TARİH Genel Kültür Soruları Sorusu

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Soru 1 : Osmanlı İmparatorluğunda kaç tane padişah başa geçmiştir, ilk ve
sonuncunun adları nelerdir?
Cevap : 36 padişah başa geçmiştir, ilki Osman Gazi, sonuncusu Sultan Vahdettin

Soru 2 : Bir gece rüyasında göğsünden çıkan bir hilalin dolunay olduğu halde
Osman Gazinin göğsüne girdiğini görmesi üzerine kızını Osmanlının kurucusu
olan Osman Gaziye veren sonunda gerçekte de gördüğü rüya gibi Osmanlıların
bir çınar şeklinde büyüyüp, hilalin taşıyıcıları ve Ezanı Muhammedi’yi üç kıtada
okumaları ve okutmaları, onun Osmanlının manevi mimarı olduğunun ispatıdır.
Osman Gazinin kayınpederi olan İmparatorluğun manevi mimarı bu şahıs kimdir?
Cevap : Şeyh Edabali

Soru 3 : Osmanlının kurucusu Osman Gazinin babasının adı nedir?
Cevap : Ertuğrul Gazi

Soru 4 : Vasiyeti: “Oğlum! Tüm güç ve kuvvetini Allah yolunda savaş için harca.
Alimlere saygılı ol. Mal ve asker çokluğu ile gururlanma. Dinimiz Allah dini,
yolumuz doğruluk yoludur. Emelimiz cihangirlik ve kuru kavga davası değildir.
Bütün ömrümce dinimize hizmet için yaşadım. Sizlere yakışacak olan da budur.
Beni Bursa’ya defnediniz” şeklinde olan bu vasiyetini yaptığında henüz Bursa
fethedilmemişti. Vasiyeti kurduğu ve adıyla anıldığı Osmanlı İmparatorluğuna
bir düstur olan, bir küçücük kayı aşiretini devlet haline getiren, Osmanlının
kurucusu kimdir?
Cevap : Osman Gazi

Soru 5 : Osmanlı İmparatorluğunun ikinci padişahı olan, kendi adına ilk defa para
bastıran ve kendi zamanında ilk defa Rumeli yakasına geçilen padişah kimdir
Cevap : Orhan Gazi

Soru 6 : Orhan Gazinin oğlu, Osmanlı padişahlarının üçüncüsü ve Kosova zaferinin
kahramanıdır. Elde ettiği Sırp zındığı zaferiyle Haçlı ordularını ilk defa perişan
eden, Edirne’yi başkent yapan, yaptığı 37 savaşın hepsinden zaferle çıkan ve
10 Ağustos 1389 yılında yapılan ve kazanılan Kosova meydan muharebesinde
savaş sonunda harp meydanında şehit ve ölüleri dolaşırken yaralana fakat ölmeyen
bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek şehit edilen Osmanlı hükümdarı kimdir?
Cevap : I. Murat (Murat Hüdavendigar)

Soru 7 : Yıldırım Beyazıt’ın vefatından sonra evlatları olan Mehmet, İsa. Musa, Mustafa,
Ertuğrul Çelebi, Emir Süleyman’ın arasında geçen kardeş kavgaları
10 yıl 11 ay 8 gün sürdü. Bu kardeşler arası saltanat mücadelesi sonunda
I. Çelebi Mehmet’in padişah olmasıyla son buldu. Bu arada Osmanlının tahtında
padişah olmadan geçen bu döneme ne ad verilir?
Cevap : Fetret devri (Boş devir)

Soru 8 : Osmanlı İmparatorluğu Yıldırım Beyazıt dönemi Şeyhülislamlarındandır.
Yıldırım Beyazıt’ın şahit olarak geldiği bir mahkemede onun şahitliğini
“Siz namazlarınızı cemaatla kılmıyorsunuz” diyerek kabul etmemişti.
Kendisinin 10000 cilt kitabı vardı ve 1430 yılında bu kitaplar arasında
vefat eden Şeyhülislam kimdir?
Cevap : Molla Fenari

Soru 9 : Osmanlı padişahlarının dördüncüsü, I. Murat’ın oğludur. Babasının
Kosova’daki şahadetinden sonra 1390 da tahta oturmuş, Aydın oğulları,
Saruhan oğulları, Karaman oğulları ve Menteşe beyliğini mağlup edip,
Tokat, Sivas ve Kayseri’yi Osmanlıya kattı. Anadolu hisarını yaptırdı,
Niğbolu’da 130000 haçlı ordusunu mağlup etti. Ankara Çubuk ovasında
1402 yılında Timur’un ordusuna yenilerek esir düştü. 1403 yılında vefat etti.
Kendisinden sonra evlatları arasında kardeş kavgalarından dolayı Osmanlı
Fetret devri yaşandı kimdir bu talihsiz padişah?
Cevap : Yıldırım Beyazıt

Soru 10: Ankara savaşında Timur’a yenilgiden sonra kahrından ölen Yıldırım
Beyazıt’ın oğlu olan ve tarihe Osmanlının ikinci kez kurucusu diye geçen,
babasının ölümünden sonra kardeşleri ile mücadelesi sonucunda tahta geçmiş,
zamanında Yıldırım Beyazıt’ın oğlu olduğunu iddia eden İslam tarihinde
düzmece Mustafa olayı diye bilinen hadise ile uğraşmış, Osmanlıyı tüm
isyanlardan kurtararak İmparatorluğu tatlı bir raya oturtarak evladı
Sultan Murat’a bırakmış olan Osmanlı padişahı kimdir?
Cevap : Sultan Çelebi Mehmet

Soru 11: Osmanlı tarihinde çağ kapatıp çağ açan, zamanının büyük alimleri olan
Molla Gürani, Molla Hüsrev ve Akşemseddin gibi alimlerin dizinin dibinde
yetişen, sonunda İstanbul’un fethi gibi büyük bir zaferi gerçekleştiren ve
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in övgüsüne mazhar olan bir kumandan olan,
Sırbistan, Moro, Eflak, Midilli, Bosna, Karaman ve Arnavutluğu Osmanlı
sınırlarına katmış, Otluk beli hükümdarını mağlup edip, Trabzon Rum
İmparatorluğunu ortadan kaldırmış hükümdardır. İki İmparatorluk,
dört krallık, iki prenslik yıkan, 21 yaşında iken İstanbul’un fatihi olmuş olan
bu büyük padişah kimdir?
Cevap : Fatih Sultan Mehmet Han

Soru 12: Mısır’da ilmini keşfeden Molla Yegan tarafından Osmanlı ülkesine getirtilip
padişahla tanıştırılmış, Padişah II. Murat ise onu oğlu Fatih’in yetiştirilmesi
için ona hoca olarak tayin etmiş ve bu sayede İstanbul’u fetheden komutan
yetiştirilmiştir. İcazetini büyük hadis alimi İbni Hacer-il Askalani’den almış
sonunda Osmanlının kadılık ve Şeyhülislamlığını yapmış bu alim kimdir?
Cevap : Molla Gürani

Soru 13: Fatih Sultan Mehmet’in “Zamanın Ebu Hanifesi” diye tarif ettiği, Osmanlı
medreselerinin müderrisi (Profesörü) ve ömrünün sonuna kadar Şeyhülislamlık
gibi ulvi görevi yürütmüş olan, büyük fıkıh kitaplarından “Gürer ve Dürer”
isimli kitapların sahibi bu alimimiz kimdir?
Cevap : Molla Hüsrev

Soru 14: Osmanlı İmparatorluğunun en ihtişamlı padişahlarından biri vardı ki,
halifelik gibi o yüce makamı Abbasilerden alıp Osman oğullarına geçtiğini
Halep şehrinde bir Cuma hutbesinde ilan etmişti. Bu padişah Fatih’in
torunudur. Kanuni Sultan Süleyman’ın da babasıdır. 24 Nisan 1512 de
ezeli rakibi olan Şah İsmail’i ortadan kaldırmış, sırtında çıkan bir çibandan
dolayı vefat eden, Çaldıran zaferinin kahramanı bu büyük padişah kimdir?
Cevap : Yavuz Sultan Selim Han

Soru 15: Osmanlının en yüksek döneminin padişahı, Bağdat ve ünlü Mohaç zaferinin
kahramanıdır. 25 yaşında padişah olmuş, zamanında Osmanlı İmparatorluğu
14 393 000 km kareye ulaşmış, iki saatlik bir savaşla Macar devletini yıkmış
bir padişah olduğu gibi saraya kadın elinin bulaşmasına göz yumması hatasının
sonucunda Yavuz kadar dirayetli şehzadenin katline zemin hazırlamıştır.
Zamanında Ebussuud Efendi gibi alimleri, Barbaros Hayrettin Paşa , Piri Reis
ve Turgut Reis gibi denizcilere sahip, Avrupalının “Muhteşem Süleyman”
lakabını verdikleri, Yavuz Sultan Selim’in de oğlu olan 46 yıl Osmanlıyı idare
eden bu padişah kimdir?
Cevap : Kanuni Sultan Süleyman

Soru 16: Yavuz ve Kanuni dönemlerinin ünlü bir Şeyhülislamı vardı ki, kendisine has
cevap verme üslubu ile tanınırdı. Yavuz Sultan Selim’in huzurunda konuşurken
“Allah zalimleri sevmez” diye söze başlardı. İlmini Molla Hüsrev’den almış bu
alimin kendine has cevap üslubu şöyle idi: Kendi odasından aşağı bir zembil
indirir halk istediği soruyu yazar ve zembilin içersine koyar oda yukarı alır ve
soruların cevaplarını yazar, zembile bırakır ve zembili tekrar aşağı indirirdi.
Halkta sorularının cevabını Şeyhülislamlarından böylece almış olurlardı. Bu
hareketinden dolayı aldığı lakabı ile anılan ve Osmanlı tarihine geçen bu
alimimizin adı nedir?
Cevap : Zembilli Ali Efendi

Soru 17: II. Beyazıt, Yavuz ve Kanuni devirlerinde yaşamış olan Afyonlu “Hattın
Güneşi” ünvanını kazanmış, Osmanlı devletinin en büyük hattını
(güzel yazısını) yazan hattattır. En büyük eseri Kanuni Sultan Süleyman
adına yazdığı büyük boy Kur’an’ı Kerim’dir. Kabri İstanbul Sütlüce’de
Caferebat tekkesinde olan Osmanlının bu büyük hattatı kimdir?
Cevap : Ahmet Karahisari

Soru 18: Mikrobu ilk keşfeden alimdir. İlmini Hacı Bayram Veli’den almış, Tıp,
Matematik, Astronomi, Biyoloji gibi ilimlerde asrın en ünlülerinden olup,
Osmanlı medresesinin müderrisi (prof.) olmuş, bitkilerden ilaç yapan bir
otorite idi. Mikrobu keşfetti diye okutulan Pastör’den 450 yıl önce yaşamış
ve tıpla ilgili eserlerinde Tifo, Kolera, Tifüs ve Çiçek gibi hastalıkları gözle
görülemeyecek kadar küçük olan canlıların (yani mikropların) taşıdığını
bildirmiştir. İslam tarihinde İstanbul’un manevi Fatihi olarak tanınan ve Eba
Eyyup El Ensari’nin mübarek kabirlerini bulan aynı zamanda Fatih Sultan
Mehmet’i yetiştiren İslam alimimiz kimdir?
Cevap : Akşemseddin Hazretleri

Soru 19: Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, Yavuz Sultan Selim’in babası olan ve kardeşi
Cem Sultan ile mücadele ederek tahta geçen Osmanlı padişahı kimdir?
Cevap : II. Beyazıt

Soru 20: Osmanlı İmparatorluğunun 30 yıllık Şeyhülislamı olmuş, ilmini babası ve
İbni Kemal’dan almış, zamanında 2. Ebu hanife ünvanını almış, Kanuni,
III. Selim, III. Murat, III. Mehmet zamanlarının Şeyhülislamı olmuştur.
Kanuni ona: “Halde haldaşım, sinde sindaşım, doğru yolda yoldaşım ve
ahiret gardaşım” dediği fetvaları ile ünlü Osmanlı Şeyhülislamı kimdir?
Cevap : Ebussuud Efendi

Soru 21: Sultan Abdülhamit tarafından Rus birliklerine karşı gönderilen ve Plevne
kalesini kahramanca koruyup adını tarihe “Plevne Kahramanı” diye yazdıran,
padişah tarafından da kendisine “Gazi” ünvanı verilen paşamız kimdir?
Cevap : Gazi Osman Paşa

Soru 22: İtalya’yı fethe memur edildiğinde Otronto’yu fethederek Osmanlıyı Avrupa’ya
tanıtmış, Kırım hanlığını alarak Kara denizi Osmanlı gölü haline getirmiş,
Ege ve Yunan adalarının da fatihi olan sarayda sadrazamlığa kadar yükselmiş
kendi adına İstanbul’da cami inşa edilmiş olan Osmanlı paşası kimdir?
Cevap : Gedik Ahmet Paşa

Soru 23: Uludağ eteklerinde çömlekçilik ederek geçimini temin eden, Bursa’nın
manevi mimarı, Yıldırım Beyazıt’ın bazı yanlış davranışlarından kurtulmasına
vesile olmuş bir evliyadır. Yıldırım Beyazıt’ın vefatından sonra Osmanlının
ikinci mimarı denen Çelebi Mehmet’in en büyük yardımcısı idi. Ömrü boyunca
babasının tavsiyesi ile yaşadı. Babasının tavsiyesi şöyle idi: “Peygamberi ana ve
babadan daha çok seveceksin. Soyunla övünmeyeceksin. Ağzından hiç yalan
çıkmayacak. Her gününü son günmüş gibi karşıla. İlim öğrenecek ve asla
üşenmeyeceksin. Ak sakallı da olsan kılıç çekmeyi bırakmayacaksın. Selam
vermeden hiç bir topluluğa girmeyeceksin. Nikahsız olduğun bir kadınla asla
oturmayacaksın. Hadisler sana tefsir olacak, Kur’an’ı Kerim en büyük yol
göstericindir. Hayat her yanı ile okuldur. Bir yerde hayır bulursan yerleş,
kötülükten kaç, unutma ki elinde en büyük silahın Hz. Allah (c.c.)’a edeceğin
duadır.” Bursa’da veba hastalığından vefat edip cenazesi Hacı Bayram-ı Veli,
Molla Fenari gibi şahsiyetlerin iştiraki ile Bursa’ya defnedilen bu büyük veli kimdir?
Cevap : Emir Sultan

Soru 24: 1489-1588 yılları arasında yaşamış 99 yıl ömrünün 50 yılını Osmanlının baş
mimarı olarak tamamlayan ünü dünyayı tutmuş, 1000 taneye ulaşan eserlerini
bir ömre nasıl sığdırdığı anlaşılamayan, 81 Cami, 400’den fazla Mescit,
55 Medrese, 26 Darul Kurra, 16 Kervan saray, 33 Saray, 14 İmaret,
32 Hamam, 12 Mahzen, 8 Köprü, yüzlerce türbe, küçük köprü, hastane vs..
yapan Osmanlının ve dünyanın en büyük mimarının kim olduğunu iki büyük
eseri ile birlikte söyleyiniz?
Cevap : Mimar Sinan, eserleri; Edirne Selimiye Camii, İstanbul Süleymaniye Camii

