Enver PaÅŸa Türkistan’da « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Enver PaÅŸa’nın Türkistan Macerası
AÄŸustos 1922, Buhara

30 Ekim 1918′de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluÄŸu Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden devletler arasında yer aldığını kabul ediyordu. İmparatorluk parçalanıp, tarih sahnesinden çekilecekti. Ancak imparatorluÄŸu bu savaÅŸa sokan ve savaÅŸ sırasında da yönetimini ellerinde tutanların l Kasımı 2 Kasıma baÄŸlayan gece bir Alman denizaltısıyla Kırım’a doÄŸru yola çıkarken bu gerçeÄŸi kavradıkları pek söylenemez.

Daha sonra Avrupa, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya bozkırlarında geçen yıllarına ve serüvenlerine bakıldığında bu durum görülebilir. Evet, bir dünya savaşını kaybettiklerini herhalde anlıyorlardı, ama bunun aynı zamanda imparatorluÄŸun da sonu olduÄŸunu, hatta belki de geleneksel imparatorluklar döneminin de kapanmış olduÄŸunu kavrayabilseler İstanbul’dan ayrıldıktan sonraki serüvenleri farklı olurdu.

Ama onlar, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluÄŸunun Harbiye Nazırı ve BaÅŸkumandan Vekili Enver PaÅŸa bambaÅŸka hayaller peÅŸindeydi. Nasıl Türkler bin yıl kadar önce Orta Asya’dan yola çıkıp Anadolu’ya gelmiÅŸler ve burasını yurt edinmiÅŸlerse, Enver PaÅŸa da bu tarihi bir baÅŸka ÅŸekilde tekerrür ettirmeyi hayal ediyordu. Orta Asya’da kendisini kucaklamaya hazır Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplayacak ve başına geçeceÄŸi bu güçlerle yeniden Anadolu’ya gelecekti.

Evet, Marks’ın dikkat çektiÄŸi gibi, tarih belki tekerrür edebilirdi, ama birincisinde trajedi ise ikincisinde komedi olarak!

1918 Kasım ayı başında Kırım’a çıkan Enver PaÅŸa hemen Kafkasya üzerinden Türkistan’a geçmeye niyetliydi. Bir yıl önce, 1917 Kasımında Rusya’da BolÅŸevik Devrimi olmuÅŸtu ama Lenin ve arkadaÅŸları henüz Rusya’nın tümüne egemen deÄŸillerdi. Uçsuz bucaksız Rus topraklarında bir iç savaÅŸ hüküm sürüyordu.

Petrograd ve Moskova baÅŸta olmak üzere Kızıllar büyük kentleri ellerinde tutuyordu ama kırsal alanda ve çeÅŸitli bölgelerde Çarın generallerinin yönetimindeki Beyazlar egemendi. İşte bu koÅŸullar Çarlığın Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk-İslam sömürgelerinde de bir otorite boÅŸluÄŸuyla birlikte bağımsızlık eÄŸiliminin ortaya çıkmasına yol açmıştı ve “cihan imparatorluÄŸu” Osmanlı’nın BaÅŸkumandan Vekili kendisine tarihsel bir misyon düştüğüne inanıyordu.

Bu kargaÅŸa içinde Enver PaÅŸa hemen Türkistan’a geçme olanağını bulamadı. Bunun üzerine bir süre Avrupa ve Rusya’da kalacak ve BolÅŸevik Devrimi’nin meydana getirdiÄŸi uluslararası ortamdan da esinlenerek bir “ihtilalci İslam örgütlenmesi” gerçekleÅŸtirmek için uÄŸraÅŸacaktı. Avrupa’daki çalışmaların merkezi Berlin’di ama Moskova ile de sıkı bir baÄŸ söz konusuydu. İngiliz emperyalizmine karşı bir güç olabileceÄŸi düşüncesiyle Rus devrimcileri de Enver PaÅŸa’ya belirli desteklerde bulunmayı uygun görüyorlardı.

