Turgut Sunalp Olayı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Turgut Sunalp’in MDP’si Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara

1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evren’in de devlet baÅŸkanlığına seçilmesinin ardından 12 Eylül cuntası en baÅŸta söz verdiÄŸi gibi “demokrasiye dönüş” adımlarını atmaya baÅŸlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armaÄŸan etmiÅŸler ve Anayasa oylamasının kuyruÄŸuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evren’in cumhurbaÅŸkanı seçilmesini saÄŸlamışlardı.

Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması “millet bir an önce gitsinler diye oy verdi” biçiminde yorumlara da neden olmuÅŸtu. Ama ne olursa olsun, 12 Eylül’ün ciddi bir toplumsal desteÄŸi olduÄŸu görülüyordu. Evren ve arkadaÅŸları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla “demokrasiye geçmek” için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.

Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evren’in cumhurbaÅŸkanı olması, cunta üyelerinin de CumhurbaÅŸkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceÄŸi bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.

Siyasi partilerin kuruluÅŸu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylül’ün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, “huzur ve güven ortamını” bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri ÅŸarttı. Bu kiÅŸi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterince uyum saÄŸlayamamış bir “sivil” olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu “sivil”i fazla aramak zahmetine girmediler.

Zaten 12 Eylül’den beri ortalıkta dolaÅŸan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiÅŸ kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduÄŸunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduÄŸundan kuÅŸku duyulmuyordu. Böylece aranan “sivil lider” bulunmuÅŸ oldu.

12 Eylülcüler rahatlamıştı. Ama yeniden dönülecek “demokrasi” konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, “çaÄŸdaÅŸ Batı ülkelerinin birçoÄŸunda olduÄŸu gibi, örneÄŸin demokrasinin beÅŸiÄŸi İngiltere’deki gibi” iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.

Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.

12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!

Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983′de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diÄŸer saÄŸ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar “kifayetsiz muhteris” varsa toplamıştı.

12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduÄŸu varsayılan yüksek desteÄŸinin hepsi deÄŸilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp “geleceÄŸin baÅŸbakanı” edasıyla ortalıkta dolaÅŸmaya baÅŸlamıştı.

İktidar partisi MDP’nin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönü’nün baÅŸbakanlık müsteÅŸarı Necdet Calp’in kurduÄŸu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri “saÄŸ”, diÄŸeri de “sol” parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.

Bu arada İsmet İnönü’nün oÄŸlu Erdal İnönü baÅŸkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirel’in emanetçisi Hüsamettin Cindoruk baÅŸkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi’nin kurucuları veto edilmiÅŸ ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.

Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiÄŸi söylentileri yayılan Turgut Özal’ın ANAP’ı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliÄŸinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.

Evren ve arkadaÅŸlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAP’ın barajı aÅŸacağı kuÅŸkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de deÄŸildi!

6 Kasım 1983′de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri baÅŸladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya baÅŸladı. O parlak, o çok zeki olduÄŸu söylenen emekli generalden eser yoktu.

Politik aklı ve yeteneÄŸi pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylül’ü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doÄŸru dürüst konuÅŸmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaÅŸtığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.

Bir keresinde gazetecilerin iÅŸkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiÄŸi yanıt belki de doÄŸru dürüst baÅŸlamayan siyasi kariyerinin de bitiÅŸini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiÄŸi iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: “Böyle bir ÅŸey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taÅŸ gibi delikanlılar var!”

Öte yandan kısa boylu, ÅŸiÅŸman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHP’yi kast ederek “dört eÄŸilimi birleÅŸtirdik” deyip, televizyon konuÅŸmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuÅŸarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endiÅŸelendirmeye baÅŸlamıştı.

Sunalp de, Calp de Özal’ın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada BoÄŸaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özal’a karşı çıkarken yumruÄŸunu masaya vurarak “sattırmam” diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalp’in sesi soluÄŸu duyulmaz olmuÅŸtu.

Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalp’den yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneÄŸi bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akÅŸamı televizyonlardan konuÅŸma yaparak Özal’a yüklendi ve Sunalp’e oy verilmesi gerektiÄŸini herkesin anlayabileceÄŸi ÅŸekilde anlattı. Daha sonraları “Sunalp PaÅŸa’yı kıramadığım için bu konuÅŸmayı yapmak zorunda kaldım” diyecekti!

Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calp’in HP’si yüzde 30 oyla ikinci, Sunalp’in MDP’si ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiÄŸi için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi baÅŸarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.

1985′de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiÅŸ tutmayan bu parti bir daha belini doÄŸrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986′da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı…

Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özal’ın ANAP’ı için “çarşı iznine çıkmış 12 Eylül” diye hoÅŸ bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalp’in MDP’si kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylül’ün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eÄŸitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!

Beterin beteri var!

Körfez Savaşı ve Özal « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Körfez Savaşı ve Özal’ın ‘Vizyonu’
Ocak-Åžubat 1991, Irak

Kasım 1989′da TBMM’de sadece partisi ANAP’ın oylarıyla cumhurbaÅŸkanlığına seçilerek 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren’in yerine Çankaya Köşkü’ne çıkan Turgut Özal gerçekten de alışılmadık davranışları olan farklı bir siyasal kiÅŸilikti.

Farklılığı yazın üzerinde tişört, altında ÅŸortla askeri birlik denetlemesinden, karısı Semra Özal’la elele arabesk ÅŸarkılar söylemesinden veya Red Kit okumasından kaynaklanmıyordu.

SoÄŸuk SavaÅŸ bitip de “küreselleÅŸme” veya “yeni dünya düzeni” adı verilen yeni uluslararası koÅŸullarda ABD’nin kesin egemenliÄŸini kabullenerek Türkiye’yi gerçekten de ABD’nin bir eyaleti gibi yönetmeye kalkışmasından ve “serbest piyasa ekonomisini yerleÅŸtiriyorum” diyerek ortalığı kırıp geçirmesinden kaynaklanan bir farklılığı, kendine özgü bir siyaset anlayışı vardı. Dünyaya Ankara’dan çok Washington’dan baktığı söylenebilirdi. Onun bu yaklaşımı kimilerince “vizyon sahibi adam” diye övülse de seveninden çok sevmeyeni olduÄŸu da muhakkaktı.

Türkiye’nin 8. CumhurbaÅŸkanı Irak’ın Kuveyt’i iÅŸgal etmesiyle patlak veren Körfez krizini heyecanla karşıladı. Nihayet sahip olduÄŸu “vizyon”u kanıtlayabileceÄŸi ve kendisini uluslararası arenada sergileyebileceÄŸi bir fırsat ayağına gelmiÅŸti. Karar verdiÄŸinde gözü kara bir ÅŸekilde giderdi ve yine öyle yaptı. Derhal krizi yöneten uluslararası politik kiÅŸiliklerden biri havasına girerken Türkiye’ye söz verdi: “Bir koyup, üç alacağız. Bu iÅŸten çok karlı çıkacağız. 21. Asır Türk Asrı’ olacak.”

İran’la sekiz yıl süren bir savaÅŸtan daha yeni çıkan Saddam Hüseyin liderliÄŸindeki Irak l AÄŸustos 1990′da güney komÅŸusu Kuveyt’i iÅŸgal ve ilhak ederek bu ülkeyi “18. Vilayeti” ilan etmiÅŸti. Osmanlı İmparatorluÄŸunun yüzlerce yıl egemenliÄŸinde kalmış bu bölgede Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler kurulurken İngiltere’nin oynadığı rol ve bu coÄŸrafyada nasıl cetvel kullanarak sınırlar çizildiÄŸi biliniyordu. Dolayısıyla bu bölgedeki devletler ve rejimler üzerine çok ÅŸey söylenebilirdi, ama yine de sonuçta Irak gibi bir ülkeye sınırlarla böyle oynamasına ve kendi istediÄŸi gibi düzenlemesine izin vermezlerdi.

Nitekim “dünyanın patronu” ABD derhal tepki gösterecek ve Irak’ın çekilmesini isteyecekti. Daha önceki geliÅŸmelerle ABD’den bu konuda “yeÅŸil ışık” yandığını düşünen Irak hiç oralı olmayınca savaÅŸ hazırlıklarına baÅŸlayan ABD bir yandan da BirleÅŸmiÅŸ Milletleri harekete geçirdi. BM Güvenlik Konseyi aldığı 660 sayılı kararla Irak’a çekilmek için 15 Ocak 1991′e kadar süre tanıdı.

Aynı anda aldığı 661 sayılı kararla ise Irak’a askeri, ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasını istedi. Daha sonra Özal bu ambargo kararını kendi eseri olarak sunacak, “Ambargoyu önce biz baÅŸlattık, biz olmasak ambargo uygulanamazdı” diye övünecekti ama Türkiye ekonomik olarak en büyük zarara tam da bu ambargo sayesinde uÄŸrayacaktı.

Irak’ın verilen süre içinde Kuveyt’ten çekilmeye niyeti yokken ve dünya adım adım savaÅŸa doÄŸru giderken Türkiye’nin “vizyon sahibi” CumhurbaÅŸkanı da Ankara’da bütün ipleri eline almış, Türkiye’yi kafasına göre yönetiyor ve çıkacak savaÅŸa katılmanın koÅŸullarını oluÅŸturuyordu. Çankaya’ya çıkarken ANAP’ı ve hükümeti emanet ettiÄŸi BaÅŸbakan Yıldırım Akbulut’u zaten pek kimsenin ciddiye aldığı söylenemezdi.

Hakkında üretilen fıkralar nedeniyle “milletin yüzünü güldüren tek baÅŸbakan” diye dalga geçilen Akbulut, Özal’ın emrindeydi. Ancak hükümetin bazı bakanlarından ve özellikle ordudan Özal’ın savaÅŸa girme, ABD Irak’a güneyden saldırınca kuzeyden de ikinci bir cephe açma politikalarına karşı ciddi bir direniÅŸ vardı.

Özal, bölgeyi Türkiye’nin hegemonya alanı olarak görüyor, ABD liderliÄŸindeki güçlerin Irak’ı kesin olarak yenilgiye uÄŸratacağına ve Saddam’ın Irak’ın başından uzaklaÅŸacağına inanıyordu. SavaÅŸ sonrasında bölge yeniden düzenlenirken “galip devletler arasında masaya oturmak”tan söz ediyordu.

Musul ve Kerkük konusundaki tarihi iddiaların yeniden canlandırıldığı ve bölgedeki petrole el koyma iÅŸtahının kabardığı bu günlerde Irak Kürtlerinin de “hamisi” rolüne soyunan Özal’ın “emperyal bir vizyona” sahip olduÄŸu açıktı. “Bir koyup, üç alacağız” derken dile getirdiÄŸi buydu.

Krize iliÅŸkin politikalardaki bu farklılık ve Özal’ın tarzı Ekim ayında DışiÅŸleri Bakanı Ali Bozer ile Milli Savunma Bakanı Safa Giray’ın istifasını getirdi. Bunların yerine DışiÅŸleri’ne yine Özal’ın has adamlarından Ahmet Kurtcebe Alptemoçin, Milli Savunma’ya da dayı oÄŸlu Hüsnü DoÄŸan getirildi. Bakanların istifaları Turgut Özal’ı pek etkilemeyecekti ama Aralık ayında esas bomba patlayıverdi.