Soru 25: Osmanlı İmparatorluğunun ilerleyişi 1071 yılında Malazgirt’le başlayıp,
1683 Viyana kuşatması ile neticelenir. Kimdir Viyana kuşatmasının komutanı?
Cevap : Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Soru 26: Dünya denizcilik tarihinin en önde gelen isimlerinden olup, bu hususta
yazdığı ve Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği “Kitab-ı Bahriye” isimli
eseri dünya denizcilerinin sayılı kaynakları arasındadır. En önemli yanının
haritacılık olması çizdiği dünya haritasında Amerika kıtasının varlığını teyit
eder. O, dünya haritasını 1550’li yıllarda çizdiğinde, Amerika’yı keşfettiği
söylenen Kristof Kolomb henüz dünyaya gelmemişti. Amerika’dan başka
daha bir çok kıta ve adaların varlığından 15.yüzyılda söz eden Osmanlının
ünlü denizci kimdir?
Cevap : Piri Reis

Soru 27: Kanije kalesinin Osmanlı tarihindeki yeri büyüktür. Çünkü Kanije
kahramanı olarak anılan bir komutan vardı ki, bir avuç asker ile 100000
kişilik Hıristiyan ordusunu çeşitli manevralarla aldatarak Kanije’yi Hıristiyan
ordusuna mezar yapmıştı. Aldığı esirleri serbest bırakarak çok olduklarının
imajını düşmana vermiş, daha sonra büyük bir gürültü ile Osmanlının kalenin
fethine yardıma gelmiş gibi göstererek düşman ordusuna panik yaptırmış ve
savaşı kazanmıştır. Bu olayı duyan Osmanlı padişahı bu komutana mektup
göndererek şunları yazmıştı: “İmdi iki cihanda hakkım sana helal olsun.
Yüzün ak kılıcın keskin olsun. Sana vezirlik verdim helal olsun.” Titizliğinden
dolayı kendisine verilen lakabı ile anılan Osmanlının Veziri Azamlarından olan
Kanije kahramanı bu paşa kimdir?
Cevap : Tiryaki Hasan Paşa

Soru 28: Hıristiyan aleminin korkulu rüyası olan Osmanlı İmparatorluğunun ünlü bir
denizcisi vardı ki, haçlılar ondan bahsederken “Dragut” diye söz ederlerdi.
Haçlı donanması onu ilk kez Cebri adasında kıstırdığını zannederken o
donanmasını yağlı kalasların üzerinden kaydırarak haçlı ordusunun arkasına
geçmişti bile. Yine bir deniz seferinde Malta kuşatmasını yaparken şehit olan
bu ünlü denizcimiz ve reisimiz kimdir?
Cevap : Turgut Reis

Soru 29: Sultan Abdülmecit’in oğlu, Osmanlı İmparatorluğunun 34. Padişahı, Sırpları
ve Karadağı susturan hükümdar, Meşrutiyeti ilan eden, Ermeni komitecilerinin
arabasına bomba koyarak suikast düzenledikleri dünya siyasetindeki üstün
bilgisiyle 33 yıl Osmanlıyı idare eden ve Avrupa’nın, Yahudilerin, Ermenilerin
ve ülkedeki kuklaların kızıl Sultan dedikleri, Osmanlının son padişahlarından
olan cennet mekan padişahımız kimdir?
Cevap : Sultan Abdülhamit Han Hazretleri

Soru 30: I. Sultan Ahmet’in oğlu olup, II. Osman (Genç Osman)’ın küçük kardeşidir.
1612 de doğdu ve 1623 de yani 11 yaşında iken padişah oldu. Ama 9 yıl
adı padişah oldu fakat hiç yetkisi olmadı. 20 yaşında iken önce annesini sonra
etrafındaki dalkavukları bir bir bertaraf ederek tüm imparatorluğun yetkisini
aldı. Yeniçeri ocağını yeniden düzenledi. Tebdili kıyafet (kıyafet değiştirerek)
yaparak halkın arasına girdi ve halkın problemlerini bir vatandaş gibi öğrendi ve
çarelerini saraydan aradı. Onun bu şekilde davranışı batının Osmanlı batıyor diye
beklediği yıllarda Osmanlının yeniden ayağa kalkışı oldu. Hazineyi, orduyu, halkı ve
imparatorluğu düzene koyan ve sonunda Bağdat fatihi olan bu padişahımız kimdir?
Cevap : IV. Murat

Soru 31: Fatih’in babası üç defa padişah olmuş bir insandır. 1421 yılındaki ilk
padişahlığı 1444 yılında kendini yorgun hissettiği için tahtı oğlu Fatih’e
bırakmasıyla biter. Ama Varna savaşının evvelinde Fatih’in babasına:
“Eğer ben padişah isem emrediyorum gel ordunun başına geç, eğer sen
padişahsan gel devletini müdafaa et” demesi üzerine ikinci defa tahta oturur.
Varna savaşı kazanıldıktan sonra tekrar kıyıya çekilen padişah 1448 de yapılan
II. Kosova savaşında üçüncü kez tahta geçer ve vefatına kadar Osmanlıların
imar, düzen ve intizamı ile uğraşarak ülkeyi yöneten padişahımız kimdir?
Cevap : II. Murat

Soru 32: Osmanlı Şehzadeleri arasında en talihsiz olanı idi. Abisi ile olan iktidar
mücadelesi sonunda vatanı terk etti. O günden sonra ömrü tövbe ile geçti.
Papa tarafından yapılan hiç bir vaade boyun eğmedi ve taviz vermedi.
Allah (c.c.)’a şöyle yalvarırdı: “Ya Rabbi! Eğer İslam düşmanları beni
vatanıma karşı kullanacaksa al canımı ve o günlerimi gösterme.
” Hatta papağanına bile duayı öğretti. Ölümünden bir yıl sonra bile hala
papağanı “Allah’ım onu affet” diye mırıldanıyordu. Talihsiz Şehzade ismi ile
tarihe geçmiş, Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu kimdir?
Cevap : Cem Sultan

Soru 33: Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı hatalar olarak bilinen kadın elinin saray
işlerine karışmasıdır. Bu kadın ise Kanuni’nin ikinci hanımı asıl adı Roksalina
olan yahudi asıllı Rus ovalarında yaşayan Slav ırkındandır. Kendinden olma
oğlunu padişah yapma uğruna entrikalarla dedesi Yavuz kadar zeki olduğu
bilinen Şehzade Mustafa’yı katlettirmesi Osmanlıya açtığı zararın sadece bir
tanesidir. Kanuni için özel bir yere sahip, devlet işlerine karışan bu kadın kimdir?
Cevap : Hürrem Sultan

Soru 34: Kanuni’nin Hürrem Sultandan olma oğlu, Sokullu Mehmet paşanın
yardımıyla devleti idare eden, Tunus ve Yemen zamanında fethedilmesine
rağmen ordunun başında hiç savaşa iştirak etmemiş, adına Edirne’de Selimiye
Camii yapılan Osmanlı padişahı kimdir?
Cevap : Sultan II. Selim

Soru 35: Barbaros Hayrettin Paşanın abisi olan bir denizcimiz, reisimiz vardı ki, Ege
ve Akdeniz’de adını duyan Hıristiyan alemi titrerdi. Rodos Şövalyelerine esir
düştüğü halde tevekkül ve cesareti ile kurtulan, İspanyol ve Cenevizlileri
perişan edip Cezayir’i ele geçirerek Cezayir hükümetini kuran
Yavuz Sultan Selim, Şehzade Korkut gibi isimlerin desteğini alan şahadetin
en güzellerinden denizde şehit olan büyük reis kimdir?
Cevap : Oruç Reis

Soru 36: Minare ve bayrak direklerinin tepesindeki hilale ne denir?
Cevap : Alem

Soru 37: Bayrak, sancak taşıyan kimseye (bayraktar, sancaktara) Osmanlı da ne
ad verilir?
Cevap : Alemdar

Soru 38: Osmanlı tarihinin en muzdarip padişahı olmuştur. 1922 yılında Malta’ya
oradan da Hicaz’a geçmiş ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübarek ruhaniyeti
ile görüştü. Daha sonra Hicaz’dan San Marino şehrine geldi ve ömrünü
orada tamamladı. Cenazesi de yaşantısı gibi muzdarip oldu, tabutuna
müslümanların halifesi yazıldı. Vasiyeti Selahattin Eyyubi türbesine
gömülmekti yer olmayınca Sultan Selim Camii avlusuna defnedildi.
Bir müddet sonra cami avlusundaki mezarlarda kaldırılarak park yapıldı.
Mezarında bile rahat yüzü gösterilmemiş bir metrelik kabir dahi kendisine
çok görülmüş olan Osmanlının son padişahı kimdir?
Cevap : Sultan Vahdettin

Soru 39: Osmanlılarda keşif yapan, tahrif veya yağma maksadıyla düşman memleket
arazisine akın yapan kimseye ne denir?
Cevap : Akıncı

Soru 40: Osmanlı İmparatorluğu yıkılana kadar devlet idaresinin merkezi sayılan yere
ne ad verilir
Cevap : Babıali

Soru 41: Osmanlılarda eyaletlerin mülki ve askeri en yetkili kişisine (bugünkü valiye)
ne denir?
Cevap : Beylerbeyi

Soru 42: Devlet hazinesinin bulunduğu yer veya maliye dairesine Osmanlılarda ne ad
verilirdi?
Cevap : Beytülmal

Soru 44: Osmanlılarda meydana gelen dava ve uyuşmazlıkları şeriat esaslarına göre
çözen ve karar veren hakime ne ad verilir?
Cevap : Kadı

Soru 45: Bozulan ve ıslahı imkansız hale gelen yeniçeri ocağını kaldıran, yerine
Asakiri-i Mansurei Muhammediye adı altında yeni bir ordu kuran,
ilk modern tıp okulu olan Tıphane-i Amire’yi öğretime açan, Türkiye’de
yayınlanan ilk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayı’nin çıkarılmasına
öncülük eden, ilk nüfus sayımını yaptıran Osmanlı sultanı kimdir?
Cevap : II. Mahmut

Soru 46: Sultan Ahmet Camisinin mimarı kimdir?
Cevap : Sedefkar Mehmet Ağa

Soru 47: Osmanlı hükümdar sülalesinin erkek evlatlarına verilen isim nedir?
Cevap : Şehzade

Soru 48: Osmanlılarda ilmiye sınıfının başında bulunan en yetkili din adamı kimdir?
Cevap : Şeyhülislam

Soru 49: Osmanlı padişahlarının imzası, nişan ve alameti olarak kullanılan sembole
ne denir?
Cevap : Tuğra

Soru 50: Osmanlılarda padişahtan sonra gelen en yüksek mevkisinde görev yapan
yüksek rütbeli vezire ne ad verilir?
Cevap : Sadrazam

Soru 51: Osmanlıda yeniçeri ocağında görevli olan devlet askerleri kimdir?
Cevap : Kapıkulu

Soru 52: Osmanlı zamanında ilk defa Rumeli yakasına kim zamanında geçildi ve
kendi adına ilk defa para bastıran padişah kimdir?
Cevap : Orhan Gazi

Soru 53: Hadimül Haremeyn (iki haremin hizmetçisi) lakabı hangi padişaha aittir?
Cevap : Yavuz Sultan Selim Han

Soru 54: Hadimül Müslimin (müslümanların hizmetçisi) lakabı hangi padişaha aittir?
Cevap : Sultan Abdülhamit Han

Soru 55: Kendi kurduğu medreseden bir oda alabilmek için imtihana tabi tutulan
Osmanlı sultanı kimdir?
Cevap : Fatih Sultan Mehmet

Soru 56: İslam’ı Hindistan’ın içlerine kadar yayan, aralarında Biruni ve Firdevsi’nin
de bulunduğu bir çok bilim ve sanat adamını koruyuculuğu altına alarak
Gazne’yi Orta Asya’nın en parlak kültür merkezi haline getiren, İslam
dininin ateşli savunucusu Türk hükümdarı kimdir?
Cevap : Gazneli Mahmut

Soru 57: Malazgirt meydan muharebesinin kahramanıdır. Çağrı Beyin oğludur.
Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin ölümü ile hükümdar olmuştur. 1064 de Bizans
topraklarına girmiş ve fethetmiştir. Azarbeycan, Urfa, Malazgirt’i fethetmiş,
Hıristiyan ordusuyla baş etmiş, Romen Diyojeni esir etmiş ve Anadolu’yu
müslümanların yurdu haline getirmiştir. Yerine oğlu Melihşah’ı yetiştirmiş ve
Malazgirt zaferinden bir yıl sonra düşman komutanı tarafından hançerlenerek
öldürülmüştür. Malazgirt savaşında secdeye kapanıp: “Niyetim halistir
Allah’ım yardım et, sözlerimde yalan varsa kahret” demiş ve askerlerine
dönerek “Burada Allah (c.c.)’dan başka Sultan yoktur. Benimle birlikte
savaşmak yada savaşmamakta serbestsiniz” diyerek kefenini giyip
Malazgirt’e yürüyen kahraman kimdir?
Cevap : Alparslan

Soru 58: Selçuklu vezirlerinin ünvanı veya Selçuklu hükümdarı oğullarına harp ve
siyaseti öğretmek için tayin ettikleri ümeradan olan şahsa ne denir?
Cevap : Atabey

Soru 59: Türklerin ilk sultanı Süleyman Şahın oğludur. Çaka Beyin kızı ile evlendi.
İznik’e yerleşip sultan oldu. Bizanslılar Türkleri yok etmek katı ile Çaka
Bey ile arasını açınca öldürmek zorunda kaldı. Haçlı saldırıları karşısında
Anadolu içerlerine çekilip zaman aralıklı saldırılarla önce Amasya sonra
Ereğli civarında 300000 kişilik ayrı ayrı olmak üzere haçlıları perişan etti.
Haçlıların Kudüs hayalini boşa çıkardı. Selçuklular bu sultan sayesinde eski
güçlerine sahip oldular. 1107 yılında savaş esnasında Habur ırmağına atıyla
birlikte düşüp şehit olan bu ünlü Selçuklu sultanı kimdir?
Cevap : I. Kılıçarslan

Soru 60: Selçukluların adil sultanıdır. Alparslan’ın oğludur. Karahanlılar’ın elindeki
topraklarını geri aldı. Abbasi Halifesi ile akrabalık kurarak Selçuklu
İmparatorluğunu İslam ülkelerinin koruyucusu yaptı. Değerli Veziri Nizamül
Mülk sayesinde adaleti gerçekleştirdi ve lakabına “El Sultanül Adil” adalet
sahibi sultan denildi. Zamanında Ömer Hayyam, Kaşgarlı Mahmut, İmamı
Kuşeyri ve İmamı Gazali gibi alimler onun yardımını gördü. Saray işlerine
kadın sokmak gibi bir hata sebebi ile bir takım fitneler onun ve vezirinin
başını yemiştir. Selçukluların altın döneminin bu sultanı kimdir?
Cevap : Melik Şah

Soru 61: Selçuklu İmparatorluğunda isminden söz ettiren en büyük devlet adamıdır.
Sultan Alparslan’ın veziri oldu ve 29 yıl bu görevde kaldı. Kendi adıyla
anılan meşhur Nizamiye Medresesini kurdu. Melik Şahın da vezirliğini
yapan ve batıl mezhep mensupları tarafından şehit edilen bu ünlü Selçuklu
veziri kimdir?
Cevap : Nizamül Mülk

Soru 62: Tarihte ilk müslüman Türk devleti hangisidir ve nerede ne zamandır?
Cevap : Karahanlılar devleti, Miladi 840 yılında Türkistan’da