DoÄŸrusu Enver PaÅŸa da BolÅŸeviklerle arasını iyi tutmaya özen gösteriyordu. ÖrneÄŸin Moskova’da daha çok Kuzey Afrikalı olmak üzere çeÅŸitli İslam ülkelerinden -ne olduÄŸu pek de belli olmayan- temsilcilerin katıldığı “İslam İhtilal Cemiyetleri Kongresi” toplandı. Daha sonra Eylül 1920′de Bakü’de düzenlenen Birinci DoÄŸu Halkları Kurultayı’na da katılan Enver PaÅŸa burada etkili bir rol oynamaya çalıştı ama pek baÅŸarılı olamadı. Bu arada bir kulağı da Ankara’daydı. Anadolu’da sürmekte olan milli mücadeleyi yakından izliyor, Mustafa Kemal’le haberleÅŸiyor ve fırsat bulursa dönmeyi düşünüyordu.

Ancak Mustafa Kemal bunu engelleyecek, hatta bir ara Enver PaÅŸa 1921 AÄŸustosunda Batum’a kadar gelip sınırı geçmeyi ciddi bir ÅŸekilde düşündüğünde tutuklanmasını bile isteyecekti. Sonuçta Ankara’daki kadro Sakarya Savaşı’nı kazandıktan sonra o aÅŸamada Anadolu’da bir ÅŸansının kalmadığını gören Enver PaÅŸa da kendisini Türkistan’a attı.

Ekim 1921′de Türkistan’da Buhara’ya gelen Enver PaÅŸa’nın bu bölgeye iliÅŸkin ne doÄŸru dürüst bilgisi, ne de ciddi bir askeri gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenme olanağı vardı. O kendi kendine bir misyon biçmiÅŸti ama tarih toplumsal ve siyasal olarak bambaÅŸka bir kanaldan, onun hiç kavrayamayacağı bir doÄŸrultuda akıp gitmekteydi. Enver PaÅŸa bu akıntıya raÄŸmen kendisinden baÅŸka belki de kimsenin inanmadığı ve ciddiye almadığı misyonunu gerçekleÅŸtirmek için bazen komik, bazen trajik görünümler kazanan bir dizi uÄŸraÅŸtan sonra bir tür intihar eylemiyle yaÅŸamına son noktayı koyacaktı.

Buhara’ya geçtikten sonra merkezi iktidarı ellerinde tutan BolÅŸeviklere de tavır alan ve bölgede bir güç toparlayabilmek için hem Ruslara, hem de İngilizlere karşı mücadele etmeye kalkışan Enver PaÅŸa çıkışsızlığını fark ettiÄŸi ve ölümüne yaklaÅŸtığı sıralarda İngilizlerle iliÅŸki kurmamakla yanlış yaptığını düşünmeye baÅŸlamıştı ama artık onun için çok geçti…

Türkistan’a geldikten sonra DoÄŸu Buhara’ya geçerek buradaki Basmacı hareketinin başına geçmeye niyetliydi. Nitekim bu doÄŸrultuda hareket etti. O sıralarda Türkistan’daki iktidarı elinde tutan kadro BolÅŸeviklerle iyi iliÅŸkiler içindeydi ve yerli gericiler tarafından Ruslardan daha tehlikeli ve öncelikle yok edilmesi gereken düşmanlar olarak deÄŸerlendiriliyordu. Bu güçler önceleri Enver PaÅŸa’ya da pek iyi gözle bakmadılar. Sonuçta onun da geçmiÅŸinde padiÅŸahı tahttan indiren bir ihtilal bulunuyordu. Bunun için pek güven verici deÄŸildi. Hatta bir ara tutuklu koÅŸullarında yaÅŸadı.

Orta Asya bozkırlarında Ruslara karşı bir güç ortaya çıkarmaya çalışırken örneÄŸin kendisine “Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı, Merkezler Merkezi Reisi” gibi komik unvanlar yakıştırarak bir hava yaratmaya çalışıyordu. Çevresindeki bazıları da adeta dalga geçer gibi “Sen Hakanlar Hakanı, PadiÅŸahların En Muazzamı ve Bizim Büyük PadiÅŸahımızsın” diyorlardı. Ama tüm bu gösteriÅŸli laflar bir komediden, Enver PaÅŸa’nın tüm uÄŸraÅŸları da nafile çabalar olmaktan ileri gitmeyecekti.

Her ÅŸeye raÄŸmen Enver PaÅŸa’nın bölgedeki çabalarını yakından izleyen ve küçümsemeyen BolÅŸevikler önce kendisini Moskova’ya davet ettiler. Ancak bunu kabul etmeyen Enver PaÅŸa, Basmacı hareketiyle iliÅŸki kurmasının ve çevresinde bir miktar adam toplamasının ardından Sovyet iktidarı için bir tehdit unsuru haline geldi.