Genelkurmay BaÅŸkanı Orgeneral Necip Torumtay Özal’la anlaÅŸmazlığı dolayısıyla 4 Aralık 1990′da istifa ediverdi. Özal’ın savaÅŸ yanlısı politikasını asıl frenleyen de ordunun en yüksek kademesinden gelen bu tepki olacaktı. Torumtay’ın yerine DoÄŸan GüreÅŸ gelecek ama artık Özal savaÅŸa aktif olarak katılma konusunda eskisi gibi ısrarlı olamayacaktı.

Özal’ın vizyonunu pek beÄŸenenler daha sonraları “Genelkurmay, DışiÅŸleri ve Milli Savunma çok bürokratik ve klasik” diye yakınacaklardı ama bu tepkiler Özal’ın Türkiye’yi bir maceraya sokmasını da engelleyecekti.

Sonuçta 15 Ocak 1991 tarihinde BM’nin verdiÄŸi süre dolduÄŸunda Irak Kuveyt’ten çekilmeyecek ve son anda Fransa’nın önerdiÄŸi barış planını kabul etmeyen ABD ve İngiltere savaşı baÅŸlatacaktı. ABD BaÅŸkanı George Bush “Kuveyt’in kurtuluÅŸu baÅŸladı” derken ve “Bir galon petrol için deÄŸil yeni bir dünya düzeni için savaşıyoruz” diye konuÅŸurken, Saddam Hüseyin de “SavaÅŸların anası baÅŸladı” diye meydan okuyordu.

16 Ocak’tan 15 Åžubat’a kadar 30 gün boyunca Irak havadan ağır bir bombardımana tabi tutularak dize getirilmeye çalışıldı. İlk gün Irak’a uçaklar 18 milyon kilo bomba atmıştı. KomÅŸu halkın üzerine bombalar yaÄŸarken Sabah gazetesinin baÅŸyazarı Güngör Mengi’nin İslam peygamberi Muhammed’in ÅŸu sözlerini hatırlatarak, Saddam’la dalga geçmesi unutulur gibi deÄŸildi: “Sen yerdekilere acı ki, gökte olan da sana acısın!”

Oysa BaÄŸdat’ı bombalamaya giden Hıristiyan pilotların ve komutanlarının hiç acıması yoktu. Atacakları bombaların üzerine “To Saddam with love” (Saddam’a Sevgilerle) diye yazdıkları, kalp iÅŸareti yaptıkları bu korkunç hava akınlarında Irak halkı büyük kayıplar verecekti.

15 Åžubat 1991′de Irak Devrim Komuta Konseyi bölgedeki müttefik kuvvetler çekilir ve Kuveyt’te serbest seçim yapılırsa çekilebileceÄŸini açıkladı. Sovyetler BirliÄŸi bu doÄŸrultuda bir barış planı hazırladı ama ABD yine reddetti ve bu kez çekilmesi için 24 Åžubat’a kadar Irak’a süre verdi. Sürenin bitiminde bu kez kara savaşı baÅŸlayacaktı.

Nitekim Irak yine çekilmedi ve bu kez 24 Åžubat’ta baÅŸlayan kara savaşı, “Çöl Fırtınası” ancak 100 saat sürecekti. 26 Åžubat günü Irak resmi açıklamasında şöyle deniyordu: “Kahraman ordumuz bugün Kuveyt’ten çekilmeye baÅŸladı, çekilme bugün tamamlanacak.” 28 Åžubat günü bir basın
toplantısı düzenleyen ABD BaÅŸkanı George Bush, “Irak teslim oldu, Kuveyt kurtuldu” diyerek zaferini ilan edecekti. Bu arada böylesi bir savaÅŸla ilk adımları atılan “yeni dünya düzeni”nin ne olduÄŸu konusunda da herkes bir fikir sahibi olmuÅŸtu.

Bütün bu geliÅŸmeleri yakından takip eden ve TBMM’den savaÅŸa girme yetkisi alan Özal, İncirlik üssünden kalkan uçakların Irak’ı bombalamasına izin verdi ama bir kara savaÅŸma giriÅŸilmesi mümkün olmayacaktı. Çarpışmaların sürdüğü günlerde yaÅŸanan savaÅŸ korkusu ve Irak sınırındaki kentlerden yüz binlerce kiÅŸinin Türkiye’nin batısına göç etmesinin ötesinde Türkiye asıl zararı ambargo nedeniyle görecekti.

Irak’la ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi ülkenin tümünü olumsuz etkilerken, Yumurtalık petrol boru hattı da dahil olmak üzere, Irak’la ortaklaÅŸa sahip olunan tesisler yıllarca çalışmayacaktı. Ama asıl önemli olan Irak’la yapılan çok yönlü ticaretin tümüyle durması ve Irak’ın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden saÄŸlıyor olması nedeniyle bu gelirden Türk ekonomisinin mahrum kalmasıydı. Ürdün ambargoya katılmamış ve Irak da bütün ticaretini Ürdün üzerinden gerçekleÅŸtirmeye yönelmiÅŸti. Ürdün’ün bu iÅŸten milyarlarca dolar kazandığı belirtiliyordu.

Savaşın sonucunda Saddam Irak’ın başında kalmaya devam edecek ve aradan geçen yıllara raÄŸmen bu konumunu sürdürecekti. Öyle ki, 10 yıl sonra ABD BaÅŸkanlığına George Bush’un oÄŸlu George W. Bush gelecek ve neredeyse ilk iÅŸi babasının intikamını alır gibi Irak’ın yeniden bombalanması olacaktı ama Saddam da BaÄŸdat’ta oturmaya devam edecekti.

“Vizyon sahibi” Turgut Özal ise savaÅŸtan iki yıl sonra, Nisan 1993′te ani bir kalp krizi ile ölecek ve “Ne büyük adamdı” diye arkasından hayli aÄŸlayan olacaktı.

Rahmetli “büyük adam”, “vizyon sahibi adam”, “hesap adamı” idi, “Bir koyup, üç alacağız” demiÅŸti, ama 10 yıl sonra iktisatçıların yaptığı hesaba göre, Türkiye’nin ambargo nedeniyle ekonomik kaybı 40 milyar doları bulmuÅŸtu.

Ama yine de 10 yıl sonraki tabloda fiyasko olarak iÅŸaret edilmesi gereken ÅŸeyin hepsi bundan ibaret deÄŸildi. 10 yıl sonraki tabloda ÅŸu iki olgu daha sırıtıyordu; bir yandan Türkiye artık Özal’ın “emperyal vizyonu”nu büyük ölçüde benimsemiÅŸ ve bölgesel hegemonya peÅŸinde koÅŸmaya baÅŸlamıştı.

Öte yandan da BaÄŸdat’a Türk heyetlerini taşıyan uçakların biri inip, diÄŸeri kalkarken Türkiye Irak’a hala uygulanmakta olan ambargoyu nereden nasıl delerim diye uÄŸraşıyordu!

Çevik Bir Olayı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Kod Adı ‘Çevik Bir’!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiye’de ÅŸimdiye kadar baÅŸarıya ulaÅŸmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin “asıl beyni” olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra BaÅŸbakanlık MüsteÅŸarı olarak 14′lerin tasfiyesine kadar “fiilen baÅŸbakanlık” yapan Albay Alpaslan TürkeÅŸ bu isimlerden ilkidir.

12 Mart’ta Hava Kuvvetleri Komutanı “Uçan General” Muhsin Batur’a benzer bir rol atfedilmiÅŸtir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaÅŸkanı seçimi krizinde CHP’nin cumhurbaÅŸkanı adayı olmuÅŸtur.

12 Eylül’de Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık “cuntanın beyni” olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiÅŸtir. Ama İsviçre BüyükelçiliÄŸi sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiye’ye geri gönderilmiÅŸtir.

Bizzat gerçekleÅŸtirenlerin de “post-modern darbe” olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Åžubat’ın beyni olarak görülen isim ise hiç kuÅŸkusuz Genelkurmay İkinci BaÅŸkanı Orgeneral Çevik Bir’di. “28 Åžubat süreci” olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm iliÅŸkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Bir’in marifetleri daha sonraları açığa çıkan “andıçlarla” iyice sergilenmiÅŸti.

Sincan’da tankları yürüten, “demokrasiye balans ayarı” yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, AÄŸustos 1998′de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuÅŸtu. Bir ara Genelkurmay BaÅŸkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama baÅŸarılamayınca AÄŸustos 1999′da emekli olmak zorunda kalmıştı.

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, “Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya” diyerek hayli genç ve yetenekli olduÄŸuna inanan ve gerçek ismini deÄŸil de sanki kod ismi kullandığı kuÅŸkusunu yaratan Çevik Bir, “stratejik düşünce üreten” bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaÅŸkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediÄŸi siyasi ihtirasının kurbanı olarak iÅŸi cumhurbaÅŸkanlığına aday olduÄŸunu ilan etmeye kadar götürdü. Ama doÄŸrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iÅŸ ancak bu kadar yüze göze bulaÅŸtırılırdı…

Anayasada yapılacak bir deÄŸiÅŸiklikle dönemin CumhurbaÅŸkanı Süleyman Demirel’in görev süresinin beÅŸ yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999′da Rumelili İşadamları DerneÄŸi’nin düzenlediÄŸi bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Bir’in konuÅŸması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaÅŸkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan “28 Åžubat’ın beyni” emekli paÅŸa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve “halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaÅŸkanlığına aday olduÄŸunu” ilan ediyordu.

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Åžen baÅŸta olmak üzere katılan iÅŸadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uÄŸraÅŸmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birsel’in sorduÄŸu bir soruya sinirlenen paÅŸa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir berbat oldu ve Çankaya Köşkü’ne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni ErtuÄŸrul Özkök’e Murat Birsel’i haÅŸlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: “Biraz alaya alır gibi konuÅŸtuÄŸu hissine kapıldım. Ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim.” Ancak artık iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸti…

28 Åžubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduÄŸu daha sonra çarÅŸaf çarÅŸaf yazılan Çevik Bir’in bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paÅŸa aday olduÄŸuna da, olacağına da piÅŸman oldu.

Hürriyet’ten Serdar Turgut, NTV’nin Çevik Bir’li yayınını “televoleden bile daha ÅŸamata, daha komik ve daha abuk” bulduÄŸunu yazarken, Yeni Åžafak’tan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı “Yasemince”yi seyretmek isteyince, “Aman kalsın” dediÄŸini, “NTV’deki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı” diye yazacaktı.

En ağır saldırı ise Hürriyet gazetesinin baÅŸyazarı Oktay EkÅŸi’den gelecek ve şöyle diyecekti: “Biz Çevik Bir PaÅŸa’yı Somali’ye gönderilen Türk BirliÄŸinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliÄŸimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoÄŸrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercan’ı, ‘Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit!’ diyerek Somali’den Türkiye’ye posta etmesi üzerine verdik.

“Bizim doÄŸrudan ve dolaylı ÅŸekilde muhatap olduklarımızı ÅŸimdilik yazmıyoruz. Ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beÄŸenmediÄŸi gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı iÅŸverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduÄŸunu uzun zamandır duyuyoruz.

“Zaten adaylığını açıkladığı akÅŸam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doÄŸruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduÄŸunu yeterince açık bir ÅŸekilde ortaya koyuyor.

“Çevik Bir’in kararım deÄŸerlendirmeye bu sütunun boyu müsait deÄŸil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. Ama kendisine Faruk Gürler’den önce Turgut Sunalp’ı incelemesini salık veririz.”

