de ihmal etmiyor. Yol harçlığı olarak kendisine gönderilen paraları, yardım olarak gizli cemiyetlere veriyor. Bazen kendisi günlerce parasız kalıyor. Baytar Mektebinin son sınıfında iken, istibdat aleyhindeki gizli hareketlere katıldığı için tevkif ediliyor. 1900 yılında Taşkışla’da dokuz ay hapsedildikten sonra, Diyarbakır’a sürgüne gönderiliyor.

Ziya Gökalp daima sade bir hayat sürüyor. Meşrutiyetin ilânına kadar gelip geçici birkaç memurluktan başka bir işle meşgul değildir. Amcasının bıraktığı servetin büyük bir kısmını Diyarbakır’a sürülmüş olan hürriyet mücahitleri için harcamış, mallarının yarısından fazlasını ve kıymetli eşyalarını da satmıştır. Parayı sevmiyor. Durup dinlenmeden okuyor, yazıyor, düşünüyor; kendi düşünce dünyasında yaşıyor.

1908 yılında Meşrutiyet ilân edilince, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini açıyor. Bir süre sonra, bu cemiyetin Selânik’te toplanan 1910 yılındaki kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılmış, Merkez-i Umumî üyeliğine seçilmiştir. İttihat ve Terakki mektebinde sosyoloji okutuyor.

Ali Canip’le Ömer Seyfettin’in çıkardıkları Genç Kalemler dergisine yazı yazmaya başlıyor. Yazılarında kullandığı takma adlardan biri de Gökalp’tir.

Ziya Gökalp, otuz beş yaşında bir genç düşünür iken, basını ve aydınları etrafına toplayan bir kutup haline gelmiştir. Dış görünüşü ile çok şey vaat etmez. Münzevî ruhlu, çekingen ve alçakgönüllüdür. Çünkü o, tombul, ablakça yüzlü, düşük bıyıklı, badem gözlü bir adamdı. Uygur minyatürlerine benzerdi.

Fakat konuşmaya başlayınca hemen fark edilirdi ki o, ince zekâsı, derin ilmi ve olağanüstü ikna kabiliyeti ile bir fikir ve mücadele kuvveti, bir mürşittir. Konuşması yavaş ve sakindi. Düşüne düşüne söyler, ama karşısındakileri mutlaka etkisi altına alırdı. Çünkü her söylediği söz, akıl ve mantığa olduğu kadar bilimsel gerçeklere de uygun görünürdü. Verdiği dersler, herkese açık olur, büyük bir ilgiyle takip edilirdi.

Genç Kalemler Dergisinde dil, felsefe ve sosyolojiye ait makaleler yazıyor. Bu derginin ele aldığı Türk dilinin sadeleşmesi davasını bilimsel olarak inceliyor. Bu dava daha önce Tanzimat yazarlarınca da ileri sürülmüş, ama söz ve dilek halinde kalmış, pek dar ölçüde uygulanmış, yazı dili ile konuşma dili birleştirilememiştir.

Ziya Gökalp, sade dil akımını savunurken, İslâm kültürü arasında gitgide benliğini kaybeden Türklüğü kurtarmak istiyordu.

Ona göre sade dil, ilmî ve millî bir zarurettir. Osmanlıca ile Türklük kaybolmuştur. Çünkü dil, milliyetçiliğin temelidir. Hukuk, ahlâk, güzel duygular gibi bütün değerler dille anlatılır. Millî kültürün yayılması, dilin sadeleşmesi ile gerçekleşir.

Vatan manzumesinde, vatanı dille ne güzel uzlaştırır:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar namazdaki manasını duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,
Ey Türk eli, işte senin orasıdır vatanın.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın.
Dilin sadeleşmesi prensiplerini de etraflıca ele alıyordu. Türkçe yaşayan dildi. Karşılığı bulunan Arapça, Farsça kelimeleri, tamlamaları ve bu dillerin dilbilgisi kurallarını Türkçe’den atmak gerekirdi.

Arapça’ya meyletme,
İran’a da hiç gitme
Tecvidi halktan öğren,
Fasihlerden işitme.
Başka Türk lehçelerinden kelime almamak, kökü Türkçe de olsa ölü kelimeleri Türkçe’ye sokmamak lâzımdı.

Türkçeleşmiş Türkçe’dir,
Eski köke tapmayız.
Ziya Gökalp’e göre ölü kelimeleri dile sokmak, dilin tabiî gelişimine ve kendi öz kurallarına aykırıdır. Türk halkının bildiği her kelime millidir. Bu fikirler Ömer Seyfettin, Falih Rıfkı Atay, Orhan Seyfi Orhan, Halit Fahri Ozansoy gibi yazarları ve şairleri aydınlatmış, Türkiye’de millî edebiyat akımının gelişmesine sebep olmuştur.

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun çöktüğü devrin fikir anarşisi içinde gidilecek yolu gösteren bir düşünürdür. Türkcülüğün esaslarını, batının bilim anlayışı ile incelemiş bir sosyologtur. Yaşadığı devirde, Osmanlı Devleti idaresindeki Türk olmayan unsurlar millî benliklerini duyuyor, Türklerden ayrılmak istiyorlardı. Türkler ise Türkçülük, Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi üç cereyandan hangisini seçmek gerektiği hakkında millî bir şuura erememişlerdi.

Bu üç cereyanı ilk defa uzlaştıran mütefekkir Ziya Gökalp’tir.

Gökalp’e göre, Türkiye için en lüzumlu şey, millî şuurun uyanması ve asrın gidişine uyulması idi. Modern olmak, batının ilmini, tekniğini kabul etmek demektir. Hem doğu, hem batı ilmi diye iki ilim, iki anlayış olamaz. Darülfünun batı anlayışına göre düzenlenmelidir. Şer’iye mahkemeleri kalkmalıdır. Din, vicdan mevzuudur. Laik bir devlet teşkilâtına ihtiyaç vardır.

O, yıkılmış ve yaşatılması imkânsız ataerkil (pederşahi) aile yerine modern Türk ailesinin kurulmasını istiyor. Bunun sağlanması için eski Türk ailesini bilimsel olarak inceliyor. Ailenin hukuk, iktisat ve ahlâk bakımından teşekkülü için medenî kanunun ıslah edilmesini ileri sürüyordu. Modern aile, nikâh, boşanma, miras konularındaki düşünceleri, bugünkü Türk toplumunda kabul edilmiş esaslardır.