DuÅŸanbe’de meydana gelen çarpışmalarda Enver PaÅŸa’nın kuvvetleri baÅŸlangıçta bazı baÅŸarılar kazandı ve Kızıl Ordu birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Enver PaÅŸa bir süre Buhara’da denetimi eline aldı. Hatta Sovyet iktidarından kendisini tanımalarını bile talep etti. Ancak durumun ciddiyetine uygun kuvvetleri bölgeye sevk ederek toparlanan ve karşı saldırıya geçen Kızıl ordu birlikleri bir dizi çarpışmadan sonra bölgeye egemen oldu.

Kuvvetleri dağılan ve elinde küçük bir birlik kalan “Turan ve İslam İhtilal Orduları Serdarı, İslam ve Buhara LeÅŸkerlerinin (Askerlerinin) Emiri” Enver PaÅŸa güneye, Afgan sınırına doÄŸru çekilmeye çalışırken 4 AÄŸustos 1922′de bulunduÄŸu Belcivan yakınlarında kıstırıldı. Mermi yaÄŸdıran makineli tüfeklerin üzerine atına binip, kılıcını çekerek maiyetiyle birlikte saldırdığı rivayet edilen Enver PaÅŸa Pamir DaÄŸlarının yamaçlarında, Çegan Tepesi eteklerinde can verdi.

Ama Turan hayalleri bitmeyecekti. Bazıları “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan” diye ÅŸiirler yazmaya, yeni trajedilerin ve fiyaskoların yollarını döşemeye devam edecekti…

Kansız İnkılap Olmaz « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

‘Kansız İnkılap EbedileÅŸtirilemez’
Kasım 1924 - Haziran 1925, Ankara

Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediÄŸi söylenir. Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de ÅŸu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluÅŸuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduÄŸu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sonu da “Devrim evlatlarını yer” sözü çerçevesinde deÄŸerlendirilebilir.

1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiÄŸi bir yıl ve 29 Ekim 1923′te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır. Zekeriya Sertel’in 1925′de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde “yıkım yılı” diye deÄŸerlendirdiÄŸi 1924 yılı yeni bir partinin doÄŸuÅŸuna da tanıklık edecekti. Aslında Mustafa Kemal’in Umumi Reisi olduÄŸu Halk Fırkası’nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuÅŸuluyordu ancak henüz bunun uygun koÅŸullarının olmadığı kanısı egemendi. Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir geliÅŸme sayılmazdı.

Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına baÅŸladığında kökleri Birinci Dönem’deki İkinci Grup’la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoÄŸunlaÅŸtı. İsmet PaÅŸa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası’ndan istifa etmeye baÅŸladılar. İlk aÅŸamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924′de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu.

Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kiÅŸilikleriydi; BaÅŸkan Kazım Karabekir PaÅŸa, BaÅŸkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr. Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi. Refet Bele ve Cafer Tayyar PaÅŸa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal’in bir dönem çok yakını olmuÅŸ Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi.

TpCF, CurnhurbaÅŸkanı’nın, yani Mustafa Kemal’in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eÄŸilimine dikkat çekiyordu. Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduÄŸunu söylüyordu. İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu. Belediye baÅŸkanlarının atamayla deÄŸil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu. Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuÅŸak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu.

TpCF’nin kuruluÅŸunun hemen ardından 21 Kasım 1924′de İsmet PaÅŸa hükümeti istifa etti. SaÄŸlık sorunları olduÄŸunu ileri süren İsmet PaÅŸa Heybeliada’da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar’a verildi. 27 Kasımda da yeni hükümet görevine baÅŸladı. Fethi Bey’in hükümeti daha ılımlı ve yumuÅŸak olarak deÄŸerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar.

Yeni hükümet aslında Halk Fırkası’ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluÅŸturulmuÅŸtu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu. Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası’ndan istifalar duruldu. Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29′da kalmıştı. Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doÄŸal olarak zorluyordu ve CumhurbaÅŸkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi geliÅŸmelerden hiç de memnun deÄŸildi.

Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiÄŸi demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, “TpCF’nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaÅŸa olmaÄŸa deÄŸerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor.” diyecekti. Bu arada kendisinin diktatörlüğe eÄŸilimli olduÄŸuna iliÅŸkin eleÅŸtirilere ise “Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah deÄŸildir” diye karşılık verecekti.

Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu. Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal’den baÅŸkası deÄŸildi. TpCF kuruluÅŸundan hemen önce “PaÅŸalar Komplosu” adıyla anılan geliÅŸmeler Mustafa Kemal’i fazlasıyla rahatsız etmiÅŸti.

Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paÅŸaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı. Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluÅŸ sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası’nın iÅŸini zorlaÅŸtırıyordu. İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu.

İşte bu koÅŸullarda 13 Åžubat 1925′de patlak veren Åžeyh Sait isyanı doÄŸrusu imdada yetiÅŸti. İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediÄŸi eleÅŸtirileriyle karşılaÅŸan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu’nda 60′a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti.

4 Martta hemen İsmet PaÅŸa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iÅŸ de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu. Elazığ’ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve ÅŸehri kuÅŸatan Åžeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı. Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiÄŸi kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı.

İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF’nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuÅŸ oldular. Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı.

Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diÄŸer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü. Sonuçta bu olaÄŸanüstü mahkemelerin çaÄŸrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925′te TpCF’yi kapatmaya karar verdi. Åžeyh Sait isyanı resmi söylemde “dinci ve gerici bir ayaklanma” olarak nitelendiriliyor ve TpCF’nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine iliÅŸkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu. Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi.

Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki “İzmir Suikastı Davası” idi. Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye’de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar. Kazım Karabekir PaÅŸa’nın tutukluluÄŸunu BaÅŸvekil İsmet PaÅŸa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi. Rauf Orbay ise Londra’da bulunduÄŸu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı.

Bu dava sonucunda TpCF’nin 29 mebusundan altısı idam edildi. Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paÅŸaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal’in mahkeme reisiyle konuÅŸarak beraat ettirdiÄŸi daha sonra ortaya çıkacaktı.

Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı. Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal’in ölümünden sonra mümkün olabildi.

Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar. Çünkü devir, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın Bursa Nutkunda “Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileÅŸtirilemez” dediÄŸi bir dönemdi. Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Åžapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek ÅŸapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yaÄŸmalayarak kadın ÅŸapkaları ele geçirmiÅŸ ve korkudan kafalarına bu ÅŸapkaları geçirerek dolaÅŸmaya baÅŸlamışlardı!

Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF giriÅŸimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına raÄŸmen paÅŸaların canlarını kurtarması az ÅŸey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da daraÄŸacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her ÅŸey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı…

Çocuğunu Tanımadı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

SCF Ancak Üç Ay Dayanabildi
Ağustos-Kasım 1930, Ankara

CumhurbaÅŸkanı Mustafa Kemal PaÅŸa’nın yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurduÄŸu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) Türkiye’deki tek partili rejimin denetlenmesine yardımcı olacak “güdümlü bir muhalefet” deneyimi olduÄŸuna hiç kuÅŸku yoktur.

TpCF’dan farklı olarak kendiliÄŸinden ve doÄŸal bir sürecin ürünü olarak deÄŸil yapay ve doÄŸrudan doÄŸruya Mustafa Kemal’in “teÅŸvik, ısrar ve tasvipleriyle” kurulan SCF ilk muhalefet partisi kadar da dayanamamış ve üç ay sonra kendi kendini feshetmeye zorlanarak tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Gerek dünyadaki geliÅŸmeler, gerekse tek parti iktidarının denetimsiz ve keyfi yönetiminin ortaya çıkardığı sorunlar Mustafa Kemal’e güvenilir arkadaÅŸlarından bir kısmına bir muhalefet partisi kurdurmanın yararlı olacağını düşündürttü. Ancak iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) da “Umumi Reisi” olan cumhurbaÅŸkanının asıl niyeti tek partili sistemin monolitik yapısının çözülmesi deÄŸildi.

Başında bulunduğu partinin uygun bir şekilde denetlenmesi, çürük-çarık yanlarının açığa çıkarılması ve böylece kendisini yenilemesi, temizlenmesi ve güçlenmesiydi. Kurulacak partinin ne iktidar olabileceği öngörülüyordu, ne de -ve daha önemli olarak- varolan siyasal rejimin monolitik yapısını çatlatabileceği.

Böylece Paris Büyükelçisi olan Fethi Okyar, hazır “muasır medeniyeti” yerinde görmüş, incelemiÅŸ rejimin eski bir baÅŸbakanı olarak memlekete davet edildi ve bir muhalefet partisi kurması istendi.