Soru 63: Abbasi Halifelerinin en kudretlisi ve büyüklerinden, 23 yıllık halifelik
dönemi Abbasilerin en parlak dönemi olmuştur. Babası 3.Abbasi halifesi
Mehdi Bin Ebu Cafer Mansur’dur. Kadısı İmamı Azam Hazretlerinin
talebesi İmamı Yusuf idi. Bizans’a karşı devamlı zaferler elde etti.
Zamanında Avrupa cehalet içinde yüzerken onun Frenk İmparatorluğuna
gönderdiği çalar saat hayretler verdi. Onun devri Abbasilerin toprak
bakımından en geniş oldukları devir oldu. Yerine oğlu Emin Bin Abbas
halife oldu. Abbasiler denince ilk akla gelen bu halifenin adı nedir?
Cevap : Harun Reşit

Soru 64: Abbasi devletini kim yıktı?
Cevap : Moğollar

Soru 65: Emevi halifelerinin en büyüklerindendir. Adaleti ve dindarlığı kendisine
ikinci Ömer dedirtmiştir. Zaten annesi Hz. Ömer’in torunudur. Emevilerin
8. Halifesi olup geçmiş tüm Emevi hatalarını devlet adına tekrarlanmamasına
çalıştı. Babasının varlığı sebebi ile çok zengin olan hanımına “Ey Fatıma!
İnsanların başında bulunduğum için açlıktan ölenleri, umutsuz hastaları, zulüm
görenleri, saygıya layık ihtiyarları düşünüyorum da kıyamette benden hesap
isteneceğinden korkuyorum. Sana soyundan ve kardeşlerinden kalmış olan
mücevherlerin hepsini devlet hazinesine vermeni rica etsem, kabul edermisin”
diyerek tüm mal varlığını hazineye aktardı. Ama yine de ölümünden sonra
nankör insanlar onun devamlı özel odacığında hazineden bir şeylerin
aktarıldığının dedikodusunu yaptılar. Bunlara dayanamayan hanımı odasını
insanlara açınca odacıkta, bir leğen, bir ibrik, bir tespih, bir seccade (post)
ve tabanı çakıl dolu bir manzara ile karşılaştılar. İlk dört halife yanında ismi
zikredilen (Raşit halifelerden), Emevilerin en üstün halifesi kimdir?
Cevap : Ömer Bin Abdülaziz

Soru 66: Eyyubi Devletinin kurucusudur. Yaptığı savaşlarda Mısır, Filistin, Suriye,
Hicaz ve Yemen’in tek hakimi oldu. Ölümü hiçe sayan bir komutan ve onunla
birlikte canlarını fedaya hazır askerleri ile birlikte, başında İngiliz komutan
Richart’ın bulunduğu haçlı ordusunu dize getirdi. Kudüs’ü kimselere vermedi.
Ömrü boyunca “Ben Allah yolunun hizmetçisiyim” derdi. Haçlıların Kudüs
hayalini kırması üzerine izin alarak ziyaret etmek zorunda kaldılar. Eyyubi
devletinin kurucusu bu insan kimdir?
Cevap : Selahaddin Eyyubi

Soru 67: İslam dünyasının yetiştirmiş olduğu en büyük komutanlar arasındadır.
Allah (c.c.)’ın adını denizlerin ötesine yaymak hevesi ona İspanya’nın fethini
nasip etmiştir. Emevi halifesi Abdülmelik ve I. Velit zamanında yaşadı.
7000 kişilik bir kuvvetle İspanya’nın fethine gönderildiğinde 711 yılında bu
onun adı verilen boğazı karşıya geçtiğinde askerlerin hedefi daima ileri olsun
diye geriye dönüş akıllarından çıkması için gemileri yaktırdı. İşte bu inançla
Endülüs Emevi devletinin temelleri atıldı. İspanya’yı fethinde gemileri yakarak
tanınan bu komutan kimdir?
Cevap : Tarık Bin Ziyad

Soru 68: Emevi devleti ne zaman kuruldu ve ne zaman yıkıldı?
Cevap : Hicri 41 yılında kuruldu. Ve 132 yılında yıkıldı.

Soru 69: 1995 yılı Ağustos ayında İngiliz ve Fransız kuvvetleri Çanakkale Boğazını
geçebilmek için karadan ve denizden şiddetli bir saldırı başlattılar. Boğazın
savunma komutanı bir Alman generaldir ve hazırlamış olduğu savunma planı
“bu bir savunma değil intihardır” diyen Osmanlı komutanı tarafından reddedilir.
Bunun üzerine bu planı uygulamayı kabul eden M. Kemal hareket komutanlığına
getirilir ve “size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyerek, yaklaşık
250000 şehit ve 400000 gaziye mal olan Çanakkale savaşını yönetir ve bu
başarısından dolayı Alman Demir Haç ödülü ile ödüllendirilir. Boğazın genel
savunma komutanı olan Alman general ve onun hazırladığı savunma planını
reddeden Osmanlı paşası kimdir?
Cevap : Liman Von Sanders - Fevzi Çakmak

Soru 70: I. Dünya savaşı Almanya’nın dolayısıyla Osmanlı’nın da yenilmesiyle
sonuçlanınca, Osmanlı İmparatorluğu; a-Boğazların denetiminin düşman
devletlere devredilmesi, b-Ordunun dağıtılması, c-Ulaştırma ve
haberleşmenin galip devletlere bırakılması ve Anadolu’nun işgaline zemin
hazırlayan bir anlaşmayı kabul etmek zorunda bırakılır. Bu anlaşmanın tarihi
ve adını söyleyiniz?
Cevap : 30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi

Soru 71: Mondros mütarekesinin akabinde başlayan işgal hareketlerine karşı, halkın
kendi toprağını savunmak ve zilletten kurtulmak maksadıyla tesis ettiği
kurumlar nelerdir?
Cevap : Müdefa-i Hukuk Cemiyetleri ve Kuvayı Milliye

Soru 72: İstanbul ve Anadolu işgal altında iken Osmanlıların genç subayları çeşitli
vesilelerle İstanbul’da bir araya gelerek yurdun kurtarılması hususunda
görüştüler. Kurtuluşun İstanbul’dan başlayacak bir hareketle mümkün
olacağı görüşünde olan M. Kemal, Kazım Kara Bekir tarafından
Anadolu’ya geçmesinin gerekliliği hususunda ikna edilir. Ancak Anadolu’ya
geçişinin belli bir yetki ve görevle olmasını ister. Bu arada 15 Mayıs 1918 de
İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilir. Durumun vahameti üzerine padişah
Vahdettin, M. Kemal’i 9. Ordu müfettişi olarak atar ve çok geniş bir bölgeyi
denetleme, buradaki vali ve komutanlara emir verme yetkisi verir. 16 Mayıs
1918 tarihinde Bandırma vapuru ile İngiliz gemilerinin denetiminde İstanbul’dan
Samsun’a hareket eder. Anadolu’da büyün hazırlıkları tamamlanmış olan ilk
büyük kongreye, delegelerin büyük çoğunluğunun karşı çıkmasına rağmen
Kazım Kara Bekir’in büyük gayretleriyle kabul edilir ve yurdun kurtuluşu
konusunda çok önemli kararların alındığı bu kongreye başkan seçilir.
Bu kongre hangi kongredir ve hangi tarihler arasında yapılmıştır.
Cevap : Erzurum kongresi, 23 Temmuz-7 Ağustos 1918

Soru 73: Erzurum kongresi kurtuluş hareketinin başlangıcı sayılabilecek bir
organizedir. Bu kongrede alınan çok önemli kararlar nelerdir?
Cevap : a-Ulusal sınırlarımız içindeki yurt topraklarımızın bir bütün olduğu,
b-Yurdun yabancı işgalcilere karşı savunulacağı,
c-İstanbul hükümetinin yetersizliği ve yeni bir hükümetin kurulması

Soru 74: 11 Eylül 1920 - 01 Ağustos 1922 tarihleri arasında görev yapan I. İstiklal
mahkemeleri kuruluş gayesinin dışında, o dönemde ülkenin çeşitli yerlerinde
oluşturan Hilafet orduları ile mücadele eder ve binlerce müslümanın katli ile
sonuçlanan idam kararları verir. Bu mahkemelerin asıl kuruluş gayeleri nelerdir?
Cevap : Vatana ihanet, asker kaçakları ve buna benzer vakıalara bakmaktır.

Soru 75: 1919 ile 1920 yılları arasında, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde halkın Hilafete
ve Şeriata bağlılığını temsil eden ve çok kanlı bir şekilde bastırılan ayaklanmalar
vuku bulur. Toplu intihar hariç katledilen insan sayısı 10000 kişi civarındadır.
Meydana geldiği bölge veya öncülük eden şahısların adıyla anılan bu
ayaklanmalar hangileridir?
Cevap : a- Şeyh Recep İsyanı (Sivas)
b- Şeyh Eşref İsyanı (Gümüşhane-Bayburt)
c- Bozkır İsyanı
d- Yozgat isyanı
e- Konya İsyanı

Soru 76: Son Osmanlı Mebusan Meclisinin, Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan
karaları benimsediğini, direniş ruhunun İstanbul’da bile ne denli güçlendiğini
anlayan galip devletler, 16 Mart 1920 de fiili olarak zaten işgal altında olan
İstanbul’u resmen işgal ederler. Bunun üzerine Osmanlı Mebusan üyeleri,
karakol cemiyeti aracılığı ile Anadolu’ya geçerler. Erzurum ve Sivas kongreleri
delegeleri son Osmanlı Mebusan meclisi üyelerinin katılımı ile I. Türkiye Büyük
Millet Meclisi kurulur. Bu meclis nerede ve ne zaman kurulmuştur?
Cevap : Ankara’da 23 Nisan 1920 de

Soru 77: 28 Nisan 1920 Azerbaycan için 70 sene sürecek kan, göz yaşı ve zulmün
başlangıç tarihidir. Daha da acısı Azerbaycan parlamentosunda yaptığı bir
konuşmasında “Rusların 10. ve 11.orduları gelecek, bizi (Türkiye’yi) işgalden
kurtaracak, aman karşı koymayın” diyen M. Kemal’in elçisine inanarak,
kendilerini işgale gelen Rus ordusunu çiçeklerle ve sevgi gösterileri ile
karşılamalarıdır. Azerbaycan’a giden ve bu elçi kimdir?
Cevap : Halil Paşa

Soru 78: Erzurum kongresinin devam ettiği sıralarda İstanbul hükümeti M. Kemal’in
yakalanıp İstanbul’a getirilmesi için emir verir. Buna rağmen M. Kemal Erzurum,
Sivas ve hatta Ankara’da ilk günlerinde koyu bir hilafet ve saltanat savunucusu
olarak görülür ve bu maksatlarla kongrelerde görevlendirilir. Ancak özel
sohbetlerde çok farklı şeyler söylemektedir. Erzurum kongresinin bittiği gün
Mazhar Müfit’in hatıra defterine yazdıkları, bazı şeyleri çok önceden
planladığının açık delili ve kendisine karşı, İslami kaygılarla açık bir muhalefetin
ortaya çıkmasının en büyük sebeplerinden biridir. M. Kemal o gün hatıra
defterine neler yazmıştır.
Cevap : a-Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacak, b-Padişah ve hanedan
hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacak, c-Kadınların örtüsü
kalkacaktır, d-Fes kalkacak ve medeni devletler gibi şapka giyilecektir.

Soru 79: Dünya savaşını başlatan olay nedir?
Cevap : Avusturya-Macaristan imparatorluğu veliahtı Ferdinand’ın katledilmesidir.

Soru 80: İstanbul kaç yılında fethedilmiştir?
Cevap : Miladi 1453 yılında

Soru 81: 1878 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Fahri olarak cami imamlığı yapardı.
31 Ekim 1919 günü müslüman hanımların başörtüsüne Ermeni ve Fransız
askerleri saldırınca; “Müslüman kadının başörtüsüne uzanan eller kırılmalı
dedi ve silahını ateşledi”. Bu şahıs kim?
Cevap : Sütçü İmam

Soru 82: Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasından “Dini İslam’dır” ibaresi ne zaman
kaldırılmıştır?
Cevap : 1924 tarihinde

Soru 83: “İmtisali (Cahidu Fillah) oluptur niyetim. Dini İslam’ın Mücerret gayretidir
gayretim.” Bu beyitler hangi Osmanlı padişahına aittir?
Cevap : Fatih Sultan Mehmet

Soru 84: Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde 174 yerde teşkilatlanarak İslami
esaslara göre yönetilen İmparatorluğu ve Hilafet makamını yıkan,
Jön Türkler diye bilinen parti hangisidir?
Cevap : İttihat ve Terakki partisidir.

Soru 85: Fatih Sultan Mehmet’in elinin kesilmesi kararını veren kadının ismi nedir?
Cevap : Sarı Hızır Efendi

Soru 86: Tekkeler İslam kültürü tarihinde tasavvuf düşüncesinin, anlayışının ve
terbiyesinin işlendiği ve yaşandığı yerlerdir. Türbeler İslam büyüklerinin
kabirlerinin üzerine yapılan binalardır. Osmanlı tarihi boyunca buralar
hürmeten ziyaret edilmiş, korunmuş ve sahiplenilmiştir. Halkın kederleri
buralarda dindirilmiş, sıkıntıları giderilmiştir. Bu yerler Cumhuriyet tarihinde
30.11.1925 tarihinde çıkartılan bir kanunla kapatıldı. Bundan Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’in ashabından İstanbul’da medfun olan ensardan Eyyup
Sultan Hazretlerinin türbesi de nasibini almış ve müslümanların ziyaretine
kapatılmıştır. Eyyup Sultan Hazretlerinin türbesi hangi tarihte tekrar ziyarete
açılmıştır?
Cevap : 1 Ekim 1950

Soru 87: 1362 yılında kurulmuş, 465 sene devam etmiştir. Bazı tarihçilerin kanaatına
göre tarih boyunca zannedildiği gibi başarılı olmuş bir teşkilat değildir.
Padişahın etrafında bir muhafız ve ihtiyat kuvveti olmaktan başka işe
yaramamış, buna mukabil devletin başına her devirde dert açmıştır.
Bu kuruluşun erkan ve ulema meclisinde karar alıp, o gün neşredilen ferman
Sultan Ahmet meydanında halka okunmuş ve böylece 1826 yılında tarihe
karışmıştır. Bu teşkilata Osmanlılar ne ad veriyorlardı?
Cevap : Yeniçeri ocağı

Soru 88: Hilafet makamını Osmanlılara getiren II. Beyazıt’ın oğlu kimdir?
Cevap : Yavuz Sultan Selim

Soru 89: Turancılık (ırkçılık) hülyası uğruna Osmanlıyı I. Dünya savaşına sokup,
İslam aleminin dağılıp sömürgeler haline gelmesine sebep olan Akif’in deyimiyle
3 beyinsiz vardı. Bunlardan birincisi Enver Paşa, ikincisi Talat Paşadır.
Üçüncüsü kimdir?
Cevap : Cemal Paşa

Soru 90: 1492 yılı Amerika kıtaları için iki yönden önemlidir. Birincisi, emperyalist
batı ülkeleri bu kıtayı işgal ederek oraya yerleşmişler ve zenginliklerini Avrupa’ya
taşımışlardır. İkincisi ise, yerli halkın sömürülmesinin yanında katliamlara uğramış
ve köleleştirilmişlerdir. Bugün bu kıtada yerliler ancak kamplarda yaşamaktadırlar.
1492 yılı Yahudiler ve Müslümanlar için de önemlidir. Aynı yıl Yahudiler Osmanlının
korumasına girerek İspanya’nın zulmünden kurtulmuşlardır. Ancak İspanya
müslümanları imdat istemelerine rağmen Osmanlıdan bir yardım görememiş ve küfrün
keskin kılıçlarına teslim olmuşlardır. Bu tarihte Osmanlıyı yöneten padişah kimdir?
Cevap : II. Beyazıt

Soru 91: Anadolu Selçuklularının en büyük hükümdarlarındandır. Gıyaseddin
Keyhüsrev’in oğludur. Babasının hükümdarlığı döneminde Danişment ve
Tokat’a melik tayin edilmiştir. Abisi İzzettin Keykavus’un ölümü ile Selçuklu
tahtına oturmuştur. Konya, Sivas ve Kayseri’nin etrafını Moğol eşkıyalarına
karşılık surlarla çevirmiştir. Bizansın Alaiye kalesini ele geçirip, tersane kurup
gemiler yaparak Karadeniz’i aşıp Kırım’da mücadeleler verdi. 1226 da
Malatya’yı fethetti. 1230 da Celalettin Harzemşah’a karşı bir zafer elde etti.
Kendisine döneminde “Sultanül Azam” (büyük sultan) denilmiştir.