Gökalp’e göre, milliyetçilik fikrinin gelişmesi yalnız Osmanlı tarihini değil, Türk tarihini incelemekle gerçekleşebilirdi. Edebiyatın kaynağı batı değil, Türk folkloru, Türk milletinin hayatı olmalıdır. Millî şuuru uyandırmak için fikir Türkçülüğü lâzımdır. Çünkü medeniyet uluslararasıdır, müşterektir. Fakat hars (kültür) millîdir.

Milliyetçiliği, “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.” diye tarif ediyor; ekonomi, dil, din, hukuk, ahlâk ve aile bakımından Türkçülüğün izahını yapıyor. Ona göre milliyetçilik, ırkçılık değildir.

Şair olarak Ziya Gökalp, dili sade ve tabii, eğitici yanı güçlü eserler vermiştir. Halk masallarına eğilerek bunları duru bir uslupla herkesin ve bilhassa çocukların anlayacağı şekilde yeniden şiirleştirmiştir. Bir yandan:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ü1kedir: Turan
veya:
Atanın içtiği köpüklü kımız
Arpa suyu içme dedi bir Kırgız
derken Sevr paçavrasından, Mondros ve Lozan’dan sonra, o yolun çıkar yol olmadığını anlamış ve Türk Medeniyeti Taihi’ni yazmaya koyulmuştu.

Aynı zamanda o, Turan’ı, Osmanlı birliğini tamamlayan bir ülkü olarak anlıyor. Tarihî determinizmin ortaya çıkardığı bir teşekkül olarak kabul ediyor.

Türkçülüğün Esasları adlı eserinde: “Millet ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafi, ne de siyasî bir zümredir…”, “…bugünkü duruma göre Türkçülüğün üç mefkûresi olmalıdır. Bunların hakikate en yakın olanı Türkiyeciliktir…” diyor. İkinci mefkûrenin Oğuzculuk, üçüncü ve uzak mefkûrenin de Turancılık yani bütün Türklerin birleşmesi olduğunu düşünüyor.

Ziya Gökalp, memleketimizde modern sosyoloji ilminin kurucusu olarak tanınmış ve Fransız bilgini Emile Durkheim’in prensiplerini uygulamak ve öğretmekle şöhret yapmıştır. Bu, onun bilim tarafıdır.

Tarihe bakışı da bu bütünleyici görüşe uygundur. Türk tarihini Osman Bey’den değil, Milat öncesinden başlatan bu bütünleyici görüşte en önemli özellik, bütün Türk devletlerinin aynı dil ve aynı soydaki insanlar tarafından, aynı görenek ve geleneklerle yaşayan toplumlar tarafından kurulduğu, başka toplumları yönettiği, devlet unvanındaki değişmenin gerçekteki bütünlüğü etkilemeyeceği inancı yatar. Tek aksayan nokta, çağdaş gerçekçiliğe aykırı olarak, artık dil farkları, lehçe farklarını da aşan, töre ve yasaları iyice ayrılmış bu toplumları, tek bayrak altında toplayabilmek düşüncesidir. “Kızıl Elma”, “Yeni Turan” gibi panturanist ülküyü savunan şiirler, bu sebeple, bir sonuç vermemiş, daha doğrusu tek acı son, Enver Paşa’nın Türkistan, çöllerindeki bir ayaklanmaya katılarak öldürülmesi olmuştur.

Gökalp, Mondros mütarekesinden sonra Üçlü Anlaşma Devletlerinin İstanbul’u işgali üzerine İngilizler tarafından Malta’ya sürülüyor (1919-1921).

Malta’da sürgün iken Anadolu’nun elden gitmesi tehlikesini anlamış, realist bir Türkçü olarak, Çoban ile Bülbül’ü yazmıştı.

Çoban dedi: -Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu ülkesi.
Bülbül dedi: -Düşman haset etse de,
İstanbul’da şakıyacak Türk sesi.
Sürgün bitince tekrar Diyarbakır’a dönüyor.
Ünlü düşünür, 1923 yılında, Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Dairesi Reisliği’ne atanarak Ankara’ya gitmiştir.

Gökalp, 1924 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci seçim devresinde, Diyarbakır mebusu seçildi. Fakat, 48 yaşına rağmen, çok yorgun ve hastaydı. Mebusluk görevi pek az sürdü. Rahatsızlıkları arttı ve tedavi için İstanbul’a geldi. Fransız Hastanesi’ne yatırılan Ziya Gökalp, hekimlerin bütün gayretine rağmen, o yıl, yani 1924′te hayata gözlerini yumdu.

Çemberlitaş’ta, Sultan Mahmut Türbesi etrafındaki kabristanda toprağa verildi. Diyarbakır’da oturduğu ev ise, kendi adına bir müze haline getirildi. Şimdi bu müze Diyarbakır’ı ziyaret edenlerin mutlaka uğradıkları bir fikir ve kültür yuvasıdır.

Ziya Gökalp, bilimsel çalışmalarıyla memlekette az da olsa uyanık bir kuşağın yetişmesine ve kendisinden sonra üniversite eğitimini yürütmesine yol açmıştır. Yeni Mecmua, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdığı yazılar onun bir sisteme varma çabasını gösterir. Dilde, ekonomide, güzel sanatlarda, ahlâkta, siyaset ve felsefede Türkü ve Türkçeyi esas alarak kurtuluş yollarını gösterdi.

Ziya Gökalpin çalışmalarının etkisi, on yıl içinde büyük bir sadeleşmeye yönelen dilde görüldü. Sanatta ve edebiyatta görüldü: millî müzik, millî sanat akımları gelişti. Ömer Seyfettin, Halide Edip, Reşat Nuri gibi yazarlar, Yahya Kemal gibi şairler güçlerini onun Türkçülüğün Esasları adlı eserinden almışlardır.

Ziya Gökalp, bunlardan bilhassa Türk Medeniyet Tarihi’ne büyük önem veriyor ve bu eseri, mutlaka bitirmek istiyordu. Fakat tamamlayamadan aramızdan ayrıldı…

Onun yüksek ahlâkını Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatır:

“Bulutların ve şimşeklerin üstünde berrak sema ile arkadaş olan yüksek tepeler gibi her vakit insan ihtiraslarının üstünde sakin başı, merkez-i umumî azalığında bulunduğu zamanlarda bile bir an gündelik politika adını verdiğimiz sıtmalı dalgalanışların üzerine eğilmedi. Daima yüksek gördü, yüksek düşündü. Her şeyden önce yüksek bir insandı”.