Tüm bu tepkilerden sonra soluÄŸu memleketi İzmir’de alan Çevik Bir aslında son bir kez de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler DerneÄŸi’ni ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTV’den naklen yayımlanan toplantı sanki baÅŸka bir ÅŸeymiÅŸ gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuÅŸ gibi, “Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın baÅŸlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim” diye ÅŸikayet ediyordu.

“Özellikle basından ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuÅŸturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim” diyen Çevik Bir’in ardından konuÅŸan İzmirliler DerneÄŸi Genel BaÅŸkanı Gündüz KapancıoÄŸlu, cumhurbaÅŸkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bir’e destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniÅŸ tartışılması için kampanya baÅŸlatacaklarını söylüyordu.

Kapısında “Yine ilk adım İzmir’den, cumhurbaÅŸkanlığında ilk söz milletten” pankartının asılı olduÄŸu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. Yani aslında inkar etmeye çalışsa da paÅŸanın kampanyası basbayağı ve doÄŸrusu oldukça tuhaf bir ÅŸekilde sürüyordu.

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, “Sizi Çankaya’da görmek istiyoruz” diye seslenen bir kadına “Her ÅŸey kanunla, sizin isteÄŸinizle olur” karşılığını verdi.

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.

Çevik Bir’in ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk…

Demirel’i Kim Kurtaracak? « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

‘Baba’yı Kim Kurtaracak?
Nisan 2000, Ankara

18 Nisan 1999 seçimlerinin ardından kurulan Bülent Ecevit baÅŸkanlığındaki üç partili koalisyon hükümeti bir yıl sonra Nisan 2000′de belki de en zor günlerini geçiriyordu. Birçok kiÅŸi hükümetin kendi kendine büyük bir sorun yarattığını ve altında kaldığını düşünüyordu ama kazın ayağı pek öyle deÄŸildi.

1993′te Özal’ın ani ölümüyle baÅŸbakanlıktan cumhurbaÅŸkanlığına atlayan Türkiye’nin en kıdemli politikacısı Süleyman Demirel’in görev süresi Mayıs 2000′de doluyordu. Anayasaya göre cumhurbaÅŸkanları 7 yıl için seçiliyordu ve bir daha seçilmeye hakları yoktu.

12 Eylül askeri yönetimi tarafından konulan siyasi yasaklar 1987′deki referandumda kıl payı bir oyla kaldırıldıktan sonra yeniden siyasete ve kurdurdukları partilerin başına geçen eski liderlerden kendisini en fazla yenilemiÅŸ görünen Süleyman Demirel’di. 40 yıla yakın bir süredir Türkiye’deki sağın liderliÄŸini yapan bu becerikli ve kıdemli politikacı yaklaşık sekiz yıldır oturmakta olduÄŸu ünlü Güniz Sokak’taki evinden politik alana açıkça çıkınca gerçekten de iyi bir performans göstermiÅŸti. Aslında askeri yönetimin egemen

olduÄŸu sıralarda perde arkasından yönettiÄŸi ve adının baÅŸ harflerinden dolayı “Demirel’in Yeni Partisi” denen DYP’nin başına geçtiÄŸinde sosyal demokrat olduÄŸunu söyleyenlerden daha ileri laflar ediyor, “Karakolların duvarları camdan olacak” demeye kadar iÅŸi vardırıyordu. Bilge bir siyaset adamı havasına bürünen Demirel, 70′e yaklaÅŸan yaşının olgunluÄŸunu da kullanarak “Kendim için bir ÅŸey istiyorsam namerdim” diyerek halkın karşısına çıktı ve 1991 seçimlerinden en çok oyu alarak baÅŸbakan oldu.

Ama iki yıl sonra, koalisyon ortağı SHP’nin de desteÄŸini alarak Mayıs 1993′te de cumhurbaÅŸkanlığına seçilirken bu sözünü hatırlatanlara daha eskiden verilmiÅŸ yanıtı da hazırdı; “Dün dündür, bugün de bugün!”

Her neyse, Çankaya Köşküne çıktıktan sonra “bilge devlet adamı” rolüne uygun davranmaya özen gösteren Demirel, özellikle 1997 yılında meydana gelen ve gerçekleÅŸtirenlerin de “post-modern darbe” diye adlandırdıkları “28 Åžubat süreci” sırasında önemli bir rol oynadı.

Necmettin Erbakan’ın baÅŸkanlığındaki Refahyol hükümetinin devrilmesini saÄŸlayarak ordunun “post-modern olmayan darbe” yapmasını engellemiÅŸ bir “demokrasi kahramanı” kesilen Demirel’in en azından bir süre daha Çankaya’da kalması gerekiyordu. Genelkurmay BaÅŸkanı’nın “gerekirse daha bin yıl sürer” dediÄŸi 28 Åžubat süreci henüz sona ermemiÅŸti ve Çankaya’da güvenilir ve tecrübeli birisinin bulunması gerekiyordu.

İşte bu durumu dikkate alan Ecevit yeni cumhurbaÅŸkanının seçilmesi gereken Nisan 2000 yaklaÅŸtıkça kara kara düşünüyordu. 70′li yıllarda en büyük kavgaları yaptığı Demirel’i artık o da çok takdir ediyor ve çok iyi anlaşıyordu. Kendisinin baÅŸbakan Demirel’in de cumhurbaÅŸkanı olarak bir süre daha ülkeyi birlikte idare etmelerinde sayısız fayda görüyor ve ne olursa olsun, mevcut statükoyu Mayıs 2000′den sonra da sürdürmenin formülünün bulunması gerektiÄŸine inanıyordu.

Nitekim hükümet ortakları MHP ve ANAP’ın aslında gönüllerinde yatan baÅŸka aslanlar olmasına raÄŸmen, devletin “etkili ve yetkili” çevrelerini de arkasına alan Ecevit, Anayasanın ilgili maddesinde deÄŸiÅŸiklik yapılması için harekete geçti. Hazırlanan deÄŸiÅŸikliÄŸe göre, cumhurbaÅŸkanlarının 7 yıl için ve sadece bir kez seçilmesini öngören madde 5 yıl için ve iki kez seçilebilecekleri biçiminde yeniden düzenlenecekti. Böylece 7 yıldır görev yapmakta olan Demirel’e 5 yıl için bir kez daha seçilme ÅŸansı yaratılmış olacaktı.

Demirel için yapılması düşünülen bu deÄŸiÅŸiklik kamuoyunda da, parlamentodaki partilerde de pek hoÅŸ karşılanmıyordu. Durumu garanti altına almaya çalışan Ecevit, milletvekillerinin desteÄŸini saÄŸlamak için emekliliklerini ve özlük haklarını istedikleri gibi düzenlemeyi engelleyen Anayasa maddesini de deÄŸiÅŸiklik paketinin içine alıyor ve bununla da yetinmeyip hakkında kapatılma davası açılan Fazilet Partisi’nin desteÄŸini almak için de partilerin kapatılmasını zorlaÅŸtıran bir deÄŸiÅŸikliÄŸi onlara yem olarak atıyordu.

Tüm bu hazırlık ve tartışmalara bulaÅŸmamaya özen gösteren Demirel yine “kendim için bir ÅŸey istiyorsam namerdim” diye ortalıkta dolaşıyor ve sorulan soruları “Ben bu olayların dışındayım, benim için yapılan bir ÅŸey yok” diye yanıtlıyordu.

Bu arada 40 yıldır Demirel’le yaÅŸamakta olan ve artık onunla öleceÄŸinden kuÅŸkuya kapılanlar “yeter artık” diye feryat ediyor, ülkenin Demirel’den de, Ecevit’ten de bıktığını ve 70 yaşını aÅŸan bu politikacılardan artık kurtulmak gerektiÄŸini haykırıyordu. Meclis içinde ise Ecevit’in hazırladığı rüşvet ve yemlere karşın durum çok saÄŸlam görünmüyordu. Sadece muhalefet deÄŸil iktidar partilerine mensup milletvekillerinden de itirazlar yükseliyor, Ecevit ve pek gönüllü olmasalar da baÅŸbakana destek olan koalisyon liderleri kendi milletvekillerini kontrol etmekte zorlanıyordu.

Bu Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸinin Meclis’ten kolay geçmeyeceÄŸi belli oldukça Ecevit de öfkelenip, telaÅŸlanıyor ve “Devlet krizi çıkar” diye kendince herkesi tehdit ediyordu. “Devlet krizi” derken ne demek istediÄŸi defalarca soruluyor ama yaÅŸlı baÅŸbakan bunu bir türlü açıklığa kavuÅŸturamıyordu. Herhalde kast ettiÄŸi “derin devlet”in bu deÄŸiÅŸikliklerin engellenmesinden hiç hoÅŸlanmayacağı idi ama “demokratik hukuk devleti”ni aÄŸzından düşürmeyen baÅŸbakanın bundan daha fazlasını söylemesi de beklenemezdi.

Hükümetin bu adımının Meclis’te nasıl sonuçlanacağı pek belli olmamasına raÄŸmen üzerinde ciddi bir ÅŸekilde durulacak cumhurbaÅŸkanı adayları da ortaya çıkmıyordu. En ciddi görünen aday 28 Åžubat’ın mimarlarından emekli general “balans ayarcısı” Çevik Bir olmuÅŸtu. Bir toplantıda cumhurbaÅŸkanlığına aday olacağını açıklamış ama neredeyse anında iÅŸi bitirilmiÅŸti.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Demirel’e itirazlar olsa da “hem aÄŸlarım, hem giderim” gibi anlaşılıyor ve Demirel’in 5 yıl daha Çankaya Köşkü sakini olmaya devam edeceÄŸi az çok kabullenilmiÅŸ gibi görünüyordu. Kendisi aleyhine açılan kampanyalardan canı sıkılan Demirel, “Ben ÅŸu anda bu tartışmaya taraf deÄŸilim, ne yapıyorsa hükümet yapıyor, Meclis karar verecek. Benim elim kolum baÄŸlı, ama bir kavgaya girersem bazılarını anasından doÄŸduÄŸundan piÅŸman ederim” gibi ağır laflar etmekten de kendisini alamıyordu. Ama herhalde onun da kanaati tüm bu kargaÅŸaya ve itirazlara raÄŸmen tavuklara bakmak üzere Güniz Sokak’taki evine dönmeyeceÄŸi, bir beÅŸ yıl daha Çankaya’da oturmaya devam edeceÄŸi yolundaydı.

Böylece düşünülen Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸine baÄŸlı olarak Demirel’in yeniden aday olacağının kabullenildiÄŸi ve baÅŸka da hiçbir adayın isminin ortaya atılmadığı koÅŸullar içinde Meclis’teki görüşmelerin ve oylamaların yapılacağı günlere gelindi.

Görüşmeler sırasında gönlünde Çankaya aslanının yattığı öne sürülen Mesut Yılmaz’ın ANAP’ının yanı sıra MHP’nin de içinin pek rahat olmadığı anlaşılıyordu. Demirel Çankaya’dan inerse partinin içinin karışacağından tedirgin olan DYP’nin de deÄŸiÅŸikliÄŸe oy vermesi bekleniyordu ama bu cephede de deÄŸiÅŸikliÄŸe verilecek desteÄŸin umulan kadar olmayacağı görülüyordu.