SANATIN ÖNEMİ

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta Cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz. Fakat SANATKÂR olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim. (1923)

M.KEMAL ATATÜRK

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL YAŞAMIN DEĞİŞİMİNDE KÜLTÜR VE SANATIN ÖNEMİ

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

25/2/2007 ·

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL YAŞAMIN DEĞİŞİMİNDE KÜLTÜR VE SANATIN ÖNEMİ

Mehmet Ali YAZICI

Yerleşik düzene ve yaşam alışkanlıklarına razı olmayan insanlarız.Belli arayışlar bizleri bir araya getirmiş durumda.Bir şeyler arıyoruz.Toplumsal yabacılaşmadan ve sosyal yalnızlıklardan kurtulmak istiyoruz.Bizler açısından temel amaç,”yeni insan”,”yeni zihinsel şekillenme” olabilir.Şimdiye kadar yaşanan deneyimler göstermiştir ki,üst yapıda ki radikal değişim ve dönüşümler kendi “insan tipi”ni yaratmayı başaramıyor.Bunları kaba bir bakışla sadece politik ve ekonomik bir düzenleme olarak görmüyorsak; insanın insanlaşması, özgürleşmesi, düşünsel ve duygusal davranışta nitelik olarak gelişmişliğe de ulaşma olarak görüyorsak, yaptığımız her şey de(sanal ortamlarda dahi) insan içinse; bir araya gelmede, ilişkilerde,paylaşımlarda, bir bütün olarak bu inceliği,derinliği ve farklılığı yakalamak zorundayız.
Değişimi ve dönüşümü hedefleyen bir kültürlenmenin şekillendirdiği insan tipi,”yeni insan”ı temsil edecektir.Yani,yaşamı bir bütün olarak kavrayan; bu bütün içerisinde “farklı duruşu”nu her alanda sergileyen,ortalamanın çok üzerinde,topluma örnek olmayan çalışan insan.Bu duruşun,öznel olarak ilk şartı,samimiyet ve kendimizle barışık yaşayabilmektir.İnsana dair bütün güzellikleri bünyesinde taşıyan “yeni insan”,kendi kültürünü ve yaşam anlayışını da yaratacaktır.
Kendimize ve topluma karşı yabancılaşmanın aşıldığı,sömürüsüz, baskısız, insanın insanca ve özgürce yaşadığı, sevgi üzerine kurulu bir toplumun değerlerini, kendi yaşamımızda, ilişki ve işleyişimizde yaratıp, içselleştirip bir bütün olarak hayata geçirmek sanıldığı gibi zor değildir.Yeter ki bir yerlerden başlamasını bilelim.Eski anlayışlarımıza ve yaşam alışkanlıklarımıza karşı köklü bir tavır alabilelim.
İnsanlaşma değerlerini bir kültür haline getirmek; yaşam mücadelesi içerisinde,belli bir yaşam tarzıyla, belli ilişkiler sürecinde, doğal hal aldırmak ve bunu belli alanlarda ete-kemiğe büründürmek mümkündür.
Her şeyden önce yeni bir kültür yaratmanın, sadece eski,geçmiş kültürü ortadan kaldırmak olmadığını belirtmek gerekiyor. İnsanın belli alışkanlıklarda kurtulması zordur.Eski ile yeninin çatışması belli bir dönem sürecektir.Bu süreçte bizleri güçlendirecek ve “yeni”nin doğmasını sağlayacak olan,bilinç alanımızda ki yaşanacak değişim,dönüşüm,gelişim ve birikimdir.Sırtında tek bir tüyü olmadığı halde,hayat karşısında kartal kesilen insanlardan olmamalıyız.
Vedat Türkali,Bir Gün Tek Başına adlı romanında,yaşlı bir karakterin ağzından şunu söylüyor:”İnsan beyni değirmen taşı gibidir.Eğer arasına bir şeyler koymazsan,kendi kendini öğütür.”Bugün çevremizde çokça “öğütülmüş beyin” görmek mümkündür.Amacımız,en azından kendi içimizde bu çubuğu tersine bükebilmektir..Doğru olanı,yeni olanı aramalıyız ve bilincimizi bunlarla donatmalıyız. Ayrıca geçmişte de yaratılmış insanlık değerlerini özümsemek ve bugüne izdüşürebilemek,”yeni insan”a doğru evrilmenin olmazsa olmaz koşuludur.İşin önemli bir yönü bu iken,diğer yönü ise, bugün için ilişkide olduğumuz ve paylaşımlar yaşadığımzı insanlarda yeni zihinsel değerler yaratmak,onlara benimsetmek zorunluluğudur.Bu da ancak,yaratılan, benimsenen ve biriktirilen yeni zihinsel değerleri insanlarımızla doğrudan ve çok yönlü olarak paylaşmakla mümkün olur.Bencillik ve rekabet,sözünü ettiğimiz yaşam biçiminin başta gelen düşmanıdır.Öyleyse,içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin bize bulaştırdığı bu olumsuz ve insan doğasına aykırı değerleri yaşamlarımızdan kovarak işe başlamalıyız. Bulunduğumuz her alanda yaratıcı faaliyetlerde bulunabilmeliyiz.Tek tek çabalar bile,insanlık havuzuna taşınan kova kova su olacatır. Daha doğrusu,insanlarımız, yaratılan bu değerlerle tek yanlılıklardan, darlıklardan, sistemin oluşturduğu duygu-düşünce ve güdülerden kurtularak varolan durumu sürekli aşmak isteyecek ve elindekilerle yetinmeyecektir.Bu durum,beraberinde sürekli yenilenmeyi ve gelişmeyi de getirecektir.Daha yüksek bir kültür düzeyine erişerek, gelişmede sınır tanımayacak ve bir bütün olarak amaçlarına ulaşma isteği sürekli uğraş halini alacaktır.
Gerçeğin imgelerle kurgulanmasıdır sanat,edebiyat… İnsanın içindeki güzelliklerin ifadesi, yaşama duyulan isteğin, sömürüsüz, baskısız, kardeşçe bir yaşam isteminin dile getirilmesidir.Bütün sanatların bana göre tek bir amacı vardır; insanın tüm duygularını insani yapmak…İnsanı,insanlaştırmak…İnsanı,gayri insanlıktan kurtarmak ve özgürleştirmek…İnsanın kaybolan iç güzelliklerini ve zenginliğini tekrar var etmek ve geliştirmek.Kısacası,insanın,çeşitli amaçlarla kaybedilmek istenen insanlığı tekrar insanla buluşturmak.
“İnsanlaşma ve özgürleşme mücadelesi; yaşamda mükemmel bir inceliği de gerektiriyor. Bu nedenle, yarını yaratmada tarihi yazmada verilen mücadelenin sürecin öznesi olan her insan, bu inceliği kazanmak için bir sanatçı ruha sahip olmalıdır.”

17/10/2006 - Sanat Eğitiminin Birey ve Toplum için önemi

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Makale: H. Yücel Gel

 1. Sanat Eğitiminin Birey ve Toplum için önemi Çağlar boyunca insan, güzel sanatların tümünü, kendini ve ait olduğu toplumu geliştirme, zenginleştirme ve güçlendirme yolunda vazgeçilmez bir unsur olarak görmüş, kendi kültür birikimini yarınlara aktarma konusunda bilinçli ya da bilinçsiz olarak bundan yararlanmıştır. Sanat eğitimi ile ilgili literatür tarandığında dış kaynaklı yayınlarda ilk dikkati çeken şey, ülkelerin eğitim politikalarında yaratıcılık eğitimine verilen önem ve bunun sonucu olarak sanat eğitimi konusundaki yayınların çeşitliliğidir. Bu yayınlara dayalı olarak ABD ve Avrupa ülkelerinde sanat eğitimi derslerinin müfredatları incelendiğinde; özellikle ilk ve orta öğretim kurumlarının programlarında “Art, Kunst” vb. derslerin haftalık ders saatlerinin fazla olduğu, ders kapsamlarının farklılığı, içeriklerinin bireyi yarınlara hazırlamada etkili olduğu, ayrıca öğrencilerin gelecekte iyi birer sanat tüketicisi olmalarının hedeflendiği dikkati çeker.
Batı ülkelerindeki program geliştirme çalışmalarında ise; yaş grubu özelliklerinden yola çıkılarak eğitim süreçlerinin incelendiği, eski yöntemlerle birlikte değişen dünya koşulları içerisinde bireyin ihtiyaçları dikkate alınarak durumun bilimsel verilerin ışığında değerlendirildiği ve planlandığı, örneğin “Bilgisayarla Resim ve Tasarım” anlayışının kapsam içine alındığı gözlenmektedir. Batı, sanat eğitiminin birey üzerindeki etkisini çok iyi kavranmış konuya ilişkin devamlı bir arayış içerisindedir. Bireyin gelişiminde sanat eğitiminin önemini daha iyi ortaya koymak üzere konunun detaylandırılması bizde de kurum ve kişileri harekete geçirerek belki sanat eğitimini müfredat içerisinde hakettiği yere koydurabilir. Bu nedenle neden sanat eğitimi gereklidir sorusuna yanıtlar bulmaya çalışalım. l.l. Sanat Eğitiminin Gerekliliği Birey sanat eğitimi etkinlikleri yolu ile;
- Bir taraftan bakıma eylemi içerisinde görmeyi öğrenirken, diğer taraftan dokunduğu biçimlendirdiği değişik malzemeleri tanıma fırsatı bulunur. Uygulanan motivasyonlar uyarıcı rolü üstlenir.
- Her türlü yetenek ve gereksinimlerini ortaya çıkarma şansına sahip olur. Bu yolla kendi yetilerinin farkına varır, böylece ileride meslek seçiminde sağlıklı tercihlerde bulunur.
- Duygularını, görüşlerini malzemeye aktırırken yeni deneyimlere girer. Bu yaşantı zenginliği nesneler arası ilişkileri kurmada ona kolaylıklar sağlar, böylece senteze ulaşmayı başarabilir ve yeni anlatım yolları arayışına girer.
- Doğaya ve çevresinde gelişen ve değişen olaylara farklı bir gözle bakmayı davranışa dönüştürür.
- Kişiliğini geliştirme fırsatını bulur. Duyan, düşünen, yaratan, kendisi ve çevresi ile diyaloga giren bir yapı oluşturur.
- Soyut kavramları algılaması kolaylaşır.
- Karşılaştığı problemleri daha rahat çözümler.
- Zihinsel yetileriyle birlikte duygu yanını da geliştirir.
- Sanatçı, sanat eseri ve kendisi arasında bağ kurmayı başarır. 
- İçinde bulunduğu çevreyi algılayarak bu çevreyi daha iyi ve daha güzele doğru geliştirme isteği duyar.
- Grupla çalışma ve birlikte iş bitirme alışkanlığı edinir. Grubun başarısı için sorumluluk üstlenir.
- “Ben” için çalışma isteğini “biz”e dönüştürür.
- Araştırma, bulma, sınama ve yeniden kurma gibi yaratıcı süreçte yer alan yetilerini geliştirir.
- Özgüven duygusunun gelişmesine olanak bulur. Görülüyor ki, sanat eğitimi, birey için içinde yaşadığı dünyayı kavramada, karşılaştığı problemleri çözmede, gördüğü, hissettiği şeylere karşı reaksiyon göstermede son derece önemli bir rol üstlenir ve sanat eğitimi bir bütünlük içerisinde düşünüldüğünde birey ve toplum için can damarı durumundadır. Çünkü genel eğitimin hem bilişsel, hem duyuşsal hem de psiko-motor alandaki hedeflerine hizmet verir. Böylece bireyin estetik, fiziksel, zeka, toplumsal gelişimlerine katkıda bulunur ve yaşamın bütünselliği içerisinde sanat yoluyla eğitimini sağlar. Bu yolla, eğitimde, iletişimde, estetik beğenide bütünlük sağlanmış olur. Sanat eğitimi, bireylerde var olan yaratıcı gücü geliştirme konusunda en etkin disiplindir. Eskiden olağanüstü bir güç olarak kabul edilen “yaratıcılık”, sadece yetenekli insanlara özgü olarak değerlendirildi. Günümüz Türkiye’sinde de ne yazık ki hâlâ bu düşünceler hâkim olup resim-iş dersi diye anılan sanat eğitimi dersleri “seçmeli ders” statüsüne düşürülerek, eğitimin kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu olumsuzluğun sonuçları ilerideki yıllarda daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

Ebru Sanatı Nedir?

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırdedilebilecek şekilde duran renk ve şekillere “EBRU” denir. Sanat olarak EBRU, su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahele edilmesiyle meydana gelen figürlerin kağıda aktarılarak sergilenmesidir. Ebru sanatının diğer bir özelliği de geleneksel Türk el sanatlarından olmasıdır.
Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler tarafından sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti. Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman gerek yetiştirdiği öğrencilerle gerek bu sanata kazandırdığı anlayışla manevi hazinelerimizden birinin payidar kalmasında büyük rol oynamıştır.

Ebru yapımına başlamadan önce tekne kitreli su ile doldurulur.

Ebru teknesi basitçe alüminyum bir baklava tepsisi gibidir. Kitre bir bitkinin özü olup baharatçılarda (attarlarda) satılır. Sinme bir avuç veya tepeleme iki çoba kaşığı kitre iki litre kadar su içinde 2, 3 veya 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Şişen kitre su içinde el ile yoğurularak suya karışması sağlanır. Kitreli su boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır. Hazırlanan sıvı ince bir tülbent ile süzülerek temizlenir. Son haliyle tekneye yavaşça (köpürtmeden) boşaltılır.

Ebru yapımında toprak boya kullanılır.

Değişik renklerde toprak boyalar ayrı ayrı iki cam yüzey (veya seramik, krom) arasında iyice ezilir. Ezilme esnasında hafif su katılır. Ezilme sonrasında meydana gelen çamur benzeri boyaya sığır ödü katılarak 15 gün veya bir ay kadar bekletilir.Boyanın öd asidiyle pişmesi sağlanır. Beklemeden sonra mamül sulandırılarak kullanılır. Boya açılmıyorsa öd katılır. Rengi açmak için su kullanılır.

Bir ebru bir defa yapılabilir.

Hazırlanan boyalar fırça veya metal çubuk yardımıyla daha önce hazırlanmış olan kitreli suyun üst yüzeyine damlatılır.Boyaların açılmasını ve şekillerin yuvarlaklığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak fikir sahibi oluruz. Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkansızdır.

Kağıt tekneye serilir, iş tamamlanır.