Büyük mütefekkirin ölümü ile, Ruşen Eşref Ünaydın’ın dediği gibi: “Mabedimizin üstünde bir meşale söndü, fakat binlerce el o meşaleden kendi meşalesini yaktıktan sonra”!

YÖRÜK ALİ EFE

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Milli Mücadele kahramanlarından Yörük Ali Efe, 1896 yılında Aydın’da doğdu. Aydın bölgesi yörüklerinin Sarı Tekeli aşiretinden olan Yörük Ali Efe, Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe’den sonra Kuva-yı Milliye’nin önemli kişilerinden idi.

Milli Mücadeleye katıldığı zaman 23 yaşındaydı. Daha önce, 1916 yılında askere alınarak Kafkas Cephesi’ne gönderildiği sırada askerden kaçmış, dağa çıkarak Alanya’lı Molla Ali çetesine katılmıştı. Molla Ali, çarpışmada ölünce onun yerine çete başı oldu. Menderes Irmağını salla geçerken jandarmanın pususuna düşen çetenin bütün elemanları vurulmuştu. Yalnızca Ali Efe, salın ipini kesip kendini akıntıya bırakarak hayatını kurtarabilmişti.

Bu olaydan sonra çetecilikten vazgeçerek eşkıya avında bir süre hükümete yardımcı olan Ali Efe, Mondros Mütarekesinin ardından ortalık karışınca çete kurdu. Kıllıoğlu Hüseyin Efe ile birlikte Millî Mücadeleye katılarak zaman zaman Yunanlılara baskınlar yaptı.
Ali Efe’nin gün gittikçe genişleyen ve Millî Aydın Alayı adını alan milis kuvvetleri Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklar göstermiş, Aydın’ın Yunan işgalinden kurtulmasında büyük rol oynamıştı.

Savaş sona erince çetesini dağıtarak Yenipazar’ın Kavaklı köyüne çekilen ve Yörük soyadını alan Ali Efe, İzmir’de geçirdiği tramvay kazasında bacaklarını kaybederek sakat kaldı.

Yörük Ali Efe, 1953 yılında öldü.

UZUN HASAN

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Uzun Hasan 1423 yılında Diyarbakır’da doğdu. Babası Akkoyunlu hükümdarı Celaleddin Ali Beydir.

Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey’in oğlu Cihangir, babasının ölümü üzerine tahta geçmişti. Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Kara Yülük Osman’ın torunu olan Uzun Hasan’ın gençliği, hükümdar Cihangir ile Akkoyunlu Emiri Hamza Bey arasında yapılan taht savaşlarında geçti

Uzun Hasan, devlet yönetimindeki ilk tecrübesini Akkoyunlu hükümdarı olan abisi Cihangir tarafından kendisine ikta olarak verilen Ergani ve çevresinde edindi. 1452 yılında abisi Cihangir’in Karakoyunlu’larla yaptığı savaşta esir düşmesi üzerine Akkoyunlu tahtını ele geçirmeyi başardı.

Uzun Hasan, Trabzon Rum İmparatorunun kızı Katerina Despina ile evlendi. Trabzon’u Osmanlı saldırısına karşı koruyacağına dair Rum İmparatoruna söz verdi. Uzun Hasan, ayrıca İstanbul’a elçi göndererek, Trabzon Rum İmparatorluğunun her yıl verdiği verginin affedilmesini ve karısına çeyiz olarak verilmiş olan Kayseri yöresinin de teslimini istedi.

Fatih Sultan Mehmet bu istekleri reddetti ve 1461 yılının ilkbaharında Trabzon seferine çıktı. Osmanlı akıncıları karşısında başarısız olan, Uzun Hasan’ın kuvvetlerinden yardım alamayacağını anlayan, Trabzon Rum İmparatoru David Komnenos, 26 Ekim 1461′de Trabzon’u, Fatih Sultan Mehmet’e teslim etti.

Uzun Hasan bu gelişmelerden sonra ülkesini Gürcistan, Suriye ve Azerbaycan yönünde genişletmek için harekete geçti. Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ı yenilgiye uğrattı.

Giderek güçlenen Akkoyunlu ülkesi, Horasan dışında bütün İran’ı, Ermenistan ve Mezapotamya’nın önemli bir kısmını kapsıyordu.

Uzun Hasan bundan sonra Osmanlılarla mücadeleye girişti. Karamanoğlu Pir Ahmet ve Kasım Beylere yardım ederek onları Osmanlılar aleyhine kışkırttı. Akkoyunlu kuvvetleri 1472′de Tokat’a baskın yaptılar. Ayrıca Akkoyunlu kumandanı Yusuf Mirza, Kayseri, Karaman ve Hamideli yörelerini ele geçirdi.

Bunun üzerine Fatih, doğuda kendisi için tehlikeli duruma gelen Uzun Hasan’ı ortadan kaldırmaya karar verdi. Osmanlı ve Akkoyunlu kuvvetleri 11 Ağustos 1473′de Otlukbeli’nde karşılaştılar. Osmanlı topçusu tarafından kuvvetleri bozguna uğratılan Uzun Hasan İran’a çekildi.

O zamana kadar Akkoyunlu Devleti’nin başşehri Diyarbakır iken, savaştan sonra Tebriz’e nakledildi.

Otlukbeli savaşı sonrasında ülkesindeki otoritesini yeniden sağlamak için, içeride çıkan isyanları bastırmaya çalışan Uzun Hasan, 1477 yılında Gürcistan’da yakalandığı hastalığa 7 Ocak 1478 günü yenik düştü.

Uzun Hasan’ın mezarı Tebriz’de kendi yaptırdığı Nasriyye Medresesi’ndedir.

ULUBATLI HASAN

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Ulubatlı Hasan, İstanbul surları üzerinde ilk Türk sancağını dikerken şehit düşen yiğit askerdir. 1428 yılında Bursa’nın Ulubat köyünde doğdu. Fatih Sultan Mehmet’in kumandasında Ordu-yı Hümayun’a asker olarak İstanbul kuşatmasına katıldı. 1453 yılındaki büyük taarruz sırasında İstanbul surları üzerine ilk Türk sancağını dikerken şehit düştü. Fethin bayraklaşmış bir kahramanı olarak adı beş yüz yıldan beri gönüllerde yaşar. Ulubat’ta adına dikilmiş bir anıt vardır.