FP’de ise genel merkez yönetimindeki “ak saçlılar” ile “yenilikçiler” arasında sorun vardı ve ikinciler Demirel’in süresinin uzatılmasına ÅŸiddetle karşıydılar. En saÄŸlam bir ÅŸekilde duran Ecevit’in DSP’si gözüküyor, Ecevit sayesinde Meclis’e geldiklerinin farkında olan DSP milletvekilleri saÄŸlık durumu pek de parlak görünmeyen liderlerini üzmemeye özen gösteriyordu.

Bu koÅŸullarda Meclis’te ele alınan Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi paketi ilk turda gereken oranda oyu alamadı. Bütün partilerden fire vardı ve bütün partilerin sözcüleri veya milletvekilleri kamuoyuna “resmi” görüş açıklarken bir türlü konuÅŸuyor, oylamalara girince “gerçek” görüşleri doÄŸrultusunda davranıyordu.

İkinci tur görüşmelere kadar geçen günlerde koalisyon liderleri durumu kontrol altına almak için yeniden kolları sıvadılar. Ancak durum pek umut vermiyordu. Nitekim ikinci turda da istenilen oy alınamadı ve Ecevit tam anlamıyla hüsrana uğradı.

Herkes çıkacak “devlet krizi”ni beklerken BaÅŸbakan Ecevit ÅŸapkasından tavÅŸan çıkarır gibi bir marifet sergileyecek ve Anayasa Mahkemesi BaÅŸkanı Ahmet Necdet Sezer’i Meclisteki tüm partilerin liderlerinin desteÄŸini alan cumhurbaÅŸkanı adayı olarak kabul ettirecekti.

Böylece Türkiye 10. CumhurbaÅŸkanına kavuÅŸtu ama bir süre sonra hukukçu cumhurbaÅŸkanı ile başı dertten kurtulmayan Ecevit bu kez de Ahmet Necdet Sezer’in 7 yıl olan görev süresini hiç olmazsa 5 yıla indirmek için yeniden Demirel için kabul ettiremediÄŸi formül üzerinde düşünmeye baÅŸlayacaktı.

Zorunlu olarak Çankaya’dan Güniz Sokak’taki evine dönen Demirel ise kızgındı. Ekim ayında siyasete gösteriÅŸli bir dönüş yapmak üzere hazırlıklara baÅŸladı ama baÅŸta kendi bankasını hortumlayan yeÄŸeni olmak üzere, yakını, ailesi olarak kabul edilen iÅŸ adamlarına yönelik yolsuzluk operasyonları öylesine geliÅŸti ki, deÄŸil siyasete dönmesi Demirel’in evinden dışarı çıkması bile zorlaÅŸtı.

Åžimdilik onun için uygun görülen en yüksek mevki Ombudsmanlık gibi görünüyor ama “aile fotoÄŸrafı”nda yer alan ÅŸahsiyetlerle ilgili operasyonlar aynı hızla devam ederse gerçekten de “Kendim için bir ÅŸey istiyorsam namerdim” sözü boÅŸlukta kalmayabilir ve kümesteki tavuklarıyla ilgilenmekten baÅŸka bir iÅŸ bulamayabilir!

Ama yine de temkinli konuÅŸmak gerekir. Kırk yıldır siyasette nasıl bir hacıyatmaz olduÄŸunu kanıtlayan ‘Baba’ yine kurtulmanın ve ‘Kurtar bizi baba’ diye üstünü başını paralayan kalabalıkların arasına dönmenin yolunu bulabilir.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!

“Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır!”

Kriz Yaratan Tartışma « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Cumhurbaşkanı Başbakana Ağır Konuştu, Böyle Oldu!
19 Åžubat 2001, Ankara

19 Åžubat 2001 Pazartesi günü “Türkiye’nin asıl iktidar odağı” olarak deÄŸerlendirilen Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) Åžubat ayı olaÄŸan toplantısı vardı. Her zamanki gibi CumhurbaÅŸkanı’nın baÅŸkanlığında Çankaya Köşkü’nde yapılan toplantı bu kez çok kısa sürmüştü.

Sabah 9.45′te baÅŸlayan toplantıyı BaÅŸbakan Bülent Ecevit ve diÄŸer bakanlar 15 dakika sonra terk etmiÅŸler, Köşk’ün çıkışında gazetecilere açıklama yapmaya yönelen Ecevit’i BaÅŸbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz engelleyerek “BaÅŸbakanlığa gidelim, orada gereken açıklamayı yaparız” demiÅŸti.

Kısa bir süre sonra MGK’nın asker kanadı da Çankaya’dan ayrılınca iyice afallayan gazeteciler büyük bir merak ve telaÅŸ içinde ne olduÄŸunu öğrenmek için koÅŸuÅŸturmaya baÅŸladılar. Nihayet BaÅŸbakan Ecevit saat 11.00′de BaÅŸbakanlıkta kameraların karşısına geçtiÄŸinde titreyen sesiyle şöyle konuÅŸacaktı:

“MGK toplantısının açılışında gündeme geçilmeden önce kamu görevlileri önünde CumhurbaÅŸkanı söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eÅŸi görülmedik bir davranışta bulundu. Aynı üslupla yanıt vermemek için toplantıdan ayrılmayı uygun gördüm. Ciddi bir krizdir bu.”

Böylece ayrıntıları daha sonra öğrenilecek olayın ilk fotoÄŸrafı çekilmiÅŸti. Kamuoyunda büyük bir saygınlığı ve güvenilirliÄŸi olan CumhurbaÅŸkanı Ahmet Necdet Sezer BaÅŸbakan Ecevit’i herhalde sert bir ÅŸekilde eleÅŸtirmiÅŸ, o da kızarak toplantıyı terk etmiÅŸti. Esas gündem maddesi Avrupa BirliÄŸi’ne sunulacak Ulusal Program taslağının görüşülmesi olan MGK toplantısı da böylece baÅŸlamadan bitmiÅŸti.

Günün ilerleyen saatlerinde öğrenilen ayrıntılara göre Cumhurbaşkanı şöyle demişti:

“Gündeme geçilmeden önce bazı konulara deÄŸinmek istiyorum. Siz baÅŸbakan olarak yasamayı elinizin altına aldınız. Milletvekillerini oy makinesi haline getirdiniz. Yargıya da müdahale ediyorsunuz. DGM savcısı Talat Åžalk hakkında tahkikat açtırıyorsunuz. Yaptığınız iÅŸler doÄŸru deÄŸil. Devlet Denetleme Kurulu’nun bankaları denetlemesine ‘Denetimin denetlemesi mi olur?’ diye karşı çıkıyorsunuz? Bu denetimden neden korkuyorsunuz? (Ecevit’in yüzünün gerilmesi üzerine) Ters ters bakmayın lütfen. Anayasadaki yetkilerimi kullanarak Devlet Denetleme Kurulu’nu görevlendirdim.”

Ecevit (sinirli bir biçimde): Bitti mi?

Cumhurbaşkanı devam ediyor: Hayır, bitmedi. İşte dosyalar burada. Bazı bakanların da adları geçiyor. Bir bakanı görevden almayı bile beceremediniz. Çamurun üstünde oturuyorsunuz. Siz temizleyemiyorsanız, biz temizleyelim. Hepsinin üzerine gideceğim, beni engelleyemeyeceksiniz.

Devlet Bakanı ve Ecevit’in gölgesi Hüsamettin Özkan atılıyor: Åžu Anayasadan gönderin de biz de okuyalım. (CumhurbaÅŸkanı elindeki Anayasayı Özkan’a fırlatır, Özkan da geri atar.) Burada oturmaya layık deÄŸilsiniz. Nankörsünüz. Sizi biz oturttuk, indirmeyi de biliriz.

Cumhurbaşkanı: Beni Meclis seçti.

Özkan: Hukuktan bahsediyorsunuz ama kiraların yüzde 10′la sınırlanması kanunu var, siz kendi evinizi yüzde 25 artış yaparak kiraya verdiniz.

Ecevit: Bu şartlarda toplantıyı sürdürmemiz mümkün değil diyerek salondan ayrılıyor.

İşte böylece 5 dakikayı bulmayan bu tartışmanın kamuoyuna yansıtılmasıyla birlikte ortalık birbirine girecek ve asıl olarak da olan ekonomiye olacaktı. Bu sözlerle patlak veren siyasi kriz ekonomide tam bir çöküşe yol açan derin bir krizin tetikleyicisi rolünü üstlenecekti.

Bir yılı aÅŸkın bir süredir IMF ile yapılan anlaÅŸmalar çerçevesinde bir “istikrar programı” uygulayan hükümet ekonomideki çöküşün sorumluluÄŸunu önce cumhurbaÅŸkanına atmaya çalıştıysa da kamuoyunu pek ikna edemeyecek ve “kendim ettim, kendim buldum” hesabı iÅŸin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünmeye baÅŸlayacaktı.

BaÅŸbakanın saat 11.00′de yaptığı açıklamadan sonraki 6 saat içinde Merkez Bankası’ndan 7 milyar doların üzerinde döviz çekilmiÅŸ, İstanbul Borsası tepe taklak olmuÅŸ, gecelik repo faizleri yüzde 7500′e kadar fırlamıştı.

İki büyük kamu bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası ödeme yükümlüklerini yerine getiremiyor, yabancı ajanslar flaÅŸ haber olarak ÅŸu cümleyi abonelerine geçiyordu: “Turkish banking system is at default.” (Türk bankacılık sistemi çöktü.) Borsanın asıl tarihi düşüşü 21 Åžubat ÇarÅŸamba günü gerçekleÅŸecek ve bir “Kara ÇarÅŸamba”yı daha idrak eden endeks tarihinde ilk kez bir günde yüzde 18 deÄŸer kaybedecekti.

Ekonomide her şey o kadar pamuk ipliğine bağlıydı ki, IMF ile yapılan program çökmüş ve hükümet ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü. İlerleyen günlerde, bizzat Başbakan ekonominin durumunun iyi olmadığını, hatta böylesi bir krizin beklendiğini bile itiraf edecek ve siyasi krizin doğmasına yol açan davranışının gelişmelerdeki rolünü küçültmeye çalışacaktı.

21 Åžubat “Kara ÇarÅŸamba”yı izleyen günlerde koalisyon liderleri baÅŸta olmak üzere ekonomi uzmanlarından büyük sermayenin temsilcilerine kadar hemen her kesim toplantı üzerine toplantı, ortalığı sakinleÅŸtirmeye yönelik olarak açıklama üzerine açıklama yaparken ekonomi ise adeta duruyordu. Özellikle bankacılık sistemi tam anlamıyla felç olmuÅŸtu.

Kredi faizlerinin ulaÅŸtığı inanılmaz rakamlar karşısında kimse bankalara yanaÅŸamaz duruma gelmiÅŸti. Çekler ödenemiyordu. Bir hafta içinde binlerce iÅŸyeri kapanırken yüz binlerce kiÅŸi de iÅŸsiz kalmıştı. Hükümet istifa baskısı altına alınırken erken seçim, “teknokratlar hükümeti” gibi öneriler tekrar ortaya sürülmeye baÅŸlanmıştı. Büyük sermaye ekonominin yönetiminden ÅŸikayet ederek hükümette düzenlemeler ve en azından ekonominin sorumluluÄŸunun tek elde toplanmasını istiyordu.