Kağıt düzgünce tekne üzerine bırakılır, görüntünün kağıda işlemesi sağlanır. Kağıt temiz bir ortamda kurumaya bırakılır.

Ebru sanatını öğrenmek…

Piyasada ebru sanatı hakkında birkaç kitap var. Herhangi birini tercih edebilirsiniz. Zira biri diğerine üstün değil.
Pek nadir de olsa gazete ve dergilerde ebru ile ilgili yazılar çıkabiliyor. Bunları takip edin.

Bu sayfada ebru sanatını anlatmaya kalksak 30 sayfa yazı yazsam yine de anlatmak olanaksızdır.. Ebru sanatını öğrenmek usta-çırak ilişkisi ile mümkündür. En iyisi bir ustadan öğrenmektir. İşin püf noktaları kavrandıktan sonra kişi kendi yetenekleriyle eser meydana getirecektir. Öğretenden daha önemlisi kişinin yeteneği ve çalışmasıdır.

Kültür Turizmi Müzeler ve Örenyerleri

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Anadolu Medeniyetleri Müzesi : Müze, Ankara Kalesi’nin güneydoğu kısmında, Atpazarı olarak bilinen semtte bulunan iki Osmanlı yapısından meydana gelmektedir. İki yapıdan birisi olan Mahmut Paşa Bedesteni’nin, Fatih dönemi baş vezirlerinden tarafından 1464-1471 tarihleri arasında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Yapının planı klasik tiptedir. Ortada 10 kubbe ile örtülü dikdörtgen planlı kapalı mekân, karşılıklı yerleştirilen üstü beşik tonozlarla örtülü 102 dükkândan meydana gelen bir arasta ile çevrilmektedir. İkinci yapı olan Kurşunlu Han, tahrir defterlerine ve sicil kayıtlarına dayanan son araştırmalara göre Fatih dönemi baş vezirlerinden Mehmet Paşa’nın Üsküdar’daki imaretine vakıf olarak yaptırılmıştır. Kitabesi yoktur. 1946 yılındaki onarımda II. Murat`a ait sikkeler ele geçirilmiştir. Bu buluntular, hanın 15. asrın ilk yarısında var olduğunu kanıtlar niteliktedir. Han, Osmanlı devri hanlarının tipik plan karakterinde olup ortada avlu ve revak sırası ile, bunları çeviren iki katlı odalardan oluşur. Zemin katta 28, birinci kata 30 oda yer alır. Hanın kuzey cephesinde 11, doğu cephesinde 9 ve giriş eyvanı içerisinde karşılıklı yerleştirilen 4 dükkân yer alır. İki yapı da 1881 yılındaki yangından sonra terk edilmiştir. Atatürk’ün telkinleriyle merkezde bir “Eti Müzesi” kurulması isteği üzerine Kültür Müdürü Hamit Zübeyir Koşay tarafından Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a yapılan öneri sonunda, Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından satın alınarak 1938 yılından 1968 yılına kadar süren onarımlar sonunda Ankara Arkeoloji Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, Anadolu’nun arkeolojik eserleri Paleolitik Çağ’dan başlayarak, Osmanlı dönemine kadar kronolojik bir sırayla sergilenmektedir. Bedestenin yan salonlarında kronolojik düzen içinde, Paleolitik, Neolitik, Eski Tunç, Assur Ticaret Kolonileri, Hitit, Phyrigia, Urartu dönemlerine ait, Karain, Çatalhöyük, Hacılar, Can Hasan, Beyce Sultan, Alacahöyük, Karaz, Mahmutlar, Eskiyapar, Elmalı, Kültepe, Acemhöyük, Boğazköy, Gordion, Pazarlı, Altıntepe, Adilcevaz, Patnoz kazılarından gelme çeşitli koleksiyonlar ve Yunan, Roma, Bizans dönemlerine ait örnekler; bedestenin orta salonunda, Hitit İmparatorluk (Alacahöyük) ve Geç Hitit (Malatya, Karkamış, Sakçagözü) kentlerinin giriş kapılarına ait taş kabartmalar kazıda bulundukları biçimde sergilenmektedir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, 19 Nisan 1997 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde 68 müze arasında birinci seçilerek “Yılın Müzesi” unvanını elde etmiştir.

Etnografya Müzesi : Etnografya, Ankara’nın Namazgâh adıyla anılan semtinde, Müslüman mezarlığı olan tepede kurulmuştur. Müze 18.7.1930 yılında halka açılmış ve 1938 yılının Kasım ayında iç avlusu geçici kabir olarak ayrılmış, Atatürk’ün naaşı, 1953 yılında Anıtkabir’e nakline değin, burada kalmıştır. Bu kısım halen Atatürk’ün anısına hürmeten sembolik bir kabir şeklinde korunmaktadır. Binanın mimarı cumhuriyet döneminin ilk mimarlarından olan Arif Hikmet Koyunoğlu’dur. Bina dikdörtgen planlı olup, tek kubbelidir. Yapının duvarları küfeki taşıyla kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermerden ve oyma süslüdür. Dört sütunlu, üçlü bir giriş sistemi vardır. Kapıdan girilince kubbealtı holüne ve buradan da iç avlu denilen sütunlu kısma geçilir. Müzenin önünde duran bronz Atatürk heykeli 1927 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca İtalyan heykeltıraş P. Cononica’ya yaptırılmıştır. Müzede maden eserler, dokuma giysi, silah ve ağaç işçiliği sergilenmektedir. Geleneksel Türk sanatının nadide örnekleri arasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinden derlenmiş halk giysileri, süs eşyaları, ayakkabı, takunya, Sivas yöresi kadın ve erkek çorapları, keseler, oyalar, çevreler, uçkurlar, peşkirler, bohçalar, yatak örtüleri, gelin kıyafetleri, damat tıraş takımları yer almaktadır. Uşak, Gördes, Bergama, Kula, Milas, Ladik, Karaman, Niğde, Kırşehir yörelerine ait dokumalar da bulunmaktadır. Ayrıca müzede Anadolu etnografya ve folkloru, sanat tarihi ile ilgili eserleri içeren bir ihtisas kütüphanesi de bulunmaktadır. <Detaylı bilgi>

Cumhuriyet Müzesi (II. TBMM Binası) : Ankara Ulus Meydanı’nda bulunan müze Cumhuriyet Halk Fırkası binası olarak tasarlanmış ancak, I. Büyük Millet Meclisi binasının yetersiz olması ve gelişen cumhuriyet Türkiye’si meclisinin ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle binada değişiklik yapılarak II. Türkiye Millet Meclisi olarak kullanılmış, 30 Ekim 1981 yılında da Cumhuriyet Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Bina 1923 yılında Mimar Vedat Tek tarafından tasarlanmıştır. Bodrum üzerine iki katlı olan bu yapının iç bölümleri, iki kat boyunca yükselen ortadaki meclis salonunun üç kenarına dizilmiştir. Girişten sonra enine uzanan iki ucunda merdivenlerin yer aldığı geniş geçit, Selçuklu ve Osmanlı bezeme motiflerinin yer aldığı bir tavanla örtülmüştür. Benzer bir biçimde ele alınmış yerlerden birisi de büyük salondur. Yer yer localarla değerlendirilen bu salonun özellikle yıldız motiflerini içeren ahşap tavanı sonradan düzenlenen taç kapı ve bazı noktalar dışında kemerler, saçaklar, yer yer çinilerin yer aldığı bölümler ile bu dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. Özgün eşyaları ile meclis toplantı salonu, Atatürk ilke ve inkılaplarının anlatıldığı odalar ilk üç cumhurbaşkanı Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar dönemlerini yansıtan belgeler, fotoğraflar ile bazı şahsi eşyalar sergilenmektedir. Toplantı salonunda ise Mustafa Kemal Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927 tarihinde okuduğu Büyük Nutuk’tan bir bölüm, balmumu heykellerle meclis oturumu canlandırılmıştır.

Kurtuluş Savaşı Müzesi (I. TBMM Binası) : Ankara Ulus Meydanı’nda bulunan I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası 23 Nisan 1920 ile 15 Ekim 1924 tarihleri arasında I. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak kullanılmış, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Merkezi ve Hukuk Mektebi olarak işlevini sürdürmüştür. 1952 yılında Maarif Vekaleti’ne devredilmiş, 23 Nisan 1961’de “Türkiye Büyük Millet Meclis Müzesi” adıyla halkın ziyaretine açılmış, Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı kutlamaları çerçevesinde restorasyon ve teşhir tanzim çalışmaları yapılarak 23 Nisan 1981’de Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak yeniden açılmıştır. Binanın planı Salim Bey tarafından yapılmış, inşasına askeri mimar Hasip Bey nezaret etmiştir. Türk mimari stilinde olan iki katlı binanın duvarlarında Ankara taşı (andezit) kullanılmıştır. Meclisin, 23 Nisan 1920’de çalışmalarına bu binada başlaması kararlaştırıldığında henüz bitirilmemiş olan bina halkın katkısıyla tamamlanmıştır. Bina; koridor, Riyaset Divanı, Bakanlar Kurulu Odası, Encümen Odası (Komisyon Odası), Dinlenme Odası, Şer’iye Encümeni Odası, İdare odaları, Meclis Toplantı Salonu, Mescit, Reis Odası (Meclis Başkanı Odası), fotoğrafhane, eser depoları ve sergi salonu olarak kullanılan alt katın yer aldığı bölümlerden oluşmaktadır.

Anıtkabir: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahat yeri olarak Rasattepe’de (Anıttepe) seçilmiş ve 1 Mart 1941 tarihinde Anıtkabir’in yapımı için Serbest Proje Yarışması düzenlenmiş, yarışma için hükümet tarafından uluslararası alanda tanınmış yerli ve yabancı sanatçılarca ve Bayındırlık Bakanlığı’nca belirlenen yüksek mimarlardan oluşan tarafsız bir jüri oluşturulmuştur. Yarışmaya Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 47 adet proje katılmıştır. 18 Kasım 1943 tarihinde Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arden’in projelerinin uygulanmasına karar verilmiştir. 9 Ekim 1944 tarihinde törenle temeli atılan Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir süre içinde dört aşamalı olarak yapılmıştır. Anıtkabir, Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arasında II. Ulusal Mimarlık dönemi olarak adlandırılan dönemin özelliklerini taşımaktadır. Yaklaşık 750.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır

Barış Parkı: Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ve yabancı ülkelerden getirilen fidanlarla oluşturulmuştur. Bugün parkta 104 ayrı türden yaklaşık 48.500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır.

Anıt Bloku: Üç bölümden oluşmaktadır;

Aslanlı Yol
Tören Meydanı
Mozole

Tandoğan Kapısı’ndan girildiğinde, Barış Parkı içinden uzanan yoldan Aslanlı Yol başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında karşılıklı olarak İstiklal ve Hürriyet kuleleri yer alır.

Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetrik yerleştirilmiş on adet kule vardır. Bunlar İstiklal Kulesi, Hürriyet Kulesi, Mehmetçik Kulesi, Zafer Kulesi, Barış Kulesi, 23 Nisan Kulesi, Misak-ı Milli Kulesi, İnkılap Kulesi, Cumhuriyet Kulesi, Müdafaa-i Hukuk Kulesi’dir. Zafer ve Barış kuleleri arasında II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün mezarı bulunmaktadır.

Anıtkabir Atatürk Müzesi : Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılap kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. 21 Haziran 1960’ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk’ün kullandığı eşyalar, kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk’ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, ve Sabiha Gökçen’in müzeye armağan ettikleri Atatürk’e ait eşyalar da sergilenmektedir.

MTA Tabiat Tarihi Müzesi : 1968 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü tarafından kurulan müze, Eskişehir yolu üzerindeki enstitü binasında bulunmaktadır. Müzede 1935 yılından bugüne kadar yapılan jeolojik çalışmalar sırasında toplanan yer bilimlerinin çeşitli evrelerine ait mineral ve taş örnekleri sergilenmektedir. Üç kattan oluşan müzenin giriş katı tümüyle paleontolojiye ayrılmıştır. Üç bine erişen fosil örnekleri, Maraş filine ait fosil iskeleti monte edilmiş halde sergilenmektedir. 193 milyon yıl önce Ankara civarında yaşamış, 1.5 m. çapında dev ammoniti ve 25 bin yıl önce Anadolu’da yaşamış insana ait ayak izleri sergilenmektedir. Mineraloji ve petrografik’e ayrılmış olan 1. katta, Anadolu’dan toplanan 2650 mineral ve taş örnekleri tanıtılmaktadır. Alt kat diaroma’ların bulunduğu kısımdır. Burada ülkemiz için tipik olan ve gittikçe nesli tükenen hayvanlar yaşam ortamlarında tanıtılmaktadır.

Resim ve Heykel Müzesi : Ankara’da Namazgâh Tepesi’nde Etnografya Müzesi yanında, Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanan bina 1927 yılında inşa edilmiştir. Cumhuriyet dönemi Türk mimarisi örneklerindedir. 1980 yılında restore edilerek hizmete giren müzede 19. yüzyıl başından günümüze kadar Türk resim sanatı ve yaklaşık 100 yıllık geçmişi olan Türk plastik sanatının seçkin örnekleri yer almaktadır. Müzede her geçen gün zenginleşen plastik sanatlar kütüphanesinin yanı sıra amatör ve profesyonel sanatçıların çalışabileceği resim, heykel ve seramik atölyeleri vardır. Dış ülkelerle geliştirilen kültürel anlaşmalar çerçevesinde programlanan resim, heykel, seramik, baskı sanatları ve fotoğraf sergileri, periyodik sergiler üç galeride gerçekleştirilmektedir.

Roma Hamamı : Ulus Meydanı’ndan Yıldırımbeyazıt Meydanı’na uzanan Çankırı Caddesi üzerinde yer almaktadır. Yapılan kazılar sonucunda hamamın iki bölümden oluştuğu anlaşılmıştır. Palaestra dört tarafı revaklarla çevrilmiş, yaklaşık kare planlı büyük bir alandır. Kapalı kısımlar ise palaestra’ya bir bütün olarak bağlıdır ve frigidarium (soğuk kısım), tepidarium (ılık kısım) ve kalidarium (sıcak kısım) olarak adlandırılan üç ana kısımdan oluşmuştur. Ayrıca çeşitli avlular, külhan olarak adlandırılan ocaklar servis kısımları ve su depoları ile yapı anıtsal bir bütün haline getirilmiştir. Ankara’daki Roma Hamamı’nın bugün görülebilen kalıntıları alttaki ısıtma katları ile servis kısımlarıdır. Hamamda yapılan kazılar sonucunda ele geçirilen sikke ve yazıtlar ile Korinth başlıkları gibi mimari buluntulardan yapının İmparator Karakalla döneminde (211-217) inşa edildiği ve Bizanslılar döneminde de onarılarak kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Son yıllarda kısmen restore edilmiş olan Roma Hamamı’nın palaestrasında bugün Roma devri Ankara’sından toplanmış olan yazıtları kapsayan zengin bir koleksiyon sergilenmektedir.