İstanbul tam 53 günden beri muhasara altındaydı. 23 yaşındaki genç padişah ve dâhi kumandan II. Mehmet Han, bu süre içinde gösterdiği akıl almaz askerlik mucizeleriyle Bizanslıları şaşkına çevirmişti. Koca Bizans İmparatorluğu çatırdıyordu. Son günlerini yaşıyordu. Artık belliydi bu.

28 Mayısı 29 Mayısa bağlayan gecenin sabahına doğru, mehter “gülbanklar” vurmaya koyulmuş ve Bizans surlarının karşısındaki ordugâhta hummalı bir faaliyet başlamıştı. Ulu Hâkan, hücum emrini vermişti. O akşamki tarihî nutku bütün askerin kulaklarında çınlıyordu:

– Ey benim paşalarım, ağalarım, beylerim! Bu şehr-i Konstantiniye cenginde silâh arkadaşlarım, yiğitlerim! Sizleri buraya, kararlaştırdığım umumî taarruzda şimdiye kadar gösterdiğinizden daha büyük fedakârlık ve cesaret istemek için topladım. Cihanda ün salmış bir şehri zaptedeceksiniz. Şehr-i Konstantiniye’de mahalle mahalle, bu şehri zapteden kahramanlar olarak adınız şan ve şerefle anılacaktır…

Asker, Peygamberimizin, şüheda için en büyük cennet makamını müjdelediği zafere ve bu zaferin uğrunda şehitlik şerbeti içmeye susamıştı.

Beyaz atının üzerindeki genç kumandan, kılıcını çekmiş, davudî sesiyle âdeta gürlüyordu:

– Evlâtlarım, yiğitlerim, şahbazlarım, yürüyün… Zafer sizindir …

Asker, saflar halinde atılıyordu. 53 günden beri o mucize topların döve döve hamurlaştırdığı surların üzerine doğru yüklenen bir insan seli vardı. “Allah Allah” sesleri bir uğultu halinde semâyı kaplıyordu. On binlerce meşalenin sarı aydınlığı üstüne, henüz güneş doğmamıştı. Serdengeçtiler, surların, kalelerin üzerine yalın kılıç atılıyorlardı. Kalelerden, surlardan taş yağıyordu. Ok yağıyordu. Kızgın yağ ve alev alev yanan katran yağıyordu.

Sultan Mehmet Han, kahraman ordusuyla ve olanca ağırlığıyla yükleniyordu Bizans surlarının üzerine… Serdengeçtileri fedaîler, fedaîleri de başıbozuk askerler takip etmişti…

Tanyeri ağarırken sıra üçüncü safa gelmişti. Üçüncü hücum kolunu, ordunun en seçkin askerleri teşkil etmekteydi.

Bursa’nın Ulubat köyünden Hasan da vardı bu safın arasında. Ordunun bayraktarıydı. Bir elinde kılıcı, bir elinde sancağı şahlanmıştı… Ve kulaklarında Sultan Mehmet Han’ın bir akşam evvel irad ettiği büyük nutkun sözleri tane tane uğulduyordu:

– Surlar vakıa bir harabe haline gelmiştir amma, surlar üzerine atılacak yiğitler büyük bir tehlike ile karşılaşacaklardır. Maharetimiz ve cesaretimiz her şeyin üstündedir. Zafer rüzgârı bizden yana esecektir. Konstantiniye bizim olacaktır…

Bursa’nın Ulubat köyünden bayraktar Hasan da yaklaşmıştı surların üzerine. İri parmaklarıyla gönderini sımsıkı kavradığı şanlı bayrağı, elindeki o kutsal emaneti mutlaka surların üzerine dikmeyi aklına koymuştu Hasan. Hilâlli sancağın surların üzerinde dalgalandığı anda düşman için her şeyin bitmiş olacağına inanıyordu.

Bir fırsatını buldu Ulubatlı Hasan. Elindeki kılıcını savurarak sur harabeleri üzerine doğru atıldı. Birkaç yiğit de kendisini takip etmişlerdi. Hasan en önde idi. Bir yandan kılıcını sallıyor, bir yandan da hilâlli sancağı gözlerini diktiği burca doğru ulaştırmaya çalışıyordu.

Bu cehennem ateşinin ortasında, koç yiğitler yiğidi Hasan, Eğrikapı tarafındaki burcun üzerine çıkmayı başardı. Sancağı dikti o burcun üzerine. Fakat aynı anda mancınıkla atılan büyük bir taşın ağırlığı altında dizleri üstüne düşüverdi. Doğrulmaya çalıştı. Fakat aynı anda üstüne belki otuz, belki kırk ok birden yağdı. Oracıkta yere yığılıverdi.

Peçevî’nin ünlü tarihinde “Adem ejderhası” olarak vasıflandırdığı dev cüsseli yiğit Ulubatlı Hasan’ın diktiği sancak, o anda Bizans’ın tüm ümidini yitirivermişti. Türkün bayrağı ve yeniçerinin serpuşu artık surların üzerinde idi. Elli üç günlük direnişi kökünden tüketen an gelmişti. Öte yandan sancağın Bizans surları üzerinde dalgalandığını gören Türk askeri coşmuş ve bir ok gibi atılmıştı ileri.

Nihayet Hazret-i Peygamberimizin müjdelediği tarihî ve kutsal an gelip çatmıştı. 23 yaşındaki Sultan Mehmet Han secdeye gelerek Ulu Tanrıya şükretti. O andan itibaren genç hükümdar ve kumandan “Fâtih” unvanını da almış oluyordu…

TUĞRUL BEY

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Tuğrul Bey, Selçuk Bey’in torunudur. Babası Mikail bir savaşta şehit düşünce, Selçuk Bey tarafından Cend şehrinde yetiştirildi. Selçuk Bey’in 1000 veya 1007 yılında vefatı ve amcası Arslan Bey’in ise, Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine, 1025 yılında Selçuklu Hanedanı’nın başına geçti.

Tuğrul Bey’in ilk yılları, yurt aramak ve dağınık haldeki Müslüman-Türk göçebelerini toparlamakla geçti. 1034 yılında 7-8 bin şehit verdiği savaşta Şah Melik’e karşı ilk mağlubiyetini aldı. 1035 yılında ise ilk zaferini Gazne Hükümdarı Mesut’a karşı elde etti. Bu zafer ile, Selçukluları mültecilikten kurtarıp, ülke sahibi bir devlet haline getirdi.