TpCF’nin başına gelenlerden sonra doÄŸal olarak hayli temkinli hareket eden Fethi Okyar, Mustafa Kemal ve İsmet PaÅŸa ile yaptığı uzun görüşmelerde çeÅŸitli güvenceler istedi; her ÅŸeyden önce Mustafa Kemal iki parti karşısında tarafsız kalabilmeli, CHF’den bazı mebuslar yeni partiye geçmeli ve partinin örgütlenme çalışmaları için en az CHF kadar mali kaynak saÄŸlanmalıydı.

CumhurbaÅŸkanının tarafsız kalması dışında diÄŸer koÅŸullar kabul edildi. İsmet PaÅŸa 1931′de yapılacak seçimlerde 40-50 kadar mebusun seçilmesi güvencesini vermeyi önerecek, Fethi Okyar Meclisin üçte biri olan 120 mebus isteyecek ve Mustafa Kemal’in müdahalesiyle 70 mebusta anlaşılacaktı.

SCF’nin programatik yaklaşımı da TpCF’ye benzer yönelimdeydi; daha liberal iktisat politikaları, tek dereceli seçim, ademi merkeziyetçilik, dinsel konularda hoÅŸgörü ve yeni olarak ise kadınlara oy hakkı tanınması belirgin noktaları oluÅŸturuyordu.

12 AÄŸustos 1930′da kurulan SCF’nin baÅŸkanlığını Fethi Okyar üstlenirken Genel SekreterliÄŸine ise Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı ve sofrasından eksik etmediÄŸi en güvenilir adamı Nuri Conker getirildi. KuruluÅŸtan bir süre sonra 15 kadar mebus CHF’den SCF’ye geçerek partiye Meclis’te grup kurma olanağı saÄŸlandı.

Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi. Varolan monolitik yapı içinde yasal, meşru bir muhalefet olanağı ortaya çıkınca her türlü gayri memnun, her türlü muhalif buraya doluşuverdi. Böylece hem parti sanılandan daha kısa zamanda güçlenmişti, hem de içine dolan muhalefet dinamiklerini denetleme olanağı pek olmayan ve dolayısıyla rejimin planladığından öteye giden potansiyeller taşıyan bir yapı ortaya çıkıyordu.

MeÅŸhur İzmir gezisi bu durumu olanca açıklığıyla ortaya koymuÅŸtu. Fethi Okyar’ı karşılamaya gelen 50 bin kiÅŸilik kalabalık o zamana kadar görülmedik bir olaydı ve yer yer polisle çıkan çatışmalar Ankara’yı hayli rahatsız etmiÅŸti.

Bu geliÅŸmeler Mustafa Kemal’i de endiÅŸelendiriyor ve yavaÅŸ yavaÅŸ SCF’ye karşı CHF’nin “Umumi Reisi” olarak açık mücadeleye gireceÄŸinin iÅŸaretlerini veriyordu. Fethi Okyar’ı en çok düşündüren de bu idi. Bir ara Mustafa Kemal’in tarafsız kalmasını saÄŸlamak için “Milli Blok” önerisi geliÅŸtirilmiÅŸ ancak tutmamıştı.

Ama SCF’nin güçlenmesi karşısında Mustafa Kemal’in cumhurbaÅŸkanlığından istifa ederek baÅŸbakanlığı üstlenebileceÄŸi, Genelkurmay BaÅŸkanı Fevzi Çakmak’ın cumhurbaÅŸkanı olabileceÄŸi konuÅŸulur olmuÅŸtu. Öte yandan CHF yöneticileri ise ellerindeki devlet olanaklarını SCF’ye karşı her yönden kullanmaya baÅŸlamışlardı ve tabii bu arada basını da harekete geçirmeyi ihmal etmiyorlardı.

Bu koÅŸullarda Ekim 1930′da belediye seçimlerine gidildi ve henüz yeni kurulmuÅŸ olmasına karşın SCF hayli baÅŸarılı oldu ve birçok ÅŸehirde CHF’ye yakın oy alırken Samsun’da da belediye baÅŸkanlığını kazandı.

Böylece TpCF deneyiminden sonra yapay bir ÅŸekilde ve rejimin en güvenilir adamlarına da kurdurulmuÅŸ olsa ikinci bir partinin varlığı tek parti sisteminin çatırdamasına yol açıyor ve bu durum da açıkça görülüyordu. Oysa cumhurbaÅŸkanı ve iktidar partisince Fethi Okyar’a uygun görülen görevin sınırları çok daha dardı.