Gordion ve Gordion Müzesi : İç Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden birisi olan Gordion, Ankara’nın 96 km. güneybatısında, Polatlı’nın 21 km. batısında Yassıhöyük köyündedir. Gordion’un ilk olarak M.Ö. 3000 yılının sonlarında (Eski Tunç Çağı) iskân edildiği bilinmektedir. Antik kentin bu çağdan başlayarak Hititler, Phyrigialılar, Persler, Yunanlar ve Romalılara ait olmak üzere çeşitli yerleşme tabakalarına sahip olduğu tespit edilmiştir. Efsaneye göre Gordion’u M.Ö. 9. yüzyılda başkent yapan kişi Phyrigia Kralı Gordios’tur. Gordion en parlak devrini Kral Midas’ın yönetimi altında geçirmiştir. M.Ö. 695 yılında kent, Kimmerler tarafından yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Daha sonra Lydialıların egemenliği altına giren kent, ticari ve askeri bir merkez olarak yeniden inşa edilmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in ve M.Ö. 278 yılında Galatların yönetimine giren kent, M.Ö. 189 yılında Roma ordusu tarafından tamamen terk edilmiş olarak bulunmuştur. Gordion, Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim haline gelmiştir. Yassıhöyük köyünün doğusundaki geniş vadide tümülüsler dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bunlar üstleri yığma toprak tepeciklerle örtülmüş ve ağaçtan yapılmış mezarlardır. Toplam sayısı 80’in üstündedir. Gordion’daki tümülüslerin en büyüğü Kral Midas’a ait olduğu düşünülen büyük tümülüstür. Bu mezar yaklaşık 300 m’lik çapı ve 53 m’lik yüksekliği ile Anadolu’daki ikinci büyük tümülüstür. Mezar odasında bir erkek iskeleti, 9 adet tahta masa ile iki adet tahta paravan, 3 büyük kazan, çeşitli büyüklükte 166 adet bronz kap ve iskeletin baş ucunda 145 adet fibula bulunmuştur. Gordion’daki diğer tümülüslerden en önemlisi P tümülüsü olarak adlandırılan ve M.Ö. 700 yıllarında yapıldığı sanılan yığma mezardır. Yaklaşık 80 m. çapı ve 12 m. yüksekliği olan bu tümülüsün mezar odasının içinde bulunan bir çocuk iskeleti ile ağaçtan yapılmış aslan, at ve geyik gibi oyuncaklar bu tümülüsün bir çocuk mezarı olduğunu ortaya koymuştur. Bu tümülüste ayrıca 40 adet seramik kap bulunmuştur. Gordion’da yapılan kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde korunmaktadır.

Augustus Tapınağı : Eski çağlardan günümüze kalmış yapıların en önemlilerinden birisi olan Augustus Tapınağı Ulus’ta Hacı Bayram Camii’nin bitişiğindedir. Augustus Tapınağı, Roma İmparatoru Augustus adına bir bağlılık nişanesi olmak üzere yaptırılmıştır. Tapınağın duvarlarında, İmparator Augustus tarafından, ölümünden önce vesta rahibelerine teslim edilen dört belgeden, yaşamı boyunca yaptığı işleri anlatan sonuncu belge “Index rerum gestarum” adlı belge Yunanca ve Latince yazılmış olarak yer almaktadır. Tapınak kısa yanlarında 8, uzun yanlarında ise 15 sütunu kapsayan Korinth düzenindeki bir peristasis ile çevrilmiştir. Bu sütunlarla birlikte tapınağın kapısı önünde 4, arkada 2 adet sütun yerleri bulunmaktadır. Yalnız iki yan duvarı ile kenarları işlemeli olan kapı kısmı eski hali ile ayakta durmaktadır. Kapının yüksekliği 8.4 m., genişliği 3.34 m’dir. Bu büyük ve görkemli kapıdan kutsal yapının iç bölümüne ve pronaos denilen üstü kapalı bir geçide gelinir. Augustus’un yaşamını anlatan Latince metin pronaosun iki duvarının iç yüzlerinde yer almaktadır. Yunanca yazıt ise cellanın güneybatıdaki duvarının dış yüzünde bulunmaktadır. Tapınağın öteki ucunda ise anteler arasında Korinth düzeninde iki sütunu bulunan opisthodomos yer alır. Tapınak, 5. yüzyılda Bizans döneminde çeşitli eklemeler yapılarak, pencereler açılarak kilise haline getirilmiştir. Güneydoğu duvarında görülen üç pencere bu dönemden kalmadır. 15. yüzyılın başlarında tapınağın kuzeybatı köşesine bitişik bir şekilde Hacı Bayram Camii inşa edilmiştir.

Julien Sütunu : Ulus’ta, Defterdarlık ve Valilik binası arasındaki küçük meydanda bulunmaktadır. Kare bir kaide üzerinde üst üste kurulmuş daireler şeklindeki tuğlalardan yapılmış olan 15 m. yükseklikteki sütun, Bizans dönemi Korinth başlığı ile sona ermektedir. Sütunun 362 yılında İmparator Julien’in Ankara’yı ziyareti anısına dikilmiş olduğu düşünülmektedir.

Gâvurkale : Ankara’nın 60 km. güneybatısında Haymana yakınında bulunan bir kaya kabartmasıdır. Kabartmada üç tanrı figürü tasvir edilmektedir. Kayalık bir bölgede olan Gâvurkale, Hitit döneminde yüksek ve düz bir alan elde etmek için düzenlenmiştir. Vadiye bakan kayanın yüzüne çok silik olarak görülebilen, oturan bir tanrıça ve karşısında ayakta duran iki tanrı figürü kazınmıştır. Yüzeyin 2 m. aşağısında mezar odası kalıntıları mevcuttur.

Külhöyük : Haymana ilçesi Oyaca Kasabası yakınındadır. Orta büyüklükte höyüklerden olan Külhöyük`te, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü’nün başkanlığında kazı çalışmaları yapılmaktadır. Höyüğün, yaklaşık 8 km. batısında bulunan Hitit kült merkezi Gâvurkale`ye olan yakınlığı buranın önemli bir Hitit yerleşim merkezi olabileceğine işaret etmektedir. Hititlerde önemli bir mimari gelenek olan monümental potern mimarisi, aynı tarzda yapılmış bir gizli sarnıç ve Eski Tunç Çağı’nın başına tarihlenebilecek buluntular elde edilmiştir.

Alagöz Karargâh Müzesi: Alagöz Köyü, Polatlı Anıtkabir Komutanlığı`na bağlıdır. Atatürk`ün Sakarya Savaşı`nı idare ettiği çiftlik evi 10 Kasım 1968 tarihinden beri müze olarak hizmet vermektedir.
Tel: 231 79 75

Hava Müzesi: Etimesgut Pazartesi ve Salı günleri dışında her gün, 09.00-16.30 saatleri arasında ziyarete açık. Müzede, çeşitli maketler, fotoğraflar, belgeler, pilot giysileri ve uçuş ekipmanları sergileniyor.
Tel: 244 85 50-4114

Meteoroloji Müzesi: Cumartesi-Pazar günleri dışında hergün, 10.00-16.00 saatleri arasında ziyarete açık. Kurtuluş Savaşı`nda Genel Kurmay Başkanlığı olarak kullanılan yapıda, meteorolojik aletler sergilenmektedir.
Adres: Sanatoryum Cad. Kalaba
Tel: 302 24 19-22

Milli Mücadelede Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi:
Pazar ve Pazartesi dışında hergün, 08.30-17.00 saatleri arasında ziyarete açık. Eski adıyla `Direksiyon Binası` olarak anılan yapı, 1964 yılında düzenlenerek müzeye dönüştürülmüştür. Müzenin alt katında, demiryolları ile ilgili belgeler, hat açılışlarında kullanılan makaslar, değerli eşyalar, kimlik kartları, bilet ve maketler sergilenmekte; üst katında ise Atatürk`ün konuk kabul odası, çalışma ve yatak odası ile banyosu yer almaktadır.
Adres: TCDD Genel Müdürlüğü Binası, Gar

Pembe Köşk: 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve 10 Aralık günlerinde, 10.00-17.00 saatleri arasında ziyarete açıktır. Okulların yapacağı ziyaretler için randevu alınması gerekmektedir. İnönü Vakfı tarafından düzenlenerek ziyarete açılan bu eski bağ evini, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1924 yılında almıştır. Müzede, İnönü`ye ait çeşitli eşya ve fotoğraflar yer almaktadır.
Adres: Şehit Ersan Cad. No: 14 Çankaya

Pul Müzesi: Resmi tatil günleri dışında hergün 08.30-17.30 saatleri arasında gezilebilir. Müzede, bugüne kadar tedavüle çıkan Osmanlı ve Türk pullarının yanı sıra 200 ülkenin pulları da sergilenmektedir.
Adres: Türk Telekom Kampüsü, Aydınlıkevler

Topçu ve Füze Okulu Müzesi: Özel emirle ziyaret edilebiliyor. Üç bölümden oluşan müzede, değişik cins ve çapta toplar, kıyafetler, harp araç ve gereçleri sergilenmektedir.
Adres: Topçu ve Füze Okulu, Polatlı

TCDD Müzesi: 1924 yılında `Ankara Oteli` olarak yapılan bina, 1990 yılındaki restorasyonun ardından sanat galerisi ve demiryolları müzesi olarak hizmete açılmıştır.

Ülker Zaim Müzesi: Hafta içi 09.30-17.00 arasında ziyarete açık. Osmanlı dönemine ait giysi ve takılar, ev eşyaları, arkeolojik eserler sergilenmektedir.
Adres: Özel Atılım Lisesi, İncek Kampüsü


75. Yıl Cumhuriyet Eğitim Müzesi:
Cumartesi-Pazar ve resmi tatil günleri dışında her gün 09.00-17.00 saatleri arasında açık. 1998 yılında hizmete açılan müzede çeşitli araç ve gereçler ile kitap ve fotoğraflar yer almaktadır.
Adres: Strazburg Cad. Lale Sok. No:6 Sıhhiye

A.O.Ç. Atatürk Evi ve Müzesi: Pazartesi, Perşembe ve Cuma günleri dışında 09.00-17.00 saatleri arasında açık. Selanik`te Atatürk`ün doğduğu evin, Atatürk Orman Çiftliği`nde inşa edilen benzeri 10 Kasım 1981`den bu yana hizmet vermektedir.
Adres: Atatürk Orman Çiftliği, Gazi Mah.

Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi: Pazartesi dışında hergün 09.00-17.00 saatleri arasında açık. Müzede, Beypazarı ve yöresine ait etnografik eserler ile Bizans, Roma ve Osmanlı dönemlerine tarihlenen eşyalar sergilenmektedir.
Adres: Cumhuriyet Mah. Yenice Sok. No:6 Beypazarı

Diğer Müzeler

  • Şefik Bursalı Müze Evi
  • Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Oyuncak Müzesi
  • Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi ve Müzesi
  • Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi
  • Çankaya Köşk Müzesi
  • Eğitim Derneği Eğitim Müzesi
  • Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Müzesi
  • Mehmet Akif Ersoy Müzesi
  • ODTÜ Müzesi
  • T.C. Ziraat Bankası Müzesi
  • TRT Müzesi
  • 100. Yıl Kız Teknik Öğretim Müzesi

FotoĞraf Sanatı

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Fotoğraf sözcüğü, ışıkla yapılan resim anlamına gelir. Bir ressamın başarısında, işlediği konudan bağımsız olarak, bir sahnenin atmosferini izleyiciye ne kadar iletebildiği de önemlidir. Aynı şey fotoğrafçılıkta da geçerlidir. Kalıcı olabilmiş, usta işi fotoğrafların şans eseri çekildiğine çok ender rastlanır. Çoğu zaman, doğru anda doğru yerde olmak, sabır isteyen uzun bir çalışmayı gerektirir. Fotoğrafçı, o özel anı yakalamak için belki de, günün çeşitli saatlerinde, hatta günlerce, haftalarca o noktaya gitmiş ve o sahneyi zenginleştirecek olan ışığı beklemiştir.

Fotoğraf çekmenin her zaman ve her yerde geçerli tek bir yolu yoktur. Fotoğrafçılığın temelinde belli bir birikimin ışığında yapılan seçimler yatar. Hemen hemen her resim, ister bir manzara, ister bir grup insan, ister natürmort ya da tarihi bir anıt olsun, daha da geliştirebilir. Bu amaçla farklı bir çekim açısı, daha uygun bir diyafram açıklığı veya enstantane ya da farklı bir objektif denenebilir. Fakat bütün bunların ötesinde, sıradan bir çekimi olağanüstü kılabilecek en önemli faktör, konuyu aydınlatan ışığın niteliğidir. Işık çok değişkendir, günün belirli saatleri ve hatta yılın belli zamanlarına özgü farklılıklar gösterir. Işığı doğru yakaladınız mı, başarılı bir resmi de yakalamışsınız demektir!

Fotoğrafçılıkta fotoğraf makinasının nasıl çalıştığını öğrenmek önemlidir; ancak, daha da önemli olan bakmaktan çok, görmeyi ve görüleni anlamayı öğrenmektir. Bu yeteneği geliştirmenin en iyi yolu, belirli bir konu üstüne yoğunlaşmayı öğrenmekten geçer. Fotoğraf makinanızı alıp rastgele yollara düşmek yerine, önceden belirli bir konuyu düşünüp ona doğru yönelmek çok daha verimli sonuçlar verir. Fotoğrafçılık, her şeyden önce eğlenceli bir uğraştır. Anıları kaydeder; zamanın belirli bir anını sonsuza değin dondurmak gibi eşsiz bir yeteneğe sahiptir. Fotoğrafçılık evrensel çekiciliğini belki de buna borçludur..

cam sanatı ve camın yapılışı

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Cam günümüz modern çevresinin önemli bir parçasıdır. Basit bir su bardağından sofistike bir teknik donanım malzemesine kadar kullanım alanı geniştir. Camın kullanımı günlük hayatımızın o kadar büyük bir alanını kaplamaktadır ki etrafımızdaki doğal çevreden daha fazla onun farkına varırız. Ancak aslında cam doğal olmaktan çok öte, hatta tam tersine yapay bir malzemedir.

Cam dokunulduğunda sert ve katı bir malzemedir. Gevreksi bir yapısı vardır, sert bir yüzeyle aniden karşılaştığında kırılmaya meyillidir. Buna rağmen kimya terminolojisinde sıvı olarak tanımlanmaktadır. Yani sıvıları taşımak için tasarlanmış vazoların çoğu aslında sıvının kendi formudur. Cam sertleşmek için soğutulduğunda bu temel nitelikleri taşımaktadır ancak, ısıtıldığında nitelikleri tamamen değişir. Süneklik derecesine kadar yumuşamaya başlar ve eğer yeterli derecede ısıtılırsa su gibi akıcı olur.

Erken Dönem Cam Sanatı

Yaygın olarak camın tesadüs eseri keşfedildiğine inanılmaktadır. Camın keşfine dair en sık bahsi geçen açıklama Yunan tarihçi Piny’nin açıklamasıdır. Piny’e göre birtakım tüccarlar teknelerinden kıyıya çıktıktan sonra bir nehir kıyısında kamp kurmuşlar, nehir yatağında bir ateş yakmışlar. Sonraki gün ise önceki günün ateşinin külleri arasında şeffaf, parlak cam parçaları bulmuşlar. Erken dönemlerinde, cam sanatı daha çok Mısır ve Mezopotamya’da gelişmiştir. Bu bölgede odunla yanan cam ocaklarının var olduğu düşünülmektedir.

Türk Cam Yapımı

Türkiye’deki geleneksel cam ürün yapımı Selçuk ve Osmanlı dönemleri olarak ele alınabilir.

Selçuklu’ların doğudan Anadolu’ya yeni göç ettikleri dönemden kalma bazı Selçuklu cam ürünlerinin varlıkları bilinmektedir. Selçuklu ve Artuklular döneminin bazı parçaları bugün müze koleksiyonlarında yer almaktadır. Bunlar tamamen mimari dekorasyon ya da el yapımı ürünlerdir.