Nişabur’u başkent seçen Tuğrul Bey, 1038 yılında ilk kez burada Es-Sultanu’l-Muazzam (Büyük Sultan) unvanı ile kendi adına hutbe okuttu.

Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Selçuklular, Tuğrul Bey’in 1040 yılındaki en meşhur zaferi olan Dandanakan Meydan Muharebesiyle, yıkılma tehlikesini bertaraf ettiler. Başkent 1043 yılında Nişaburdan, Çağrı Bey’in komutanı İbrahim Yinal tarafından fethedilen Rey’e nakledildi.

1058’de Abbasi Halifesi, ‘Cenab-ı Hakk’ın kendisine tevdi ettiği bütün ülkeleri Tuğrul Bey’e devrettiğini’ bildirdi.

Tuğrul Bey 1060’ta Mısır Fatımilerini, bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Tuğrul Bey dönemine kadar, Bizans’a karşı sürekli savunma durumunda olan İslam dünyası, Tuğrul Beyle birlikte karşı atağa geçti. Bizans elindeki Anadolu’ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Bey oldu.

Tuğrul Beyin amcası Musa Yabgu’nun oğlu Şehzade Hasan, 1048’de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Bey tarafından gönderilen İbrahim Yinal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Bascan (Hasankale)’da 18 Eylül 1049’da mağlup etti ve kumandanları Liparites’i esir etti.

Tuğrul Bey, Erciş ve Bergri kalelerini de fethederek, Anadolu’nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugah kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Bey’e nasip olmadı. Bağdat ve Rey’i imar eden Tuğrul Bey, yakalandığı hastalık yüzünden 5 Eylül 1063 Cuma günü vefat etti.

TURGUT REİS

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Türk denizcilerinin büyüklerinden olan Turgut Reis, Akdeniz’deki başarılarından dolayı büyük bir ün kazanmıştır. Barbaros’tan sonra Venedik ve İspanyol donanmalarına karşı büyük zaferler kazanarak bütün Avrupa’yı titretmiştir. Avrupalılar ona Dragot derlerdi. Turgut Reis, elde ettiği başarılar ile tarih sayfalarını süslemiştir.

Turgut Teis, 1485 yılında İzmir’in Menteşe sancağı dahilinde Seroluz nahiyesine bağlı bir köyde doğmuştur. Babası Veli adında bir çiftçi idi. Fakir bir köylü çocuğu olan Turgut, gençliğini çobanlıkla geçirdi. İri vücutlu ve çok sağlam bünyeli idi. Çok kuvvetli olduğu için pehlivanlığa merak etti. Önüne geleni yeniyordu. O devirlerde pehlivan ve yay çekenler serdengeçti yazılırlardı. Sahil Çocukları da Korsan gemilerine levent olurlardı.

Turgut günün birinde çobanlığı bırakarak İzmir’e indi. Orada dolaşırken bir tellalın yüksek sesle sokaklarda, “Terlemeden, solumadan can vermek isteyen korsan yazılsın!” diye bağırdığını duydu. Bunu işiten çoban Turgut içini çekti, sonra korsan yazılmaya karar verdi. O, dağların çocuğu idi. Fakat şimdi o, önüne serilen engin denizlere açılmak istiyordu.

O bu düşünceler içinde iken İzmir limanına bir Türk korsan gemisi girdi. Bütün direklerine elde ettikleri malları asmışlar, altında davul ve zurna çalarak levent zeybeği oynuyorlardı. Turgut gözlerini açarak, yanık bağırları açık, kolları çıplak bu iri leventlere hayretle baktı. Onlar gibi olmak için içi burkuldu. Daha fazla dayanamayarak gitti, levent yazıldı. O tarihte Turgut henüz 22 yaşında idi. Korsanlar ilk defa onu topçu yaptılar.

Artık denizlerde geziyor, korsanlık ediyordu. Fakat onun en büyük emeli başlı başına bir gemiye sahip olmaktı. Bu gayesine erişmek için yemedi, içmedi, para biriktirdi. Nihayet bir gemi almaya muvaffak oldu.

Turgut Reis Akdeniz’e açıldı. İlk defa Selanik’ten buğday yüklü iki Venedik Gemisine Mataban Burnu’nda tesadüf ederek üzerine atıldı, bu gemileri zaptetti. Bu onun ilk zaferi oldu. Bir müddet sonra da büyük bir korsan gemisini ele geçirerek, küçük teknesini bir kadırga ile değiştirme imkanına sahip olmuştu. O zamanlar maiyetinde yüz elli Türk korsan bulunmakta idi. Forsaları bulunmadığından Sicilya sahillerine baskın yaparak birçok İtalyan’ı esir etmiş ve kürekçi yapmıştı.

Artık ona korsanlık için geniş bir ufuk açılmıştı. Cebelitarık’tan Ege Denizi’ne kadar bütün sahilleri dolaşıyordu. Turgut, kısa bir zamanda yirmi kadırga ve kalitadan ibaret bir filoya sahip oldu. Artık onun şöhreti Akdeniz’e yayıldı.

Bu başarılarından sonra Cezayir’e giderek Barbaros Hayrettin’i kendine bir pir olarak tanıdı. Barbaros, Turgut’u çok sevdi. Arkadaşlarına onun başarılarını övdü, hatta bir gün:

Turgut benden ileri! Diyerek iltifat etti.

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’i muavin olarak kullandı.

1540 yılında Turgut’un donanması, Korsika sahilindeki bir limanda demirli olarak yatıyordu. Güneş henüz doğmak üzere iken, Turgut bir seccadenin üzerinde sabah namazını kıldı. Namazdan sonra Kuran-ı Kerim okudu. Bu esnada tayfaların telaşını duydu. Bir tehlike olduğunu anlayarak gözlerini limanın ağzına dikti. Buradan iki düşman harp gemisinin üzerlerine geldiğini gördü. Fakat bu gemileri daha büyük gemiler takip ediyordu. Bu korkunç donanma Kanuni Süleyman’ın en büyük rakibi olan İmparator Şarlken tarafından Turgut Reis’i yakalamak için gönderilen bir donanma idi. Bu donanmanın kumandanı da meşhur Venedik Deniz Amirali Andrea Doria’nın biraderzadesi genç Jenatin Doria idi. Bu genç kaptan, Akdeniz’i titreten bir kahramanı esir etmeye gelmişti.