SCF esas olarak CHF’nin kendini yenilemesi ve taze güç kazanması için kurulmuÅŸtu. Oysa iktidara gelmeyi ümit edecek kadar hızlı gidiyordu. Ortaya çıkan tablo karşısında Mustafa Kemal’in SCF’ye daha açık ve kesin tavır alması ve Umumi Reisi olduÄŸu partisine, CHF’ye sahip çıkması Fethi Okyar’ı hayal kırıklığına uÄŸrattı.

TpCF deneyimini de dikkate alarak partisini feshetmekten baÅŸka seçeneÄŸi olmadığına kanaat getirdi. Zaten bu doÄŸrultuda telkinler giderek artıyordu. 17 Kasım 1930′da Dahiliye Vekaleti’ne verdiÄŸi bir dilekçeyle SCF’nin feshedildiÄŸini açıklarken şöyle yazıyordu:

“Efendim,

Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teÅŸvik ve tasvibiyle SCF’yi teÅŸkil etmiÅŸtim. Kanaatimizce bu teÅŸvik ve tasvip, teÅŸkil edeceÄŸim fırkanın Gazi Hazretlerine karşı siyasi mücadeleye girmesi ihtimalini hadd-i zatında bertaraf ediyordu. Esasen bu kanaat haricinde siyasi bir teÅŸekküle vücut vermek mesuliyetini almayı hatırıma getirmemiÅŸtim.

Halbuki tahakkuk edecek ÅŸekle nazaran fırkamız atiyen Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceÄŸi anlaşılmıştır. Bu vaziyette kalacak siyasi bir teÅŸekkülün mevcudiyetinin fırka müessisi sıfatıyla muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple SCF’nin feshine karar verdim. Bu karar fırka teÅŸkilatına tebliÄŸ edilmiÅŸtir.

Keyfiyeti arz ederim efendim.”

Böylece SCF deneyimi de ancak üç ay dayanabilirken SCF’nin ideologu Ahmet AÄŸaoÄŸlu’na göre bu fesih dilekçesi bile Mustafa Kemal ve İsmet PaÅŸa ile birlikte hazırlanmıştı.

Dönemin sol gazetelerinden Hür Adam’ın 4. Sayısında Abidin imzasıyla çıkan bir karikatürün lejandında “Yeni fırkalar doÄŸuyormuÅŸ” diye yazarken, İsmet PaÅŸa kafalı, Halk Fırkasını temsil eden hamile bir kadına bir köylü aÄŸa şöyle diyordu: “Kız bu ne hal? Daha yeni çocuk düşürdün! Sonra bunu da babası tanımazsa ne yaparız?”

Halk Fırkası’nın daha sonra, 1946′da doÄŸurduÄŸu Demokrat Parti’nin 1960′da bir darbeyle iktidardan düşürüldüğü ve Menderes ve arkadaÅŸlarının idam edildiÄŸi dikkate alınacak olursa, köylü aÄŸanın korktuÄŸu başına gelmiÅŸ sayılmaz mı?

Biraz gecikerek de olsa, babası çocuğunu yine tanımayacaktı!

14′lerin Tasfiyesi « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

14′lerin Tasfiyesi
13 Kasım 1960, Ankara

On yıldır, 14 Mayıs 1950′den beri iktidarda bulunan Demokrat Parti’yi 27 Mayıs 1960′da devirerek iktidara el koyan darbe ordu içinde daha çok alt kademe subaylarına dayanan bir cuntanın eseriydi.

Daha sonraki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980′de olduÄŸu gibi “emir-komuta zinciri içinde” gerçekleÅŸmeyen bu hareket, sadece iktidar partisine karşı deÄŸil ama aynı zamanda onunla iÅŸbirliÄŸi içinde olan ordunun yüksek komuta kademesine karşı da sert davranacak ve daha ilk adımdan itibaren Genelkurmay BaÅŸkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve kimi generalleri de gözaltına alarak iÅŸe baÅŸlayacaktı.