Osmanlı dönemi sırasında, bu dönemden kalan parçalardan da görülebileceği gibi cam sanatı oldukça ilerlemiştir. Cam endüstrisi özellikle İstanbul’un fethinden sonra bu şehirde oldukça gelişmiştir, Osmanlı döneminin lonca sistemi son derece iyi şekilde organize olmuştur. Her bir zanaatkar ve meslek grubu zanaatine ait ham madde temininden malzeme işlenişine, bitmiş ürünün şekli ve satış koşullarına kadar her konu ile ilgilenen bir sistem gelişmiştir. Sistem, ticaret ve zanaat üzerinde katı, disiplinli ve detaylı kurallardan oluşmuştur.

Geleneksel cam endüstrisi en iyi örneklerinden birçoğunu 17-18. yüzyıllarda ortaya koymuştur ancak bu dönemden elimizde çok az doküman kalmıştır. İstanbul Eğrikapı’da, Tekfur Sarayı ve Eğrikapı arasında yer almış bir cam yapım merkezinin olduğunu biliyoruz. III. Murat adına yapılmış bir minyatür o döneme ait bazı önemli belgeleri göstermektedir. Bu eser, bir cam yapımcıları kafilesini resimlemekte ve işçilerin hep beraber yanan bir ocağın çevresinde vazolar biçimlendirirken çalışan bir atölyeyi göstermesi açısından çok önemlidir. III. Murat’ın hakimiyetinde loncaların geçiş töreninde özel olarak inşa edilen bu atölyede kullanılan temel aletlere yakından baktığımızda, geleneksel teknikleri kullanan çağdaş atölyelerin de temelde benzer aletleri kullandığı görülmektedir.

Kanıtlar Osmanlı cam endüstrisinin İstanbul merkezli geliştiğini göstermektedir. Kaynaklar, dönemin başkentindeki Eğrikapı, Eyüp, Balat, Ayvansaray, Bakırköy, Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu ve İncirköy mevkilerinde çok farklı çeşitlerde cam üretimi yapan cam atölyelerinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu cam yapım merkezlerinde üretilen cam ürünler dışında, ayrıca başta farklı pazarların zevkine uygun olarak üretim yapılan, 13. yüzyılın en büyük cam ihracat merkezi Venedik olmak üzere çeşitli ülkelerden cam ithalatı da yapılmıştır. O dönemde Venedik’te bir Türk ticarethanesi de bulunmaktaydı. Venedik’te özellikle Türk pazarı için üretilen camın ithalatı 1716′da dönemin padişahı tarafından yasaklanmıştır ancak 1700′lerden itibaren başka bir merkezden, Bohemya’dan cam ithalatı devam etmiştir.

Ayrıca I. Mahmut döneminde Fransa’dan cam ustaları getirtildiği, Mehmet Dede ismindeki bir Mevlevi Dervişi’nin III. Selim döneminde cam yapım tekniklerini öğrenmek üzere İtalya’ya gönderildiği bilinmektedir. Söylenildiği üzere, söz konusu Mevlevi usta Beykoz, İstanbul’da bir atölye açmıştır ve çalışmaları arasında en popüleri Çeşm-i Bülbül olmuştur. 1899′da Saul Modiano adındaki bir Yahudi Levanten tarafından bugün eski Paşabahçe cam fabrikasının bulunduğu yerde ‘Fabbrica Vetrami di D. Modiano, Constantinople’ etiketli ürünler üreten, 1902 yılı itibariyle 500 kişiye iş imkanı sağlayan bir atölye kurulmuştur.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile Türk cam endüstrisi yepyeni bir yön kazanmış ve 17 Şubat 1934′te diğer cam atölyelerine çok yakın bir yerde, Paşbahçe’de, Boğaz’ın yamaçlarında, meclis onayıyla ilk ulusal fabrika kurulmuştur. Türkiye İş Bankası tarafından “Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A. Ş” adı ile kurulan bu fabrikayı çeşitli tarzlarda cam üretimi yapan birçok başka şirket takip etmiştir.

Paşabahçe, özellikle kuruluş yıllarında ülkenin her yerinden çok sayıda cam ustasını bir araya toplamış ve Türk cam tarihi için önemli bir cam yapım merkezi haline gelmiştir. Bu dönemin en önemli cam işçileri arasında, özellikle serbest şekil verilmiş ürünleri ile tanınan (baba) Yusuf Görmüş yer almaktadır.

Geleneksel Türk cam ürünü, Çeşm-i Bülbül ya da Venedik biçimi ile üretilen Türk filigranosu, Beykoz işi olarak da bilinir. Benzer yüksek kaliteli ürünler halen Venedik’te Murano’da üretilmektedir. Geleneksel Çeşm-i Bülbül dışında, Türk cam sanatının daha çok uygulamalı ya da dekoratif ürünler için uygun form ve tarzları benimsediği görülmekte, seramik sanatından edinilmiş birçok formun özellikle baskın olduğu bilinmektedir.

Çeşm-i Bülbül

Çeşm-i Bülbül filigrano tekniğine verilen Türkçe isimdir. Diğer filigrano teknikleri dünya çapındaki çeşitli cam merkezlerinde bilinmektedir. Çeşm-i Bülbül Anadolu atölyelerinin çıkardığı bir üründür. Bu teknik, modern cam endüstrisinin ilerlemiş yöntemlerinin bile geleneksel ustaların çalışmalarını geçemediği bir tekniktir.

ÇeşmibülbülÇeşm-i Bülbül son derece kalifiye bir tekniktir. Ürünün oluşumundaki her bir etap titiz bir şekilde yerine getirilmeli ve çok kısa bir zamanda bitirilmelidir. Teknik, genel olarak farklılık göstermeyebilir ama her bir ustanın ona yaklaşımı, yani tarzı farklı olacaktır. Bu teknik asla hata kabul etmez. Hata yapıldığında düzeltmek neredeyse imkansızdır, bu nedenle camı yapmak için ortaya konan kuralların her biri büyük bir kesinlikle yerine getirilmelidir.

Teknik şu şekilde işlemektedir;

  1. Demir bir çubuk, yani pipo, fırında eriyik halde bulunan cama daldırılır.
  2. Pipo bütün camı toplamak için döndürülür.
  3. Cam potadan ayrılır ve ocak dışında şekillendirilir ve soğutulur.
  4. Bu aşamada biraz daha soğuk olan toplanmış cam, düzenli şekilde bir araya getirilmiş renkli cam çubuklar ile hazırlanan bir kalıba sokulur ve üflenir, çubuklar cama yapışır.
  5. Oluşturulan form tekrar potaya götürülerek cam çubukların tamamen yapışması sağlanır.
  6. Ürüne son şekli kalıp içinde verilir, bu aşamada gerekli olan döndürme işlemi elle yapılır. Bu son derecede büyük bir yetenek gerektiren bir işlemdir.
  7. Biten ürün soğutulur ve metal çubuktan ayrılır.
  8. Cam BoncukCam boncuk yapımı cam üretiminin en cazip şekillendiren biridir. Bir halk sanatı olarak yaygın bir şekilde üretilen cam boncuklar küçük fırınlarda yapılır. Cam odun ateşinde yumuşatılır ve boncuklar elle kullanılan son derece basit birkaç aletle çeşitli formlar verilerek üretilir.

    Cam boncuk üretiminde kullanılan yöntemler, fırının odunla yakılması ve cam üreticinin özellikleri yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişe dayanır. Bugün yapılan boncuklarda bile nihai ürün daha önceki dönemlerdeki ürünlerden çok az farklılık gösterir ve görevleri de elbette çok az değişmiştir.

    ‘Güvercin’ Şişe

    Birleşik tekniklerle üretilen Anadolu cam ürünleri arasında en ilginç ve en tipik olanı, Anadolu atölyelerinde son derece yüksek bir yetenek ile üretilen güvercin şeklindeki şişedir. Yüksek yetenek gerektiren teknikleri kullanılması gerektiği için cam sanatı için son derece önemli bir üründür.

MEZOPOTAMYA SANATI SÜMERLER AKAD BABİL ASUR

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki ki bölgede yasanların bıraktığı eserlere Mezopotamya sanatı oluşmuştur. Bölgenin eklim malzeme ve yasam koşulları nedeniyle sanatları Mısır kadar genişlemiştir. Mezopotamya sanatı da bütün o çağ insanları gibi tapınak doğrusu bir mimarlık sanatıdır.
Mezopotamyalılar bu bölgenin iklimi gereği parlak ve bulutsuz bir gökyüzü altında yasıyorlardı . Böylece gökyüzü bu ülkede her türlü düşünce kaynaklık etmiştir. Birçok bakımdan geri bir ülke olmasına karşın gök bilgisi, matematik ve dinde kesin sonuçlara varmıştır. Mezopotamya mimarlığının tapınak mimarlığına dayanmasının nedeni buydu . Dicle ve Fırat nehirlerinin taşıdığı alüvyonlar çamur yığını gibi olup , sanat eseri yaratmaya elverişli değildi. Mezopotamya sanatında da Mısır sanatında da olduğu gibi bir kesinti vardı. Arkeologlara göre bu kendiydi, bölgede oluşan büyük bir tufan sonucu ortaya çıkmıştır. Tufanla eski uygarlık yok olmuş göçler sonucu yeni bir sanat ve uygarlık oluşmuştur.
M.Ö.30-40 Yıllarında yasanmış olan Sümerler, Akatlar,Babiller,Elamlar,Ur-Uruk,Lagaş ve Ninovalılar burada büyük şehirler kurmuşlardır. Malzeme olarak kerpiç kullandıkları için bu büyük şehirle aradan geçen zaman içinde, birere çamur yığını haline geldiğinde, bugüne tastan yontular, pek az heykel ve kabartma kalmıştır. Mezopotamya’da tas az olduğundan mezarlarda çıkan eserler daha çok altın gümüş ile yapılmıştı Asfalt veya zift üzerine sedef kalkma eserler bulunmustur. Kabartma olarak maden üzerine yaptıkları eserlerle figürler Mısır resimlerinde olduğu gibi canlı ve kıvraklıkla değil, adeta geometrik biçimlere yaklaştırılmıştır.

Mezopotamyada ilk sanat eserlerini gerçekleştirenler Orta Asya`dan gelerek aşağı mezopotamyaya yerleşen SÜMERLER dir. Taş az bulunduğundan Sümerler,binalarını kalıplar içinde güneşte kurutarak düzenli biçimler alan kerpiç tuğlalardan yapmak zorunda kalmıslardır. Fırında pişirilen sert tuğlalar, fazla kullanılmamıstır. Sümer şehriin etrafı surlarla çevrilip,içlerine tanrılar için tapınak,krallar içi saraylar ve evler yapmıştır . En önemli tapınak biçimi üst üste oturtulmus kerpiç taraçlardan olusan kule tapınaklarıdır ki bunlara ZİGGUART denir. Bu taraçlar merdiven veya rampalarla birbirine bağlanmıstır. En üstte tanrının tapınağı veya sunağı bulunmustur. M.Ö.3000 ylına ait tapınak ve kral sarayları ,nehir,taşmalarına karsı yapılmış,yüksek setler üzerine bir takım dörtgen avluların etrafını çeviren çeşitli odalar ve koridorlardan oluşmuştur. Bunlar özel ve resmi yaşama ayrılmış daireler şeklinde gruplandırılmıştır. Evlere de aynı plan daha küçük çapta yinelenmiştir. Bütü yapıların duvarların kalıntıları odaların üzeri tahta çatılar veya tuğladan yapılmıs kubbe veya tonozlarla örtülmüştür. Bu yapıların hiçbir penceresi yoktur. Binalar kapıdan aşık veya hava alır. Yapıların cepheleri bazen çeşitli boyalarlai sırlı tuğlalarlairenkli taş ve mozaiklerle süslenmiştir. MMezar yapıları Mısır`daki gibi önemli değildir.

SÜMERLER

Sümer heykeltıraşlığı Sümer sanatında önemli bir yer tutar. Heykellerle ortak tip dolgun çehre,oval yüz, iri gözler, kalın kaşlar,sıkı kapatılmıs bir ağız biçimdedir. Ufukta bulunan bir kadın başı buna tipik bir örnektir.
Sümerli heykeltıraş için vücut, bir bütün değil, çeşitli kısımların birleşmesidir. Sanatçı her kısımda ayrı ayrı yorumlamakta ,parçadan bütüne gitmektedir. Bu birleşim sonucunda da orantısız heykeller çıkmaktadır. Önemli sayılan baş,göz ve eller diğer gövde ve bacaklara göre daha büyüktür. Saçlar ve elbisenin düzenli, göze hoş görünür biçimde işlenmiştir. Konular genellikle tanrı-kral yaşantısı ile ilgilidir.
Lagaş kralı GUDEA zamanında sümer sanatı yeniden canlanır. İşlenmesi çok güç olan sert diyorit taşından yapılan heykeller saray ve tapınakların içini süslüyordu. Kral dimdik ayakta durur,oturur veya kenarlı,püsküllü mantoya bürünmüş,elleri göğsü üzerinde kavuşmuş ,tanrıya dua ederken gösterilmiştir. Gudea heykelinin etekliği bir çeşit yazıyla doldurulmuş,kazılmıştır. Kumaşla vücut arasındaki uygunluk ,kumaşın vücuda yapılmış gibi gösterilişi, plastik değerleri ortaya koymaktadır. Mısır kabartma prensipleri burada da aynen görünür. Baş,göğüs, karın ve bacaklar profilden,göz,omuz eller cepheden gösterilmektedir.
Lagaş kralı Urnina`yı bir tapınağın temek atma töreninde gösteren bir kabartmada kral başının üstünde sepette harç taşımakta,çevresindekiler ise iki friz halinde kralı takip etmektedir. Kral, etrafındakilerden daha büyük ölçüde yapılmıştır. “Akbabalar Steli” adlı zafer kabartmasının bir tarafında Sümer ordusunun ilerleyişi , düşmanı yenişi cesetlerin akbabalar tarafından parçalanışı gösterilmektedir. Diğer tarafta Sümer tanrısı elinde tuttuğu ağın içine düşmanları doldurmuş başlarını sopa ile ezmektedir.

AKAD

Mimarlığı hakkında bir bilgiye sahip değiliz ama heykel sanatının oldukça yüksek bir düzeyde olduğunu görürüz. Akad devletinin başında tanrılaştırılmış bir kral bulunmaktadır. Plastik anlatıma ve süslemeye çok önem verilmiştir. Kabartmaların konusu kahramanlıktır. Üzerinde daima karşı karşıya iki kişinini çarpışmasını gösteren fetih anıtları yapılmıştır . En önemlisi NARAMSİN adlı dikili taştır. Bu kabartmada askerler bir kumandanın komutasında uygun adım ve bir kolda yürürler .Bu merasim,dini bir kutlamayı gösterir. Bu tepe ve yıldızların önünde,kral kazanılmış bir zaferden sonra yürüyen askerlerin başında tek olarak gösterilmiştir. Düz bir yüzey üzerinde görülen figürler yuvarlaklaştırılmış vücutlar halindedir. Yüksek rülyef olarak şekillendirilmiştir. Komutanın vücudu çıplaktır. Üzerinde kısa bir eteklik vardır. Başına miğfer ile aşağıya doğru dik ve katı olarak uzanan sakallı,elinde oku ve yayı ile kahraman kralın önünde bir düşman askeri boynuna yediği okla sırt üstü yıkılırken gösterilmektedir. Savaşçılar disiplinli durmaktadır. Akadlar zamanında yapılan anıt m eserlerinin sayısı azdır. Çünkü bu sülalenin devrilmesiyle eserler başka bir yere nakledilmiş yada tahrip edilmiştir.