Turgut Reis bir kapana tutulduğunu hissetti. Bu, onun için korkunç bir baskındı. Turgut Reis derhal on iki gemisinin kumandasını eline aldı, bu gemileri yarıp geçebileceği ümidiyle altmış parça düşman harp gemisinin üzerine bir yıldırım süratiyle hücum etti. Fakat düşmanlar birdenbire bunların üzerine topçu ateşine başladılar. Türklerin de karşılık vermesiyle kanlı bir deniz savaşı başladı. Fakat Türkler önlerindeki bu büyük seti aşamadılar. Bu defa düşmanın sahildeki topları da üzerlerine ateşe başladı. İki ateş arasında kalan Türk gemileri batıyor, bazılarının cephanelikleri ateş alarak berhava oluyordu. Bu esnada Turgut Reis’in gemisine iki düşman gemisi rampa etti. Gemilerden çıkan düşman askerleri Turgut Reis’in üzerine yürüyerek onu esir ettiler. Bu koca deniz aslanını amirallerinin karşısına çıkardılar.

Turgut Reis, kendisini esir edenin meşhur Andrea Doria olduğunu sanıyordu. Fakat karşısında onun yerine tüysüz bir genci görünce bağlı olduğu zincirlerini şakırdattı ve koşarak:

Ah, demek ben böyle bir çocuğun esiri oldum! diye bağırdı.

Bu söz üzerine genç amiral, Turgut’un üzerine hücum etti. Çünkü Turgut Reis, zincirlerle bağlıydı. Amiral Turgut’a yaklaşarak tokat atmak için elini kaldırdığı zaman Turgut gözlerini açarak üzerine hücum edince düşman askerleri üzerine saldırdılar. Onu yakalayıp kürek mahkumlarının bulunduğu yere ayaklarından çaktılar. Bu tarihte Turgut elli altı yaşındaydı. O, artık tel kırbaçlar altında aç ve çıplak kürek çekiyordu. Şimdi kaptan değil bir forsa idi.

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’in esir düştüğünü duyunca fena halde canı sıkıldı. Hemen donanmasını alarak İtalya sahillerine gelerek her tarafı tehdit ettikten sonra Cenova’yı top ateşine tuttu. Cenovalılar Barbaros’tan ne istediğini sordukları zaman:

Derhal Turgut’u teslim ediniz!..Diye haber gönderdi.

İtalyanlar bunu cana minnet bilerek, Turgut’u Barbaros’a teslim ettiler. Turgut Reis bu suretle esaretten kurtuldu. Bundan sonra Turgut Reis, Barbaros’la beraber Preveze Deniz Savaşı’na katıldı.

Turgut Reis, bu zaferden sonra tekrar Akdeniz’e çıkarak bütün sahilleri vurmaya başladı. 1548 yılında filosu ile Napoli’ye giderek bir kaleyi zaptetti, birçok ganimet elde etti.

Bundan sonra Trablusgarb’a para götürmekte olan Malta Şövalyelerinin kadırgalarını zaptetti. Avrupalılar Cebre adasını kendisine karargah yapmış olan Turgut’u yakalamak için kuşattılar. Fakat Turgut Reis, gemilerin yağlı kızaklarla karadan yürütmek suretiyle adanın arka tarafına geçerek Akdeniz’e açılmaya muvaffak oldu. Düşmanlar Turgut’u sıkıştırdıklarından emin sevine dursunlar, o onlara yardıma gelen bir gemiyi zaptetmek suretiyle kendilerine bir ders verdi.

Kanuni Sultan Süleyman, Turgut Reis şöhretini duyunca, onu devlet hizmetine aldı. Karlıeli Sancağı da kendisine verildi. Fakat Sadrazam Rüstem Paşa, Turgut’u hiç çekemiyordu. Çünkü kardeşi Kaptanı derya Sinan Paşa’ya rakip kabul ediyordu. Turgut Reis bu entrikalardan üzüntülü olarak Tunus’a çekildi.

Fakat Kanuni ona hediyeler göndererek gönlünü aldı. Ayrıca Trablusgarb’ı fethederse, oraya kendisini vali tayin edeceğini de bildirdi. Turgut, padişahın bu arzusunu yerine getirmek için Trablusgarb’ı fethetti. Bunun üzerine Beylerbeyi rütbesiyle Trablusgarb valisi tayin olundu. Bu suretle de paşalık rütbesine kavuştu. On bir yıl Trablusgarp’ta valilik yaptı.

Turgut Reis, Trablusgarb ve Bingazi’de valilik yaparken, Malta adasındaki şövalyeler rahat durmuyorlardı. Burası bir korsan yatağı olmuştu.

Günün birinde Mısır’dan gelen bir Türk gemisini Malta korsanları zaptettiler. Bunu duyan Kanunî:

Bu eşek arılarını Malta kovanından kışkırtınız! Diyerek bir donanma hazırlattı.

1564 yılında 181 gemiden oluşan bir donanma hazırlandı. Otuz bin kişilik bir kuvvet de gemilere bindirildi. Donanma kumandanlığına Piyale Paşa tayin olundu. Askerî serdarlığa da Kızıl Ahmetli Şemsi Paşa, biraderi Dördüncü Vezir Mustafa Paşa seçildi. Turgut Reis de donanmasıyla Malta’ya hareket etti. Donanma Malta’ya gelerek karaya asker çıkardı ve orada kanlı bir savaş yapıldı.

Turgut Reis çok kuvvetli bir kalenin karşısına bir tabya yapmakla meşgul olurken, düşman istihkamlarından atılan bir gülle, yanında bulunan bir kayaya çarptı, bu kayadan kopan bir parça Turgut Reis’in başına isabet ederek seksen yaşında bulunan bu kahramanın başını parçaladı.

Akdeniz’in ihtiyar kaplanı, aldığı bu yara dolayısıyla ağzından ve burnundan kanlar boşalarak yere yığıldı. Turgut Reis’in şehit olduğunu gören Serdar Mustafa Paşa, omuzundaki kaputunu bu ihtiyar şehidin üzerine örttü. Tabya bitince, Turgut Reis’in cesedini çadırına getirdiler.

Turgut Reis Malta Adasında 1565’te şehit düştü. Naşını alarak Trablusgarb’ta yaptırılan bir türbeye defnettiler.

Turgut Reis, denizcilik tarihinin Barbaros’tan sonra en büyük kahramanıdır.

SULTAN BAYBARS

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

Baybars, 1223 yılında Kıpçak ilinde doğdu.