27 Mayıs hareketinin ve daha sonra iktidarı kullanan Milli Birlik Komitesi (MBK)’nin başına getirilen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, “başımızda yüksek rütbeli bir subay olsun” diye adeta zorla, arayarak bulunmuÅŸtu. Ama ihtilal yasasının kendine özgü bir diyalektiÄŸi vardı ve neredeyse rica minnet hareketin başına getirilen Cemal Gürsel ve arkadaÅŸları 27 Mayıs’ın asıl aktörlerini ilk fırsatta tasfiye edeceklerdi.

38 kiÅŸiden meydana gelen MBK’ya birçoÄŸu yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki genç subayların damgasını vurması bir siyasal ve toplumsal hareket olarak 27 Mayıs’ın sahip olduÄŸu özellikleri de açığa vuruyordu ama bu unsurların iktidar mevkilerinde kalmalarına da beÅŸ buçuk aydan fazla tahammül edilemeyecekti.

Aslında 27 Mayıs’ın arka planında yer alan siyasal-toplumsal süreci belirleyen Türkiye’de geliÅŸmekte olan kapitalizmin harekete geçirdiÄŸi dinamiklerdi. On yılı bulan DP iktidarı döneminde kapitalizmin hızla geliÅŸmesi için önemli adımlar atılmış ve bir sermaye birikimi gerçekleÅŸtirilmiÅŸti.

İç pazarın geliÅŸmesi ve sermayenin dolaşımı için gereken alt yapı yatırımlarının gerçekleÅŸtirildiÄŸi bu süreç aynı zamanda bir önceki dönemin nispeten içe kapalı toplum yapısında varolan deÄŸer yargılarını ve statüleri de hızla deÄŸiÅŸmeye zorlarken “orta sınıf tanımını ve bunun içinde yer alan toplumsal kesimleri de farklılaÅŸtırıyordu.

Tek parti döneminin anlayışı ve politikaları çerçevesinde ÅŸekillenen hemen ne varsa artık geride kalıyor, ülkede varolan kapitalist iliÅŸkilerin yayılmasıyla egemenliÄŸini ilan eden yeni dönem geçmiÅŸten farklı “yükselen deÄŸerler” ortaya çıkarıyordu. Bu baÄŸlamda subayların, ordu mensuplarının da dahil olduÄŸu memurlar artık eskisi gibi toplumsal yaÅŸamın önemli aktörleri olamayacaklardı.

Yoğun iç göçün sayılarını artırdığı ve büyüttüğü kasaba irisi kentlerdeki yaşam, tüccarları, ithalatçıları, montaj sanayinin bir ucuna tutunmuş kalbur üstü işadamlarını, zengin çiftçileri öne çıkarıyordu.

Böylesi bir iktisadi-toplumsal sürecin ordunun alt kademelerinde tepkilere yol açması doÄŸaldı. Bu sosyo-psikolojik tepkilerin yanı sıra, fonda her zaman bir tür “Atatürkçülük” ideolojisi bulunmak kaydıyla ve bunun tarihsel ve ulusal meÅŸruiyetinden yararlanarak, kendisini her zaman “memleketin asli sahibi” olarak gören ordunun içinden DP iktidarının temsil ettiÄŸi bir tür geç kalmış “vahÅŸi kapitalizme” karşı ÅŸiddetli bir muhalefet patlak verecek ve sonuçta 27 Mayısa kadar gidilecekti.

Ancak bu hareketin içinde bulunanların, cuntalar örgütleyip, kelleyi koltuÄŸa alanların ideolojik ve siyasal formasyonu ne pek ciddiye alınır düzeydedir, ne de belirli bir homojenlik ve netlik taşımaktadır. Bir önceki dönemde ağırlığı hissedilen “devletçi” politikaların esin kaynağı olduÄŸu kimi görüşler veya düpedüz bu politikaların tekrarı niteliÄŸindeki önerilerden ileri giden fazla bir ÅŸey yoktur.

Ama sonuçta 27 Mayıs, baskıcı bir rejime karşı bir tür “hürriyet mücadelesi” olarak da kendisini tanımlayacaktır. Asıl olarak alt kesimlerin damgasını vurduÄŸu ve onların kimi özlemlerini yansıttığı ölçüde de ortaya çıkardığı Anayasa ve seçim yasası gibi kimi hukuki-siyasi düzenlemeler daha demokratik ve özgürlükçü bir eksende ÅŸekillenebilmiÅŸtir.