BABİL

1. binde Babil şehri bir kültür merkezi olmuş ve komşu ülkelerin sanatına etkiler yapmıştır. En parlak devri M.Ö 7.yy. sonlarından 6yy. ortalarına kadardır. Bu devirde şein etrafı kale şeklinde ve 45km. uzunluğunda bir surla çevrilmiştir. Surun bir çok kuleleri ve yüze yakın kapısı vardı. Şehrinde büyük caddeler , yüksek taraçalar üzerinde yapılmıs asma bahçeleri, anıtsal saraylar ve tapınaklar yer alıyordu.
Babil sülalesi içinde tarih bakımından önemli ilk kişi hummurabi`dir. Onun kanunlarını belirten ünlü dikili taşın en üstünde tahta oturmuş güneş tanrısının önünde dua eden bir kral vardır. Güneş tanrısı samaş`ınönünde bulunan Hammurabi, başında kenarları köşeli bir başlık yada perukayla birlikte omuzu açıkta bırakan elbise bulunmaktadır. Bu rölyefteki ko0nu zaafer veya savaş sahnesi değildir. Yüzlerdeki anlartımda ayrıntılara gidilerek kişisel görüntü verilmiştir. Bu çalışmada derinlik duygusuna , doğa gözlemine dayanılarak yapılmıştır. Kişisel bir anlatım içindedir.

ASUR

Dicle ve zap ırmağı arasına yerleşen Asurlarda şehir ve sarayların mimarlığı yarı askeri,yarı,dini karakter btaşımaktadır.Bir asur sarayı,baş tanrı Asur ve onun yeryüzündeki temsilcisi kralın bir orgugahıdır. Mısır yöresindeki 2.Sargon`un sarayı surlarla çevrili olup, saray bir taraça üzerinde yer alır. Kapıların iki tarafında insan başlı boğa veya aslan heykelleri vardır. Sırun etrafındaki geniş alanda kra ve adamlarına ait, gruplar halinde daireler bulunur. Ayrıca 7 katlı ziggurat ve rahit koğuşları yer alır. Saray odfalarının duvarları sırlı tuğla,tunç veya taş kabartma ile fresklerle süslenmiştir. Avlu ve kaorşidorların zemini taş veya asfalt ile kaplıdır. Yapı tekniği Mezopotamyanın devamıdır. Yalnız çam ve selvi ağacından ,bina örtülerinin yanında tuğla,tonoz ve kubbeler daha geniş ölçüde kullanılmıştır.
Asurlar asker, tüccar ve savaşçı bir toplum olarak görülür. Asur sanatı askeri ifadeyi bir esas olara kabül etmiştir. Kahraman tipli asker motifleri önem kazanmıştır. Krallar erkek tipli kuvvetli ve kudretli gösterilir. Şişkin adaleli bir atlet vücuduna sahiptirler. Yine büyük gözler,kalın kaşlar,kuvvetli bir burun,uzun sakal anlatım konusudur. Taşıdıkları silahlar uzun bir kılınç balta ve oktan oluşur.
Asur heykeltıraşları tanrılar ve krallar için , doğal büyüklüğün üstünde,anıtsal heykeller yapmışlardır. Vücut anatomisine, vücudun çeşitli kısımları arasındaki orana önem verilmiştir. Gerek serbest plastik eserlerde, gerekse rölyeflerde yoğunlaşmış bir ku7vvet ve enerji sezilmektedir. Asur plastik sanatında kral,dua ederken veya savaş, istila,kuşatma,vahşi hayvan avı,zafer ziyafetleriyle gösterilir. Saray duvarlarını süsleyen taş kabartmalarının üslübu gerçekçidir. Savaş veya av sahneleri gerçek bir dekor içinde bütün ayrıntılarıyla canlandırılır. Kompozisyonların merkezinde diğerlerinden daha büyük boyutta kral yer alır. İnsan ve hayvanlar kraldan uzaklaştırıldıkça küçülür. Buda perspektif sorunu ile uğraştıklarını gösterir. Asur heykel tıraşları en çok hayvan tasvirlerinde başarılıdır. . Yaralı, dişi aslan kabartması güzel bir örnektir. Vucüduna saplanan oklardan dolayı ölmek üzere olan bir dişi aslan son sir çaba ile ayaklarını sürükleyerek uzaklaşmaya çalışmaktadır. Bu hakaketli sahneler yanında, aile hayatına,sarayt ve sanatçıya ait sahneler vardır

Ebru Sanatı ve Tarihi

Posted by: myfrom  :  Category: Kültür ve Sanat

EBRU TARİHİ

Ebru sanatının ilk kez ne zaman ve nerede yapıldığı tam olarak bilinememektedir. Tarihi ve kimin tarafından yapıldığı belli olmayan bazı eserler vardır.

Bugün kayıtlardaki en eski ebru 1595 yılına aittir. Şebek Mehmed Efendi imzasını taşır. Ancak, bir sanatın gelişmesi ve kabul görmesi için yüzlerce yıl geçmesi gerektiğini ve kayıtlarda da detaylı bir arama yapılmadığını düşünürsek bu sanatın çok daha eskilere dayanan bir geçmişi olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Ayrıca, ebru kelimesinin Farsça’daki EBRİ kökünden geldiğini iddia edenler olsa da, bu kelimenin kullanılmasından yıllar öncesinde, Türkistan’da EBRE kelimesinin çok yakın anlamda kullanıldığı bilinmektedir. Yani kelimenin Farsça’ya zamanın Türkçe’sinden geçmiş olma olasılığı yüksektir. Osmanlı’nın son devirlerinde yaşamış olan Üsküdarlı Şeyh Sadık Efendi, Ebru Sanatı’nın inceliklerini öğrenmek için Buhara’ya gitmiştir. Bu da, Ebru Sanatı’nın Orta Asya kökenli olduğuna dair güçlü bir kanıttır.

Ebru Sanatı’nın günümüze ulaşmasında, Üsküdarlı Şeyh Sadık’ın büyük payı vardır. Onun devamında, Hezarfen Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman, bir yandan sanattaki geleneği korumuş, aynı zamanda da ebru çeşitlerini tanzim ederek Ebru’yu güçlü bir sanat haline getirmişlerdir.

Ebru Sanatı ile ilgili yazılmış ilk eser, Tertib-i Risale-i Ebri adını taşır ve 1608 tarihlidir. Basitçe ebru yapımından ve ebru sanatçılığından bahseder.

Osmanlı’da ise Şebek Mehmed Efendi’den sonraki en önemli Ebru Sanatçısı, Hatip Ebrusu’na da adını veren İstanbullu Hatip Mehmed Efendi’dir.Aynı zamanda hattat olan sanatçı, Ayasofya Camii’nde hatiplik yapmış ve 1773 yılında vefat etmiştir.

EBRU NEDİR?

Kâğıt süsleme sanatlarının en önemlilerinden biri… Bütün Osmanlı sanatlarında olduğu gibi usta-çırak usulü ile öğrenilen ve sanatçının iradesi dışında birçok değişkenden etkilenen bir sanattır.
Ebru; renklerin suyla dansının yarattığı bir ahenktir aslında. Bazı kaynaklar ebrunun, yüz suyu anlamına gelen “ab-ı ru” sözcüğünden, bazı kaynaklar ise Orta Asya dillerinden Çağatayca’da hareli görünüm, damarlı kumaş ya da kağıt anlamına gelen “ebre”den geldiğini söylese de en yaygın kanı, kelimenin kökeninin Farsça; bulutumsu, bulut gibi anlamına gelen “ebri” den gelmekte olduğudur. Her ne şekilde isimlendirilse isimlendirilsin insanlara da isim olan ebru, gizemli bir ahenk taşıyor.

Zorlu ve emek isteyen bir sanat olan ebru, geri dönüşü olmayan, tekrarı olmayan, çok değişkenli bir sanattır.

Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler tarafından sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti.

Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman gerek yetiştirdiği öğrencilerle gerek bu sanata kazandırdığı anlayışla manevi hazinelerimizden birinin payidar kalmasında büyük rol oynamıştır.

GELENEKSEL TÜRK EBRU SANATINDA KULLANILAN MALZEMELER

KAĞIT : Emici özelliği fazla ve mat olanları tercih edilir. Genellikle birinci hamur kâğıt kullanılır.

KİTRE: Kitre, Anadolu’da yetişen, geven türü dikenli bitkilerden elde edilen, yapışma özelliği az olan bir zamk çeşididir. Suyla birlikte karıştırılarak uygun kıvam elde edilir. İpek kitresi ise, toz halinde hazır olarak satılmaktadır. Piyasada aktarlarda bulunabilen kitrenin plaka halinde, beyaz ve topraksız olanları tercih edilmelidir.

TEKNE: Ebru yapımında tekne dediğimiz, içine kitre konan kaplar kullanılır.

FIRÇA: Fırçanın sapı için, esnek olduğundan dolayı gül dalı kullanılır. Kıllar ise, at kuyruğundan elde edilir.

BOYALAR: Ebru yapımında genellikle oksit kırmızı, oksit sarı, oksit siyah, lahur çiviti kullanılır. Diğer renkler de bunların karışımından elde edilir. Güzel bir ebru için renkleri uyumlu kullanmak önemlidir. Bu nedenle koyu renklerden başlanarak renkler kullanılır. Tabandaki siyah boya, üzerindeki boyaları canlı ve aktif gösterir. Aralardaki beyazlar da renklere hareket getirir.

ÖD: Renklerin kitre üzerinde kalmasını sağlar. Boyanın içine atılarak kullanılır. İpek boyalar için kullanılmaz.

BİZ: Büyük, kalınca iğne olup, ebruya şekil vermekte kullanılır.

EBRU NASIL YAPILIR?
Ebru yapımına başlamadan önce seçilecek kağıdın ölçüsüne uygun büyüklükte bir tekne alınır, tekne kitreli su ile doldurulur.

Ebru teknesi basitçe alüminyum bir baklava tepsisi gibidir. Kitre, bir bitkinin özü olup baharatçılarda (aktarlarda) satılır. Sinme bir avuç veya tepeleme iki çoba kaşığı kitre iki litre kadar su içinde 2, 3 veya 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Şişen kitre su içinde el ile yoğurularak suya karışması sağlanır. Kitreli su boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır. Hazırlanan sıvı ince bir tülbent ile süzülerek temizlenir. Son haliyle tekneye yavaşça (köpürtmeden) boşaltılır.

Değişik renklerde toprak boyalar ayrı ayrı iki cam yüzey (veya seramik, krom) arasında iyice ezilir. Ezilme esnasında hafif su katılır. Ezilme sonrasında meydana gelen çamur benzeri boyaya sığır ödü katılarak 15 gün veya bir ay kadar bekletilir. Boyanın öd asidiyle pişmesi sağlanır. Beklemeden sonra mamül sulandırılarak kullanılır. Boya açılmıyorsa öd katılır. Rengi açmak için su kullanılır.

Bir ebru bir defa yapılabilir.

Hazırlanan boyalar fırça veya metal çubuk yardımıyla daha önce hazırlanmış olan kitreli suyun üst yüzeyine damlatılır.Boyaların açılmasını ve şekillerin yuvarlaklığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak fikir sahibi oluruz. Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkansızdır.

Kağıt tekneye serilir, iş tamamlanır.

Kağıt düzgünce tekne üzerine bırakılır, görüntünün kağıda işlemesi sağlanır. Kağıt temiz bir ortamda kurumaya bırakılır.

Su yüzeyinde meydana gelen şekiller, teknik gereksinme sonucu daha çok soyut olarak gelişir. Bu düzenlemeden sonra seçilen kağıt su yüzeyine yatırılır. Birkaç saniye sonra kaldırılır ve kitreli suyu süzülünceye kadar iki ucundan asılır.

Bu ebrû tekniğinde sanatçı, boyaların kitreli su üzerindeki dağılışına yeterince hakim olamaz. Bu yüzden bir takım kalıplaşmış ebrû tipleri oluşmuştur.

EBRU ÇEŞİTLERİ

BATTAL EBRU : Boyaların koyu renkten başlanarak, açık renge doğru fırça yardımıyla Kitreli su üzerine serpilmesiyle elde edilir. Boyalar daha sonra kağıda geçirilir. Basit bir ebru çeşidi gibi görünmekle birlikte, boyaların yüzeyde eşit miktarda ve büyüklükte dağılmasını sağlamak, özellikle ebru yapmaya yeni başlayanlar için pek de kolay olmamaktadır. Diğer ebru çeşitlerine geçebilmek için önce Battal Ebruyu doğru yapmak gerekir.

GEL - GİT EBRUSU : Battal Ebru yapıldıktan sonra ince bir çubuk yardımıyla üzerine paralel çizgiler çekilerek oluşturulur.

ŞAL EBRUSU : Gel-Git Ebrusu yapıldıktan sonra yine ince bir çubuk yardımıyla enine üç adet, boyuna da iki adet ( S ) harfi, bunların aralarına da istenildiği gibi kavisler çizilerek hazırlanır.

SOMAKİ (MERMER) EBRUSU : Gel-Git veya şal Ebrusu üzerine fırça yardımıyla Battal Ebru yapılarak elde edilir.

TARAKLI EBRU : Ebru teknesinin eninden 5 mm. küçük tahtalarla, belli aralıklarla dizilmiş toplu iğne, tel veya ince çivi ile hazırlanan taraklar kullanılarak yapılır. Önce Gel-Git Ebrusu oluşturulur, daha sonra Gel-Git enine hazırlandıysa boyuna, boyuna hazırlandıysa enine tarak yardımıyla tarama yapılır. Eğer istenirse üzerine enine veya boyuna ” S ” harfleri çizilerek taraklı şal ebrusu oluşturulur.

HAFİF EBRU : Üzerine daha sonra yazı yazmak için oluşturulan, renkleri
soluk ve cansız ebrulardır. Burada yazı ön plana çıkar. Hazırlanan kitreye su ilave etmek ve boyalara da damlalık yardımıyla öd ve su, ilave edilerek oluşturulan malzemeyle yapılır.

AKKASE EBRU : Arap zamkı kullanılarak hafif Ebrunun bazı kısımları kapatılır. Sonra daha koyu bir ebru yapılır. Arap zamkı sürülen yerler ikinci boyaları almazlar, boş kalan bu yerlere daha sonra yazı veya Tezhip yapılabilir.

KUMLU-KILÇIKLI EBRU : Tekne iyice kullanıldıktan sonra dibinde kalan kitreden bu çeşit ebru yapılır. Kitrenin kirlenmesiyle oluşan mukavemet ve boyadaki su oranının az olmasıyla, teknede boyaların çatlaklar oluşturmasıyla elde edilir.

YAZILI EBRU : Arap zamkıyla yazılan yazıların olduğu kısım boya almaz ve o bölüm boş kalır. Yazılı Ebruyu hem Hat hem de Ebru sanatı ile uğraşan sanatçılar yapmışlardır.

HATİP EBRUSU : Zemine Battal Ebru yapılır, sonra Hatip Ebrusunda kullanılacak renkler seçilir. Tekneye boyuna ve enine dört-beş adet eşit aralıklarla boya damlatılır, içlerine diğer renkler de aynı şekilde damlatılır. Burada boyaların çaplarının eşit olmasına dikkat etmek gerekir. Daha sonra üzerlerine çubuk yardımıyla şekil verilir.

ÇİÇEKLİ EBRULAR : Zemine Battal Ebrusu yapılıp üzerine çubuklar yardımıyla lale, gelincik, karanfil, papatya gibi çiçekler yapılarak hazırlanır.