Sonuçta hükümet IMF ile yaptığı programdan vazgeçmek anlamına gelen dövizde dalgalı kur sistemine geçmeye karar verecekti. Aslında bu yüzde 30′a ulaÅŸan bir devalüasyon demekti. Böylece ABD dolarının Türk lirası karşısındaki deÄŸeri bir anda 680 bin liradan yaklaşık bir milyona yükselirken yıllık oram yüzde 30′ların altına indirildi diye sevinilen enflasyon da yeniden yükseliÅŸe geçti. Yeni düzenlemeler çerçevesinde 2001 yılında enflasyon oranı yüzde 50′de tutulabilirse bu, baÅŸarı olacaktı.

Bu arada doÄŸan güvensizlik ortamını gidermek ve büyük sermayenin taleplerine de karşılık vermek üzere ekonominin yönetiminin teslim edileceÄŸi bir “sihirbaz” ABD’den bulunarak ithal edilecekti. 23 yıldır Dünya Bankası’nda çalışmakta olan ve Dünya Bankası BaÅŸkanı’nın 26 yardımcısından biri olan Kemal DerviÅŸ Ankara’ya davet edilecek ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılarak krizi aÅŸma görevini üstlenecekti.

Artık medyanın yeni yıldızı olan DerviÅŸ’in “ekonominin patronluÄŸu”na getiriliÅŸi aslında Türkiye’nin son çeyrek yüzyıllık tarihini iyi bilenler için hiç de iyi ÅŸeyler çaÄŸrıştırmıyordu. 1958′de, 1970′de, 1980′de, 1994′teki büyük devalüasyonları ve ekonomik krizleri adeta kaçınılmaz olarak askeri darbelerin, ordunun siyasete açıktan müdahalelerinin izlediÄŸini bilenler bu durum karşısında tabii ki iyi rüya görmüyorlardı.

ÖrneÄŸin 12 Mart döneminde de Dünya Bankası’nın bir baÅŸka Türk yöneticisinin, Atilla KaraosmanoÄŸlu’nun aynı ÅŸekilde ABD’den ithal edilerek ekonominin başına getirildiÄŸini hatırlayanlar bu filmin sonunu az çok tahmin etmelerine raÄŸmen, aradan geçen çeyrek yüzyılda deÄŸiÅŸen pek çok faktörün varlığını da dikkate alarak durumu, “Du bakali, ne ölçek?” diye gözlerken aÅŸağıdaki fıkrayı da akıllarından çıkaramıyorlardı.

Fıkra bu ya, yaÅŸlı bir adamın genç bir karısı varmış. Çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış. Bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekir’in hayatını anlatan bir film olduÄŸunu ve ona gitmek istediÄŸini söylemiÅŸ. Adam mecburen izin vermiÅŸ ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiÅŸ. Ertesi gün kadın sinemaya gitmiÅŸ ve dönmüş. AkÅŸam kocası sormuÅŸ, ee ne oldu, anlat bakalım.

Kadın baÅŸlamış anlatmaya. İyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım. Bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor. “Ee”, demiÅŸ adam, “du bakali, ne ölçek?” Sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peÅŸimden gelmesin mi? “Ee, du bakali, ne ölçek?” Bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? “Ee, du bakali, ne ölçek?”

Film bitti, sinemadan çıkıp eve doÄŸru yürümeye baÅŸladım. Adam da ardım sıra gelmez mi? “Ee, du bakali, ne ölçek?” Kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? “Ee, du bakali, ne ölçek?” Yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya baÅŸlamız mı? YaÅŸlı koca iyice heyecanlanmış, “Ee, du bakali, ne ölçek?” YataÄŸa girdim, adam da girmez mi? YaÅŸlı koca yine “Ee, du bakali, ne ölçek?” deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; “Ee, yeter be adam” demiÅŸ, “artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?”

Seçilmemeyi Başarmak « Tarihteki İlginç Olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Seçilmemeyi Nasıl Başarabilirsiniz?
1978, Chicago

Chicago “Çalışkan Kent” diye ün yapmıştır; özellikle belediyede hemen her türlü iÅŸ zamanında yapılır, çöpler düzenli toplanır, caddeler iyi temizlenir ve diÄŸer belediye iÅŸleri savsaklanmaz. Åžubat 1978′de Chicago ÅŸiddetli bir kar fırtınasına yakalandı. Kentin kar sorumlusu iÅŸlerin altından kalkamadı diye eleÅŸtirildi.

Efsanevi Belediye BaÅŸkanı Richard J. Daley’in ölümünden sonra yerine geçen Michael A. Bilandic hava koÅŸullarının ani deÄŸiÅŸimiyle kentin bir daha böyle kötü bir sürprize yakalanmamasını saÄŸlamak konusunda kararlıydı.

Nisan 1978′de Bilandic bir komisyon kurarak benzer bir durumda kar fırtınasıyla nasıl mücadele edileceÄŸinin bir planının çıkarılmasını istedi. Komisyonun baÅŸkanlığına getirilen avukat Kenneth Sain deneyimli bir yerel yöneticiydi ve 1977′deki istifasına kadar Daley ve Bilandic’le birlikte çalışmıştı. Bir dizi araÅŸtırmadan sonra Sain kentin karla mücadelesini yapacak yeni firmasının seçildiÄŸini ilan etti; uzun yıllardır bu iÅŸi yapan Barton-Aschmann Asociates yerine baÅŸka bir firma ile anlaÅŸma yapılmıştı.

Aralık ayının ilk günü Chicago’ya yaÄŸan kar yaklaşık 30 santimetreyi bulmuÅŸtu. Sonra kar yağışı daha da arttı ve kar kalınlığı bazı bölgelerde 45 santimi geçti. Tam o sıralarda, 23 Aralıkta da komisyon 23 sayfalık son raporunu yayımladı ve belediye firmaya 90 bin dolar ödeme yaptı. Rapor güya bazı önlemler ve malzeme alımını içeriyor ve karla mücadele açısından izlenecek yeni politikalar öngörüyordu. Caddeler ve meydanlar hızla temizlendi ve karla nasıl baÅŸa çıktık diye herkes sevinçle birbirini kutladı.

Yılbaşı gecesi yine kar yağdı ve kalınlığı 30 santimi bulunca kentin sorunları da yine baş gösterdi. Temizlik ve Sağlık Müdürü Emmit Garrity yönetimindeki çalışmalar ciddi eleştirilere maruz kaldı, çünkü karla mücadele programının öngörüleri çerçevesinde yollardaki araçların çekilerek karın temizlenmesi bir haftayı bulmuştu. Çalışmalar en sonunda tamamlanmıştı ama bu arada 12 Ocak günü de kentin tarihindeki en büyük kar fırtınası kapıya dayanmıştı.

14 Ocak 1978 tarihli Chicago Tribüne gazetesinin manÅŸeti “TİPİ…” idi. Son üç gün içinde kente yaÄŸan karın kalınlığı 70 santime yaklaÅŸmıştı. Åžiddetli kar yağışı, soÄŸuk ve hızı saatte 80 kilometreyi aÅŸan rüzgar kentteki yaÅŸamı felç etmiÅŸti. Uluslararası O’Hare Havaalanı kapandı ve kent içi trafik durdu.

Olağanüstü durum ilan eden Belediye Başkanı Bilandic arabaların yollardan çekilmesi çağrısı yaptı. Arabaların okulların bahçelerine ve park alanlarına çekilmesini isteyen Blandic karların temizlenmesi için yolların boşaltılması gerektiğini belirtiyordu. Belediye başkanının istekleri polis tarafından zorla uygulanacak ve yollarda bırakılan arabalara ceza kesilecekti.

Ancak Bilandic’in park alanı olarak kullanılmasını önerdiÄŸi 103 yerden çok azı karlardan temizlenmiÅŸ ve halkın kullanımına uygun durumdaydı. Arabalar kar tepelerinin altında kalmış ve kar temizleme makineleri caddelerden geçemediÄŸi için yan sokaklar iyice kardan geçilmez duruma gelmiÅŸti. Park alanlarıyla ilgili kendisine yanlış bilgi veren görevlileri cezalandıran Bilandic halktan özür diledi.

Ayrıca yollardaki karla baÅŸa çakacak miktarda araç da yoktu. Çevredeki kentlerden araç ve personel yardımı istendi. Yardım çaÄŸrısına Quebec’ten bile yanıt geldi ama Chicago’daki görevliler kendilerinin kullanılmadığını iddia ettiler. Hiçbir ÅŸey yapmadan saatte 57 dolar para alıyorlardı. İşlerine arabalarıyla gidemeyen halk toplu taşım araçlarına yöneldi. Otobüs sistemi de özel arabalardan daha iyi durumda deÄŸildi. Caddelerin birçoÄŸunda ancak bir ÅŸeritten trafik iÅŸleyebiliyordu.

Otobüs tarifeleri bir kenara bırakıldı, üç saate kadar gecikmeler meydana geliyordu. Trenler düzensiz de olsa çalışıyor ama sık sık sorun çıkıyordu. Kentteki raylı sistem de felç olmuş, onlara elektrik sağlayan sistem de göçmüştü. Gerekli bakım yapılmadığı ve ihtiyaç duyulan malzemeler daha önce sağlanmadığı için zaten iki hat daha önceden iptal edilmişti. En sonunda tek bir hattın kardan temizlenmesi becerilerek kısmen hizmete sokulması başarıldığında kar fırtınası da hafiflemişti. Ama bu arada kentteki kar kalınlığı da iki metreyi geçmişti. Yaşlılar evlerinde hapis kaldılar.

Karda yürümeye çalışan birçoğu kayarak düşmüş ve sakatlanmıştı. Çöp toplanması durmuştu. Ayın son günü geldiğinde kentin merkezi ve çevresi hala kardan temizlenememişti. Belediye Başkanı Bitandic karla mücadelede yardıma ihtiyacı olanlar için bir telefon hattı kurmak istedi ama 5.5 milyon nüfus için elinde sadece bir numara vardı. Belediye Başkanının kurduğu komisyon o kadar laf üretmişti ama kent tipiyle başa çıkacak gibi görünmüyordu.

Tüm bunlar olurken Bilandic çeşitli radyo ve televizyon programlarına çıkarak halkı sakinleştirmeye ve yapılabilecek her şeyin yapılmakta olduğuna ikna etmeye uğraşıyordu. Editörlere gönderilen ilk mektuplar kara yenik düşen kentte belediye başkanının istifasını istiyordu. 19 Ocakta halk Sain komisyonunun hazırladığı planı görmek istedi.

İstemeden de olsa belediye planı basına verdiğinde kıyamet koptu; 23 sayfalık raporda genel hatlarıyla bir şeyler söyleniyor ve ardından da çalışanlar işverenlerinin emirlerine uygun davranmalı, karla mücadele sorumlularıyla ilişki kurulmalı gibi çok basit öneriler ve bazı formların nasıl doldurulacağını gösteren örnekler yer alıyordu.

Karları eritmek için tuz atılacak ve temizlenecek güzergahları gösteren 184 harita vardı ama belediye bu haritaların komisyon tarafından yapılmadığını zaten daha önce belediyedeki uzmanlar tarafından yapılmış olduğunu açıkladı. Rapor ne belediyenin park alanlarını belirtiyordu, ne de alınması gereken yeni makinelerden söz ediyordu.