Kıpçak Türkü Baybars, Altın Ordu Hakanı ve Cengiz’in torunu Berke Han’ın damadı idi. Kendi yerine geçecek oğluna da Berke adını vermişti.

Köle olarak Kahire’ye gelmiş, Eyyubîlerin hassa ordusuna alınmıştı. Zeka ve yeteneği ile kısa zamanda kendini gösterdi. Ayn-Calud’da Haçlılarda yapılan savaşta, öncü birliklerine kumanda ediyordu. Sultan Kutuz ona, vadettiği Halep valiliğini vermediği gibi, şöhretinden ve kendi yerine sultan seçilmesinden korkarak öldürtmek bile istemişti. Baybars, Kutuz’un bu girişimini boşa çıkardı ve ölen Kutuz oldu. Bundan sonra sultan seçilen Baybars, hükümdarlığının birinci yılında (1261’de), Moğollar tarafından öldürülmüş olan Abbasî halifesinin yerine aynı aileden başka birini getirerek, Mısır Abbasî Hilafetini kurdu.

1260’ta hükümdar olup. 1277’ye kadar hüküm süren Sultan Baybars zamanında Mısır Türk Devleti en kudretli devrine ulaştı.

Cesur bir asker olan Baybars, kudretli bir hükümdar ve iyi bir idareci olduğunu gösterdi. Franklarla, Ermenilerle, Moğollarla yaptığı savaşları kazandı. İsmailîlerle de mücadele etti. Anadolu’da Moğollara karşı direnişe geçen Türkmen beyliklerini destekledi ve ordusunun başında Kayseri’ye kadar ilerledi. Ermenilerin başkenti Sis şehrini zaptetti (1274). Sonra, kendi merkezinden daha fazla uzaklaşmamak için Şam’a döndü.

Altın Ordu ve Bizans ile de siyasi münasebetler kuran Baybars, Haziran 1277’de hastalanarak, 54 yaşında iken öldü.

Orta çağ tarihinin en büyük ve örnek hükümdarlarından biri olarak anılan Baybars, devlet teşkilatında büyük bir reform yapmış, Haçlıları Yakındoğu’dan sürüp çıkarmıştı.

SÜYÜN BIKE

Posted by: myfrom  :  Category: Türk Tarihi

“Nıgıtkılar üstüne çıgıp Uruslarını kördü Süyün Bike özü dahi suguş içine kirdi Tatar topcularıga özü de kumanda birdi.”

(Surlara çıkarak Rusları gördü Süyün Bike kendisi bile savaşa girdi. Tatar topçularına kendisi de kumanda etti.)

Bundan 450 yıl kadar önce bir Şubat günüydü. 60.000 kişilik bir Rus ordusu Kazan kalesine karşı hücuma geçmişti. Tarih, 1550 yılı Şubatının 13′ü idi. Kazanlılar şehirlerini kahramanca müdafaa ettiler. Surların altı kapısı vardı. Han, Atalık, Tümen, Kabak, Muralı ve Kırım kapıları diye anılan bu kapılarda kanlı savaşlar oluyordu.

Kapıların her biri Mamay Bek, Nurali Mirza, Kuzıcak Oğlan (Oğlan Han neslinden gelen prens han anlamında) Çora Batır, Ak Muhammed Oğlan, Kul Muhammed Seyyid, Barbolsın Atalık Biybars Bek gibi kumandanlar tarafından korunuyordu.

Süyün Bike de savaş yerinde diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşıyordu.

Rusların da tarihlerinde uzun uzadıya bahsettiği, hakkında yazılan piyeslerin Moskova’da yıllarca afişte kaldığı Süyün Bike, Nogay Mirzalarından Yusuf Mirza’nın kızıydı. Nogaylar, Kazanlılar ve Ruslar arasında hem bilgisi hem güzelliği ile tanınmıştı.

1532 yılı yazında Kazanlılar, Safa Giray Han’ı Kazan Hanlığı’ndan ayırıp yerine Can Ali Han’ı getirdiler. Can Ali, Kazan Hanı gibi görünüyordu. Fakat aslında hanlık işlerinin çoğunu Vasili’nin buyruğuna göre yütürüyordu.

1533 yılında Can Ali Han, Süyün Bike ile evlendi. Bu olay iki yurt arasında yakınlık meydana getirecekti.

Can Ali Han, Rus Knezi’nin buyruğundan çıkmadığı için Kazanlılar ondan memnun değildi. 1535 yılında isyan ettiler. İsyan, Can Ali Hanın ölümü ile sonuçlandı.

Kazanlılar tekrar Safa Giray’ı han yaptılar. Can Ali’nin dul eşi Süyün Bike, hem nüfuzlu hem de çok güzel bir hanımdı. İkisinin evliliği ülkeye politik yönden faydalı olacaktı.

Safa Giray Han zamanında Kazan’ı işgal etmeye niyetlenen Rus orduları 3-4 defa büyük yenilgiye uğratıldılar. Kendisinin Ulu Yurd Hanı olduğunu bilen Safa Giray, Rus Knezlerinin buyruğunca yürümeyip diğer hanlarla birlikte hareket ediyordu.

Süyün Bike ile Safa Giray 1547′de dünyaya gelen oğullarına Ödemiş Giray adını koydular.

1549 yılında Safa Giray Han öldü. O sırada iki yaşında olan küçük oğlu Ödemiş Giray, Han ilan edildi. Safa Giray’ın birinci hanımından Bölek Giray isimli bir oğlu daha vardı. Ama Kırım vilâyetinde olduğundan küçük oğlu han seçilmişti.

Ödemiş Giray Han küçük, vasisi de bir kadın olduğundan Moskova Knezi İvan’ın Kazan’ı alma zamanı geldi diye hazırlanmaya başlayacağını bilen Kazanlılar, iş başında muktedir bir er bulunmasını lüzumlu gördüler. Safa Giray’ın büyük oğlunun hanlık işlerine bakmasını temin için Kırım’a elçi gönderdiler. Ruslar elçilerin üzerine hücum edince mektup Rusların eline geçti.

Ödemiş Giray henüz bebek denecek yaşta olduğu için hanlığının bütün işlerine Süyün Bike bakıyordu. Bu sırada Kazanlıların Ruslarla arası iyi değildi. 1549 yılı Mart ayında Kazanlılar Morum üstüne baskın yaptılar.