En ciddi suçlama ise Anthony Mazza adında bir kar işçisinden geldi; Mazza komisyon raporunun kendisinin 1973′te hazırladığı master tezinin bir kopyası olduÄŸunu iddia ediyordu. Tüm rapor tam bir rezaletti ve Belediye Meclisi Kenneth Sain’e ödemeyi durdurmaya karar verdi. Ancak bu noktada Sain ile Belediye BaÅŸkam Bilandic arasındaki iÅŸbirliÄŸinin ve anlaÅŸmanın sadece bundan ibaret olmadığı açığa çıktı.

Emniyet örgütünün bomba ve kundakçılıkla uÄŸraÅŸan bölümünün de yeniden düzenlenmesi için hazırlatılan bir rapor daha vardı. Bir üçüncü rapor da polis ve itfaiye arasındaki iÅŸbirliÄŸinin nasıl olması gerektiÄŸini ele alıyordu. Sonuçta toplam olarak Sain belediye için 9 rapor hazırlamış ve karşılığında 242 bin dolar almıştı. Tabii skandal Bilandic’i güç durumda bıraktı ve itibarı zedelendi.

Şubatta yapılan aday belirleme toplantısında Demokrat Parti içindeki rakibi Jane Byrne karşısında kaybetmesi için iki hafta önce yaşanan felaketin ve rezaletin hatırlatılmasına bile gerek kalmadı.

Böylece 1978 kışında Sain ve ÅŸirketinin karla ilgili olarak Chicago’da yaptığı en etkili iÅŸ Belediye BaÅŸkanı Michael Bilandic’i karın içine gömmek olmuÅŸtu.

Tasarruf Edelim Derken « Tarihteki İlginç Olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Nihayetinde BBC de Bir Bürokrasidir
1967, İngiltere

Bir yayın kuruluÅŸu olarak İngiliz BBC’nin kaliteli yayıncısı oldukça azdı. 70 yılı aÅŸan bir süre BBC konserler, belgeseller, komediler, çocuk programlan, eÄŸitim programlan, drama dizileri, çaÄŸdaÅŸ ve klasik oyunlar üretti ve yayımladı; radyo ve televizyon haberleri tüm dünyada en güvenilir ve saygın haberler olarak kabul ediliyordu.

1922 yılında İngiliz Posta TeÅŸkilatı tarafından İngiliz Yayım Åžirketi (British Broadcasting Company-BBC) olarak kaydı yaptırılıp, ruhsatı alınırken Posta Genel Müdürlüğü’nün, yani patronunun uygun bulduÄŸu hizmeti saÄŸlamak amacını taşıyordu. Niyetler mükemmeldi. Åžirket radyoda İngiliz ürünlerinin tanıtımını yapıyordu. Halk üzerinde kötü veya olumsuz bir etkilemeye yol açmadıktan sonra yayınların özgürdü. Mali olarak ise doÄŸrudan izleyicilerinin ödemeleriyle ayakta duracaktı.

BBC yayınlarını dinlemek ve daha sonra televizyonları izlemek isteyenler Posta Teşkilatına belirli bir ruhsat ücreti ödemek zorundaydılar. Başlangıçta yılda 10 şilin olan ücret daha sonraları 70 paunda kadar çıktı. Hükümetin desteğindeki bir tekel olarak BBC on yıllar boyunca yayın alanını istediği gibi elinde tuttu.

Bağımsız radyo ve televizyon kuruluÅŸlarına izin verilmesine ve BBC’nin iÅŸgalindeki yayın dalgalarından yararlanmalarına kadar uzun zaman geçti. Bundan sonra bile satılan her televizyon, alıcısı BBC’yi izlese de izlemese de, bir ruhsat parası ödemek zorundaydı. Bu ödemeler ve programların telif ücretleri BBC’nin mali kaynaklarını oluÅŸturuyordu.

Bir kamu kurumu ve bürokratik bir aygıt olmasına raÄŸmen ne yayımlayacağı konusunda hayli geniÅŸ bir özerkliÄŸin tadını çıkarıyordu. Tam gün TV yayını 1980′lerin ortalarına kadar onaylanmadı. Ticari kaygılar taşımamanın saÄŸladığı rahatlıkla BBC yayınları düzeyli, tarafsız ve kaliteli olma olanağına kavuÅŸuyordu.

Bu özgürlük ve avantajlardan yararlanan BBC tümüyle ticari bir TV kanalında yer alması çok zor çocuk programları, konserler ve diÄŸer eÄŸitici yayınlar yapabiliyordu. Radyoda da dünyaca ünlü orkestraların yanı sıra İngiliz ve Amerikan pop müziÄŸinin yıldızları, Beatles, Rolling Stones, Jimi Hendrix, Chuck Berry konserleri dinlenebiliyordu. En ünlü programlarından biri 1963′ten 1989′a kadar devam eden bilimkurgu dizisi Doctor Who (Doktor Kim) idi.

Ama bu arada, maalesef BBC de, herhangi bir kamu kuruluşunda görülebilecek bazı dertlerden mustaripti. Gelirleri sabit olan herhangi bir şirket bazı harcamalarını kısmak ve bütçesinde belli kısıtlamalar yapmak zorundaydı. Buna BBC de dahildi.

İlk BBC programları Film Merkezinden sağlanan uzun süreli film ve oyunlardan oluşuyordu. Ticari kayıtların devreye girmesiyle birlikte BBC arşivlerine de standart bir ölçü getirildi. Personele bütün programların film kopyalarını saklama emri verilmişti ama video ve ses kayıtları için aynı emir tekrarlanmamıştı.

1978′e kadar BBC Mühendislik Bölümünün denetiminde olan video kasetler ancak bu tarihten sonra film merkezine aktarıldı. Kasetler nispeten daha küçük bir arÅŸivde saklanıyor ve zaman zaman dış ülkelere satış olanağı olup olmadığını anlamak için yeniden izleniyordu. Pek çok görsel ve sesli programlar ve diziler, filmler, belgeseller baÅŸka ülkelere satılıyordu. 1970′ler ve 1980′lerde dünyada en çok izlenen bilimkurgu dizisi Doctor Who da bunlardan biriydi.

Sonra arşivlerdeki yerlerin yeterli olmadığı ve pahalıya mal olduğu günler geldi. Böylece 1967 yılında adı bilinmeyen bir bürokrat, günlerden bir gün depolarda bulunan ses ve video kasetlerini silip temizleyerek yeniden kullanılabileceğini akıl etti ve harekete geçti. Gerek Film Merkezi, gerekse Mühendislik Bölümü tüm programların tarihsel kopyalarının tutulmasından diğerinin sorumlu olduğunu düşünüyordu.

Ve 1978′e gelindiÄŸinde birçok program bir güzel yok edilmiÅŸ ve elde hiçbir kopyası kalmamıştı. BBC bir arÅŸiv sorumlusu tayin ederek nelerin yok edildiÄŸini saptamak ve dünyanın her tarafından, yabancı yayın kurumlarından ve koleksiyonculardan kendi orijinal programlarının kopyalarını bulmak için uÄŸraÅŸmaya baÅŸladı. Kaybedilen hazinelerin ancak çok azının kopyası bulunabildi.

Bu arada büyük bir ÅŸans eseri olarak dünyaca ünlü Doctor Who’nun eksik bölümleri de toparlanabilmiÅŸti. Yakın zamanlarda iki müzik prodüktörü ortaya çıktı ve vaktiyle verilen silme emrine uymadıklarını ve Rolling Stones’un ilk kayıtları da dahil olmak üzere bazı eÅŸi olmayan programların kayıtlarını sakladıklarını açıkladılar. Åžimdi bu “kayıp kasetler” BBC’ye küçük bir servet kazandırabilir ama geri gelmeyenler dikkate alındığında elde olanlar pek bir ÅŸey deÄŸildir.

Üç-beÅŸ kuruÅŸ tasarruf edelim derken müzik ve yayın tarihinin paha biçilmez eserleri kaybolmuÅŸtu. BoÅŸ kasetlerin fiyatı 2 ile 9 pound arasında deÄŸiÅŸiyordu. Oysa bunların üzerinde orijinal olarak kaydedilmiÅŸ programlardan BBC milyonlarca pound kazanabilirdi. Kaybolanlar arasında Beatles’ın ilk konserleri, önemli dramalar, belgeseller ve tarihsel spor programlan yer alıyordu.

Bugünkü değerleri milyarları bulurdu. Ama depoda bir parça yer kazanmak ve birkaç bin pound tasarruf etmek için akıl almaz bir iş yapılmıştı. Zamanında üzerinde doğru dürüst düşünmeden bulunulan bir çözüm uygun gibi görünmüştü ama eşine az rastlanır bir rezalet ortaya çıkmıştı.

Gizli Servisteki Köstebek « Tarihteki İlginç Olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

İngiliz Gizli Servisinin 2 Numarası Sovyet Köstebeği
1963, Moskova

Stewart Menzies İngiliz Gizli İstihbarat Servisini (SIS) yönetecek ideal adam gibi görünüyordu. Yüksek sosyetenin içindeydi, bazılarına göre İngiltere Kralı VII. Edward’ın gayri meÅŸru çocuÄŸuydu, etrafındaki çok sayıda dostuyla gösteriÅŸli bir yaÅŸamı ve hayatını rahatça sürdürmesine olanak saÄŸlayan bir zenginliÄŸi vardı.

Adamlarının işlerini iyi bir şekilde yapacağına inanıyor ve yollarının üzerine çıkarak onları engellemiyordu, böylece servis esas olarak kendi kendini yönetiyordu. Günün birinde kendisine bir halef seçmesinin zamanı geldiğinde etrafına daha dikkatli bir şekilde baktı, atayacağı kişinin son yıllarda neler yaptığını bir kez daha gözden geçirdi.

Sonuçta Menzies’in yerine seçtiÄŸi halef Kim Philby adında sıcakkanlı birisi oldu. Cambridge Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Philby, İkinci Dünya Savaşı sırasında Menzies’in yönetimi altında yürüttüğü çalışmalarıyla profesyonel istihbaratın en iyi ve parlak adamlarından biri olarak deÄŸerlendiriliyordu ve daha üst görevlere getirilmesine kimsenin bir itirazı olamazdı.

Biraz saha tecrübe kazanması için Philby önce 1947-1949 yıllan arasında Türkiye’ye gönderildi. Buradan da oldukça kıyak bir mevkiye aktarıldı; Washington’a gönderilerek SİS ile CIA ve FBI arasındaki irtibat sorumlusu yapıldı.

Amerikalılar kollarını açarak Philby’i kucakladılar; savaÅŸ zamanındaki baÅŸarılarının hikayelerini anlatarak pohpohladılar ve SİS’in anti-Sovyet bölümünü kurduÄŸu sırada edinmiÅŸ olduÄŸu bilgi ve tecrübeden kendilerine bir ÅŸeyler aktarmasını saÄŸlamak için ellerinden geleni yaptılar. En üstteki yöneticiler de dahil olmak üzere Philby istediÄŸi herkese ulaÅŸabiliyor, her yere girip çıkabiliyordu.

Kendisine bütün kapılar sonuna kadar açılmıştı. Philby’nin görevi iki Amerikan gizli servisiyle, CIA ve FBI ile iki İngiliz gizli servisinin SİS ve M16 arasındaki bilgi akışını saÄŸlamaktı. Nitekim Philby de tam anlamıyla kendisini iÅŸe kaptırdı ve iki tarafın da toparladığı istihbarat bilgilerini denetimi altına aldı.