Safa Giray Han’dan kaçıp Nogay yurduna sığınmış olan beyler İvan’a mektup yazıp Kazan’a hücum etmeye teşvik ediyorlardı. İvan’ın istediği de buydu. Her iki taraf hazırlanıp buluşarak 13 Şubat 1550′de Kazan önlerine geldiler. Çetin savaşlar oldu.

Kazan halkının kahramanca müdafaası karşısında 25 Şubat’ta İvan, Kazan kuşatmasını kaldırıp Moskova’ya dönmek zorunda kaldı.

1551′de Ruslar Kazan’ı yeniden muhasara etti. O sırada Kazan halkı arasında rekabet çoğalmış, dıştan yollar tutulmuş, içerdeki asker miktarı azalmıştı. Ödemiş Giray Han, beşikte hiç bir şeyden habersiz yatıyordu. Süyün Bike hem oğlunun hem Kazan halkının harap olmasından korkuyor, her türlü çareye başvuruyordu.

Kazan Mirzaları teslim olmayı düşündükleri halde Kırım mirzaları savaş taraftarı idiler. Halka Kırım, Nogay ve Asterhan’dan yardım geleceğini vaad ediyorlardı.

Kırım Mirzalarının Kazan halkından tamamiyle ümitleri kesildikten sonra kendi aralarında belki Osmanlılardan yardım temin edebiliriz diyerek anlaşıp Kazan’dan ayrıldılar. Lakin onlara kurtuluş nasip olmadı. Kahramanca savaşmalarına rağmen yolda pusu kuran Ruslar tarafından öldürüldüler.

Kırımlılar gittikten sonra artık tamamıyle ümitleri kırılan Kazanlılar İvan’a elçi gönderip sulh istediler.

İvan’ın Kazan elçilerine bildirdiği şartların en önemlisi, “Süyün Bike, Ödemiş Giray Han ve bunların tarafını tutan Kırımlılarla, onların çocuklarının esir sıfatı ile Moskova’ya gönderilmesi” dileğiydi.

Anlaşma gereğince Ruslar, Süyün Bike’yi almaya geldiği zaman Süyün Bike Kazan Beylerine bir şey söylemedi. Madem ki Kazan halkının rahat yaşaması için başka çare yoktu, öyleyse Moskova’ya gidecekti.

Süyün Bike’nin üzüntüsü herkese tesir etti. Bütün şehir halkı ağlıyordu. Süyün Bike Kazan’dan ayrılmadan Safa Giray Han’ın mezarını ziyaret edip helallaşmak istedi. Kabrin yanına varınca başındaki altın başlığı yere bıraktı. Büyük bir üzüntü içinde onunla güzel ve ikballi günler geçirdiğini, şimdi Moskova’ya esir gitmekte olduğunu söyleyip ağladı.

Süyün Bike kendisi için hazırlanmış olan araba ile nehir kıyısına kadar gitti. Kıyıda Süyün Bike’yi alıp gidecek olan gemi bekliyordu. Geminin ortasında Süyün Bike’nin oturmasına ayrılmış süslü bir bölüm vardı. Süyün Bike kendisi ile gemiye kadar gelenlerle gönülden helallaştı.

Esirleri götüren gemiler hareket edince halk da nehrin iki yanından ilerlemeye başladı. Süyün Bike’nin gidişi Kazan halkına çok dokunmuştu. Onu şimdiden özlemişlerdi.

Süyün Bike şu sözlerle Kazan’a veda etti:

“Kazan… Ey, kanlı, kaygulu şehir, başından tacın düştü, şimdi kul oldun, senin büyüklüğün mazide kaldı. Her ülke iyi bir padişah ile idare edilir ve asker ile saklanırsa o memleketi senden kim alabilir. Senin güçlü Hanın öldü. Beylerin güçsüzleşti. Sana yardım etmedi. Bu yüzden sen çekildin. Nerede senin sevinçli günlerin? Nerede senin oğlanların, beylerin, mirzaların, sana bağlı olanlar, büyükler? Nerede senin iyi hatunların, güzel kızların? Onların şarkıları nerede? Hepsi yok oldu. Yalnız onların ağlaması ve öksüzlüğü kaldı. Sende bal ağaçları ve soğuk pınarlar vardı. Onun yerine şimdi kanlar ve göz yaşları akıyor.”

11 Ağustos 1551′de Kazan’dan ayrılan kafile, 5 Eylül’de Moskova’ya ulaştı. İvan onu büyük bir hürmetle karşıladı.

Mağlup olan Kazanlıların başına yeniden Şeyh Ali Han tayin edildi. Kazan, artık İvan’ın isteklerine göre idare ediliyordu. Kazanlılar Şeyh Ali’den memnun değildi. İvan’a elçiler gönderip onun yerine bir kalgay (han naibi) gönderilmesini istediler.

Hiç bir zaman sakin duramayan Kazan, Şeyh Ali gittikten sonra da sakin duramadı. Buna çok kızan İvan, intikam fikri ile Kazan’a yürümeye karar verdi. Kısa bir müddet içinde asker hazırlayıp Kazan’a hücum etti.

10 Ekim 1552′de Kazan’ı aldı. Şeyh Ali’nin Kazan’ı istilası konusunda İvan’a çok yardımı olmuştu. İvan onu memnun etmek istiyordu. Bu sebeple onu Süyün Bike ile evlendirdi.

Şeyh Ali, hem Rus taraftarı hem de çok sevimsiz biri olduğundan Süyün Bike onu beğenmiyordu. Bu hal Şeyh Ali’yi çok kızdırmıştı. Onun için Süyün Bike’ye karşı çok sert hareket etti.

1553 yılı yazında Şeyh Ali’nin Süyün Bike’yi işkence ederek öldürdüğüne dair şayia çıktı. Ailesi çok meraklandı. Araştırma için Kasım şehrine gittiler.

Şeyh Ali’nin Süyün Bike’ye kötü muamele ettiği doğru ise de öldürdüğü doğru değildir. Giden elçiler onu sağ salim olarak görmüşlerdi. Bu tarihten sonra Süyün Bike hakkında hiç bir haber alınamadı.

Onun nerede ve hangi sene öldüğü kesin olarak bilinmiyor. 1554 yılından sonra Kasım şehrinde vefat ettiği tahmin edilmektedir.

“Süyün Bike belki de Şeyh Ali’ye varmamış, zevci Safa Giray’ın yokluğu ve oğlu Ödemiş Giray’ın hasretine dayanamayarak vefat etmiştir” diyenler de vardır.

Diğer bir görüşe göre ise, 1558 yılında 58 yaşında iken vefat etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.