Menzies himayesine aldığı bu genç yeteneÄŸin ABD’deki çalışmalarıyla ilgili olarak parlak raporlar alıyor ve ne kadar doÄŸru bir halef seçtiÄŸine iliÅŸkin kendisini kutlamadan duramıyordu.

Ama bu arada küçük bir sorun vardı. Philby gerçekte diÄŸer tarafa çalışıyordu, hayır canım ABD’ye deÄŸil Sovyetler BirliÄŸi hesabına çalışıyordu; yani kendisine karşı çalışmada uzman olduÄŸu varsayılan yabancı güç hesabına faaliyet yürütüyordu.

1933 yılına dönerek devam edecek olursak; bu tarihte henüz Cambridge Üniversitesi’nde olan Philby Sovyet Gizli Servisi OGPU ajanlarının dikkatini çekmiÅŸ (muhtemelen onlarla iÅŸbirliÄŸi içindeki bir üniversite hocasının uyarısıyla) ve Sovyet davasına sempati gösteren genç ve ayrıcalıklı İngiliz entelektüellerinden biri olarak deÄŸerlendirilmiÅŸ, kendisine yakınlaşılmıştı.

Kurulan iliÅŸki çerçevesinde politik ve teorik görüşlerini ifade edince belirli konuların ele alındığı felsefi araÅŸtırmalarda kendisinden yardım isteyerek iÅŸi ilerlettiler. Ancak kendisini OGPU’da iÅŸe alanlar hiçbir zaman niyetlerini açıkça söylemediler, maksatlarını tam olarak ortaya koymadılar.

Philby’nin kendi sözleriyle de durum şöyleydi: “Haziran 1933′de iÅŸe baÅŸladım ve İngiliz entelijansiyası arasına sızmakla görevlendirildim. Ancak bu görevin ne kadar uzun süreceÄŸinin bir önemi olmadığı söylendi.”

Washington’da Philby İngiliz ve Amerikan istihbaratıyla ilgili bilgileri deÄŸerlendirmek üzere derhal bir mekanizma oluÅŸturdu; kendisini kontrol etmekte olan Sovyet ajanlarına birçok yararlı bilgiyi aktarıyordu tabu ama daha sonra dönüp kendisini tuzaÄŸa düşürecek herhangi kritik bir bilgiyi vermiyordu. Böylece asıl baÄŸlı olduÄŸu tarafın eline de kendisini deÅŸifre etmekle tehdit edebilecekleri bir bilgi geçmemiÅŸ oluyordu.

Philby’nin Sovyetler BirliÄŸi’ne aktardığı sırlar hayli önemli olmakla birlikte asıl tahrip edici etki, herhangi bir operasyonu çökertmesi falan deÄŸil, İngiliz ve Amerikan istihbarat servisleri arasına kolay aşılmayacak bir güvensizlik duygusunu yerleÅŸtirmiÅŸ olmasıydı. İki ülke arasındaki özel güven iliÅŸkileri bundan sonra hep bir kuÅŸkunun gölgesi altında kalacak ve gizli servis ajanları bir daha en yakın yoldaÅŸlarına bile bütünüyle güvenemeyeceklerdi.

Bununla birlikte Philby Menzies’in yerine SIS’in başına geçmeyi hiçbir zaman baÅŸaramadı. Menzies emekliye ayrılarak Philby’i yerine atayacak olsa bile, bu konuda onayı olması gereken DışiÅŸleri Bakanlığı çaktırmadan Philby’i izlemeye karar vermiÅŸti. Nitekim bir süre sonra bu adamın hilekar olduÄŸunu, zaman geçtikçe daha tedirgin ve gergin hale gelmeye baÅŸladığını gözlediler. Bu arada çift taraflı bu çalışmanın verdiÄŸi ağır yüke dayanmak için Philby de fazla içmeye baÅŸlamıştı. DışiÅŸleri Bakanlığı Philby’i düşünülen görev için uygun bulmuyordu ama Menzies de zamanı geldiÄŸinde himayesi altındaki adamın yükseleceÄŸinden emindi ve bunda da ısrarlıydı.

Bununla birlikte Philby böylesi bir atamadan önce kendi kusurlarını ortaya dökünce Menzies de böylesine yüz kızartıcı bir iÅŸten kurtulmuÅŸ oldu. İngiliz Gizli Servisi içindeki Sovyet köstebekleri olan Donald MacLean ve Guy Burgess CIA tarafından açığa çıkarılırken Philby de bu operasyona yardım ederek böylece kendisini kurtarmaya çalışıyordu ama yine de tehlikeli ve nazik bir durumla yüz yüze olduÄŸunu anlamıştı. Ve sonunda Moskova’ya kaçmayı baÅŸardığında gerçekten de kuÅŸkulu hareketleriyle ilgili olarak bir süreden beri izlemeye alınmıştı.

Moskova’ya kaçarak kendisini açığa çıkarmasının bir nedeni de yerine bıraktığı dördüncü casusu, Sir Anthony Blunt’ı kurtarabilmekti. Nitekim Blunt, yıllar sonra İngiliz casus avcıları tarafından yakalandığında çoktan Kraliçe tarafından “Sir” unvanıyla ödüllendirilmiÅŸti bile.

Böylece vaktiyle SIS’in başına getirilmesi düşünülen en iyi casus, gerçekten de o zamana kadar İngiliz Gizli Servisinin bulduÄŸu en iyi casustu.

Gizli Servis ve Başkan « Tarihteki İlginç Olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Gizli Servis ve Başkanın Korunması
1963, Dallas, Texas

Son zamanlarda gazetelerin baÅŸlıkları Gizli Servis ajanları üzerinde odaklaÅŸmıştı; yakın koruma görevi yapan, aynı tornadan çıkmış gibi görünen, düzgün giyimli bu görevlilerin iÅŸi her zaman BaÅŸkan’ın hemen yanında olmaktı. Gerçi bazen bu zorunluluk onları sorumluluklarının gereÄŸi olan istek ve dilekleriyle çatışma içine sürükleyebiliyordu.

Ama aslında Gizli Servis işe böyle başlamamıştı.

Ne ilginçtir ki, Gizli Servis’in kuruluÅŸu 1865′de suikasta kurban giden ilk ABD BaÅŸkanı Abraham Lincoln döneminde oldu ve baÅŸlangıçtaki görevleri kalpazanları yakalamak, uyuÅŸturucu kaçakçılarını engellemek, haraç ve mafya örgütlenmesini izlemek ve buna benzer diÄŸer iÅŸlerdi.

1800′lerin sonlarında ve 1900′lerin baÅŸlarında ABD devlet baÅŸkanları Gizli Servis ajanlarını savaÅŸ zamanında istihbarat çalışması yapmakla ve aynı zamanda arazi sahtekarlıklarıyla ve kamu kuruluÅŸlarındaki yozlaÅŸmayı izlemekle de görevlendirdiler. Zaman içinde ajanların bazıları FBI’ı oluÅŸturmak ve daha önce Gizil Servisin sırtına yıkılmış kimi iÅŸleri üstlenmek üzere Adalet Bakanlığı’na aktarıldılar.

1901′de Gizli Servis elemanları baÅŸkanları korumakla resmen sorumlu oldular ama Kongre 1906′ya kadar bu görev için bütçeden pay ayırmadı ve bu arada üç ABD BaÅŸkanı, Lincoln, Garfield ve McKinley suikasta kurban gitmesine raÄŸmen 1951′e kadar da bu görevlendirmeyi kalıcı bir atamaya dönüştürmemekte direndi. Bu durumda devlet baÅŸkanları askeri ve özel korumalardan oluÅŸan karma bir grup tarafından korunmuÅŸtu. Her iki grup koruma da en yüksek düzeydeki devlet görevlisinin emirlerini yerine getirmek konusunda her zaman çok duyarlıydılar.

Politik hayvanlar olan başkanlar genellikle seçmenleriyle yakın ve bire bir ilişki kurarak kampanya yürütmek istiyorlardı; özellikle de radyo ve televizyon öncesinde bu tür bir kampanya çok sayıda yüz yüze ilişkiler, el sıkışmalar, bebeklerin öpülmesi falan gibi şeyler gerektiriyordu.

Aynı şekilde başkanlar bazı temaslarında ve danışmanlarıyla görüşmelerinde belirli ölçüde gizlilik de istiyorlardı. Her iki durum da başkanların korumalarına sık sık geri çekilmesini emretmesine yol açıyordu; ya seçmenleriyle başkanın arasına girmemeleri ya da sadece belirli kulakların duyması gereken konuşmaları duymamaları gerekiyordu.

BaÅŸkan William McKinley tam da böyle bir durumda öldürülmüştü; korumalarına fazlaca geri çekilmelerini söylediÄŸi bir sırada anarÅŸist Leon Czolgosz’un saldırısına uÄŸramıştı ve adamları müdahale edemeyecek kadar uzaktaydılar.

Giderek sadece baÅŸkanı ve ailesini korumakla görevlendirilen Gizli Servis bir eylem planı hazırlamayı baÅŸardı ve zamanla tecrübe ve araÅŸtırmayla ABD’nin en üst düzey görevlisinin güvenliÄŸini iyice saÄŸlama alacak önlemler geliÅŸtirdi.

İlk önlem Gizli Servisin günün 24 saati görevli olmasıydı. Başkan Wilson Mrs. Edith Bolling Galt ile flört ederken Gizli Servis elamanları da artık onlarla birlikteydi. Aynı şekilde Başkan Coolidge ölüm döşeğindeki oğlunun başında üzüntüden kahrolurken, İkinci Dünya Savaşı sırasında Franklin Delano Roosevelt dünyayı dolaşırken ya da Truman gece geç saatlerde poker partileri düzenlerken Gizli Servis ajanları da hep yanlarındaydılar.

Ajanlar başkanın çocuklarıyla birlikte okula gidiyor, arkadaşlarıyla buluştuklarında, hatta flörtlerinde onlara eşik ediyor, evlendikten sonra halaylarına bile birlikte çıkıyorlar, onlara yapılan kurları bile yakından izlemek durumunda oluyorlardı,

İşte böyle yaklaşık 60 yıl boyunca Gizli Servis görevini en iyi ÅŸekilde yerine getirdi. Ve sonunda Dallas’daki o meÅŸum gün geldi: 22 Kasım 1963.

ABD’nin 35. BaÅŸkanı John Fitzgeral Kennedy Beyaz Saray’a ulaşıncaya kadar önüne çıkan sayısız engeli aÅŸmıştı. GençliÄŸi (43 yaşındaydı ve o zamana kadar seçilen en genç baÅŸkandı) ve dinsel mezhebi (Katolikti) Amerikalıların baÅŸkanı olabilmesi için üstesinden gelinemeyecek engeller olarak deÄŸerlendirilmiÅŸti. Bu özellikleriyle kendisini “halkın tercihi” olarak düşünmesi mümkün deÄŸildi.

Bu gibi sorunları aÅŸmak için Kennedy televizyonu kullandı; Beyaz Saray’a turlar düzenleyerek, Barış Birlikleri gibi programlar hazırlatarak televizyonda yayımlattı. Sıradan insanlara hitap eden bu gibi programlar sayesinde kitleler kendilerini yönetimin bir parçası olarak hissetmeye baÅŸladılar.

Bu tarz düşünme Kennedy’yi baÅŸkanla halkı birbirinden ayıran bazı geleneksel engelleri de ortadan kaldırmaya sevk etti. Böylece Dallas’daki o meÅŸum günde otomobilinin etrafından Gizli Servis ajanlarının uzaklaÅŸmasını isteyen Kennedy kendi ölümünü de kolaylaÅŸtırmış oldu. Ajanlar yakın koruma görevinde olsaydılar niÅŸancının görüş alanını engelleyebilirler ya da baÅŸkanın vurulmasının hemen ardından hızla geliÅŸen ölümcül sonuçları engelleyecek önlemleri alabilirlerdi.

Başkanın halka daha açık olma ve kendisiyle kitleler arasındaki engelleri ortadan kaldırma isteği ve Gizli Servisin de buna boyun eğmesi herhalde ölümüne yol açan nedenler olmuştu.

Hindi Çin’deki SavaÅŸ « Tarihteki İlginç Olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Hindi Çin’de 30 Yıl Süren Savaşın BaÅŸları
1945, Fransa ve ABD Hindi Çin’de

Dünyanın iki büyük devletini berbat bir yenilgiye sürükleyen, hükümetlerinin düşmesine yol açan ve gereksiz ve trajik bir biçimde bir milyonun üzerinde insanın ölümüne yol açan politik kararlara bir göz atmadan bu “fiyaskolar” koleksiyonu tamamlanmış sayılmaz… Bu kararlar Hindi Çin savaşının orijinal temelleridir…

1945′de Pasifik’teki politik paradigma bugün birçok kiÅŸinin kavradığından çok daha acayip ve karmaşıktı ve tuhaflığın odak noktası da Hindi Çin’di.

Olayın baÅŸlangıcı 1940 yıllarının Fransa’sına, Almanların yıldırım saldırısından önce Fransızların yürüttüğü o feci altı hafta kampanyasından sonra uÄŸradıkları acı yenilgiye kadar gidiyor. Bununla birlikte tüm Fransa Alman iÅŸgali altına girmemiÅŸti aslında savaÅŸ sırasında Fransa saf deÄŸiÅŸtirmiÅŸti de denebilir. Kuzey Fransa ve Paris’le birlikte kıyı bölgeleri doÄŸrudan iÅŸgal edilmiÅŸti ama Fransa’nın geri kalanı iÅŸbirlikçi bir hükümet tarafından yönetilmeye baÅŸlanmıştı.

1940-44 yılları arasında dünyanın her tarafındaki Fransız birlikleri faşistlerin saflarında savaşmak durumunda kalmışlardı. Bu utanç verici çöküşten sonra Fransız sömürgelerindeki yöneticiler bir seçim yapmak zorunda kaldılar ve hemen her durumda faşistlerin tarafını seçtiler, en azından ufukta bir Müttefik donanması görünmediği sürece.

Böylece 1940 sonlarında Japonlar Çin’e karşı yürütmekte oldukları savaşı güçlendirmek için Fransa’nın sömürgesi olan Hindi Çin’de deniz ve hava üssü kolaylıklarından yararlanmayı “rica ettiklerinde” iÅŸbirlikçi Fransız Vichy hükümeti bu isteÄŸi kabul ederken neredeyse bir zil takıp oynamadığı kaldı.

1941 ortalarında Japonlar açıkça Hindi Çin’i iÅŸgal ettiler ve en ufak bir direniÅŸle karşılaÅŸmadılar. Ve bundan sonra da hikayenin gerçekten ender rastlanan bölümü geliyor… bundan sonraki dört yıl boyunca Fransız yöneticiler, bürokratlar, askeri personel ve polis güçleri Japonlarla tam bir iÅŸbirliÄŸi içinde oldular. Gerçekte Pasifik bölgesinde Japonların yanında yer almışlardı.

Ama 1944′e gelindiÄŸinde Pasifik’teki durum deÄŸiÅŸmeye baÅŸlamıştı. İlginç ve pek görülmeyecek bir operasyon sonucunda Amerikan deniz piyadeleri Ho Si Minh liderliÄŸindeki Vietnam ulusal güçleriyle iliÅŸkiye geçerek lojistik ve eÄŸitim desteÄŸinde bulunmayı önerdiler. 1945′de artık bu güçler kuzey Hindi Çin’de Japon kuvvetlerine karşı müthiÅŸ bir savaÅŸ yürütüyorlardı. Denizde de İngiliz donanması Japonların üslerini ve limanlarım bombalıyordu. Bu sıralarda Fransızların sesi soluÄŸu çıkmıyordu.

Belki de dönüm noktası Roosevelt’in ölümüydü, çünkü ABD BaÅŸkanı Japonlarla yaptıkları iÅŸbirliÄŸinin karşılığında Fransızların ödeyeceÄŸi bedelin Hindi Çin yarımadasındaki sömürgelerini kaybetmek olacağım açıklamıştı. Amerikalılar savaÅŸtan sonra özgür ve bağımsız bir Hindi Çin görmek istediklerini söylüyordu.

Amerikalılar savaşın bitmesinden sonraki bir yıl içinde Filipinler’in de bağımsızlığına kavuÅŸacağına söz vermiÅŸlerdi ve böylece bölge politikasına da uygun düşüyordu. Bu kritik vaatler Batı emperyalizmine karşı DoÄŸu’nun özgürlüğü için savaÅŸtığını söyleyen Japon propagandasına karşı devreye sokulan etkili silahlardı.

Japonya’nın teslim olmasıyla birlikte Çin, Burma ve Endonezya’da önemli sayıda Japon birliÄŸi mahsur kaldı. Aynı durum Hindi Çin için de geçerliydi. Ho Si Minh’in yönetimindeki ulusal güçler, Amerikan deniz piyadelerinin de tam desteÄŸiyle, Hanoi’ye girdi ve burada özgür ve bağımsız bir cumhuriyet kurulduÄŸunu ilan etti.

Vietnam tarihinin bu dönemi ve ABD ile olan iliÅŸkileri bugün bir hayli karışık yorumlara ve yanlış deÄŸerlendirmelere konu olmaktadır. Gerçekte Ho Si Minh’in daha o zamanlar Stalin ve Mao ile ittifak içinde Hindi Çin’e komünizmi getirmeye kararlı olup olmadığı tartışılmaktadır. Bu konudaki gerçeÄŸi belki de hiçbir zaman bilemeyeceÄŸiz ama daha sonraki haftalar evdeki hesabın çarşıya uymadığını gösteren iyi bir örnek oluÅŸturmaktadır.

Bir süre sonra, bazı yönetsel sorumlulukları üstlenmek, on binlerce Japon esirini teslim almak ve kamplara yerleÅŸtirmek üzere İngiliz birlikleri karaya çıktılar. Ho birçok kez Amerikan Anayasasından ve Abraham Lincoln’un konuÅŸmalarından alıntılar yaparak kendi ülkesi için istediÄŸi modeli ortaya koydu ve savaÅŸtan sonra da Hindi Çin’in bu doÄŸrultuda kalkınmasını saÄŸlamak için Amerikalılardan yardım talebinde bulundu.

Amerikalı danışmanlar sosyalist olmasına raÄŸmen Ho Si Minh ile birlikte çalışabileceÄŸini ama Hindi Çin’deki Fransız sömürge yöneticilerinin yozlaÅŸmış bulunduÄŸunu ve bir an önce onlardan gayri resmi bir ÅŸekilde kurtulmak gerektiÄŸini bildirdiler.

Ve ardından da Fransızlar geldiler.

Yabancı lejyon birliklerini de içeren Fransız kuvvetleri ağır bir Alman aksanıyla konuÅŸan yeni askere alınmış tecrübesiz birliklerden oluÅŸuyordu. Böylece onlar da Hindi Çin’deki kalabalık askeri nüfusa karıştılar. Amerikalıların desteÄŸinden İngilizlerin kontrolüne ve ardından Fransızların ortaya çıkmasına uzanan bu karmaşık geçiÅŸ döneminde gerçekten çok tuhaf ve dikkat çekici bir olay meydana geldi.

Esir kamplarındaki Japon askerleri serbest bırakıldı, silahlan da geri verildi ve sokaklara salınarak güvenliği sağlamaları istendi. Batılıların özgürlük ideallerini paylaşan bir halka küçültücü bir şey söylenecekse eğer, işte burası tam yeriydi. Özgürlük için savaşan insanların güvenliğini sağlamak için acımasız bir düşman ortalığa salınmıştı.

Fransızlar Hindi Çin Cumhuriyetini kabullenmeden önce biraz ileri-geri laf ettiler ama İngilizlere benzer bir ÅŸekilde bir Fransız Milletler TopluluÄŸu’nun parçası olacağına iliÅŸkin söz verilince seslerini kestiler. Çok ilginç bir ÅŸekilde ve savaÅŸ alanındaki yüksek rütbeli askerlerin her birinin itirazına ve Vietnam halkının kendi kaderini tayin etmeye kararlı olmasına raÄŸmen Truman Fransızların bölgeyi yeniden iÅŸgal etmesini destekledi.

Truman, savaÅŸ sonrasında Fransa ile iliÅŸkiler açısından DeGaulle’ün bunu önemli bir sorun haline getirdiÄŸini belirtiyor ve düşmanla iÅŸbirliÄŸi yapsın veya yapmasın Fransız ulusal gururunun bütün sömürgelerin geri verilmesini gerektirdiÄŸini söylüyordu. DeGaulle’ün gösterdiÄŸi duyarlılığın yanı sıra Ho Si Minh de savaÅŸ sonrası dönemde güçlenmekte olan Mao’nun komünistlerini ülkeye davet etmeye hazırlandığına göre Truman’ın gösterdiÄŸi yol akla uygun görünüyordu.

Böylece geliÅŸmeler bu yolda ilerledi. Amerikan ve İngiliz desteÄŸi ve danışmanları Hindi Çin’den ayrıldı, Fransa da bölgedeki iÅŸgal kuvvetlerini yeniden oluÅŸturup durumunu güçlendirmesinin ardından Ho Si Minh ve hükümetini sıkıştırmaya baÅŸladı. (Bu arada ABD ve İngiltere’nin ÅŸiddetli protestolarının sonucunda Japon askerleri de sokaklardan geri çekmiÅŸti.) 1946′nın sonunda Ho Si Minh Fransızlarla iÅŸbirliÄŸi yapmanın her türlü bahanesini bir kenara koyarak Hanoi’den kaçtı ve gerilla savaşı kaldığı yerden yeniden baÅŸladı.

Artık en azından Fransızların komünist tehdide karşı dile getirdiÄŸi görüşler dikkate alındığında ABD açık bir ÅŸekilde Fransa’nın yanındaydı. Truman Doktrinini oluÅŸturmaya çalışan ABD için Fransa’nın Ho’yu bastırma çabalarına askeri destek vermesi mümkün deÄŸildi. Buna karşılık Ho da bir süre sonra silah ve cephane saÄŸlayabileceÄŸi tek kaynaÄŸa Çin’deki komünistlere ve Stalin’e yöneldi. Oysa Çin Vietnam’ın tarihsel bir düşmanıydı.

Bu ateÅŸin sönmesi için otuz yıl süren bir savaşın geride kalması gerekecekti. Aslında her ÅŸey ÅŸu paradokstan ortaya çıkmıştı: II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin yanında yer alan bir halkın yok edilmesi için aynı savaÅŸ sırasında ABD’ye karşı savaÅŸan Fransız yönetimine destek verilmiÅŸti…

Film Izle

Turkce mIRC

Site Chat

Sohbet Site

My From

Head My

Magazin

Msn Bilgisayar