Tüm bunlardan sistem gereken dersleri alacak ve daha sonraki on yıl içinde geliştireceği önlemlerle ordu içinde bir daha böylesi bir hareketin gelişmesine olanak tanımayacaktır. OYAK başta olmak üzere, ordu mensuplarının sistemle daha iyi bütünleşen bir yapıya bürünmelerini sağlayan iktisadi ve kurumsal önlemler alınırken, subaylar da devletin diğer görevlilerine oranla görece daha ayrıcalıklı bir konuma zamanla kavuşacaklardır.

Nitekim 12 Mart 1971′deki müdahale öncesinde gerçekleÅŸtirilen 9 Mart tasfiyesi bu baÄŸlamdaki son kalıntıların da temizlenmesidir. Daha sonraki dönemlerde artık ordu içinde gerçekleÅŸtirilen örgütlenmeler ideolojik çizgisi net olan sistem dışı örgütlenmelerdir ve bunlar da açığa çıktığı ölçüde kesin bir ÅŸekilde ayıklanıp, kazınacaklardır.

Ama bunlar daha sonrasının olgularıdır. 1950′li yıllar henüz bu adımların atılmadığı, bir anlamda “bakir” ve “masum” bir dönemdir ve darbeyi gerçekleÅŸtiren kadrolar da hem kendilerini örgütlemekte, hem de toplumsal karşılık bulmakta ÅŸanslı olacaklardır.

Ankara ve İstanbul radyolarının ele geçirilerek bir bildirinin okunmasıyla iktidara el konulabildiÄŸi bu dönemde 27 Mayıs öncesinde oluÅŸan cuntalar hiç kan dökmeden amaçlarına ulaÅŸacaklar ve ilk aÅŸamada 38 kiÅŸiden oluÅŸan bir iktidar organı ile ülkeyi yönetmeye baÅŸlayacaklardır. NATO’ya ve CENTO’ya baÄŸlı olduklarını daha ilk andan ilan etmeleri kendileri açısından akıllıca olacak ve dış dünyadan büyük bir tepkiyi üzerlerine çekmeyeceklerdir.

Ancak esas önemlisi bundan sonrasında, iktidarı aldıktan sonra ne yapılacağıdır. Böylece kısa sürede MBK içinde ayrılıklar baş gösterir; devlet ve hükümet başkanı ve Milli Savunma Bakanı olarak neredeyse her türlü yetki kendisine tevdi edilen Cemal Gürsel ve arkadaşları DP iktidarının sorumlularının yargılanmasının yanı sıra yeni bir Anayasa ve seçim yasası yapılarak makul bir süre içinde çekilmeyi savunmaktadır.

Bütün bu siyasal sürecin en örgütlü gücü CHP’nin lideri İsmet İnönü de bu görüştedir ve tarihsel kiÅŸiliÄŸiyle tüm ağırlığını bu doÄŸrultuda kullanmaktadır. Ama MBK üyelerinin bazıları iktidarın kısa sürede sivillere bırakılmasına taraftar deÄŸildir.

Sivil siyaset alanına ve politikacılara derin bir güvensizlik duyarken, ne olduğu pek de belli olmayan militarist ve devletçi görüşlerinin ülkenin hızla kalkınması ve ilerlemesi için pek gerekli olduğuna inanan bir grup MBK üyesi subay, belirli bir tarih telaffuz etmemekte ama en azından uzunca bir süre ülke yönetimini ellerinde tutmak istemektedirler.

İçlerinde Alparslan TürkeÅŸ gibi faÅŸist unsurlar olduÄŸu gibi, bir tür “üçüncü dünya solculuÄŸu” olarak tanımlanabilecek görüşlere sahip olanlar da vardır. Ve aslında bu kadar farklı görüşleri olanların birlikte ülkeyi yönetmeleri de mümkün deÄŸildir. Ama öne çıkan ayrım ve çatışma noktası askeri yönetimin devam edip etmemesi olunca, 13 Kasım 1960 günü sabaha karşı isimleri daha önceden belirlenen 14 MBK üyesi evlerinden toparlanarak ordudan emekli edileceklerdir. Ardından yurtdışında bir takım uyduruk görevlere atanma görüntüsü altında sürgüne gönderileceklerdir.

İhtilal evlatlarını yemeden duramazdı! İktidarın silahlı ayaklanmayla el deÄŸiÅŸtirdiÄŸi 27 Mayıs da bunun dışında kalmayacak ve ihtilal yasasının diyalektiÄŸi yine hükmünü icra edecekti. Düzenin yeniden geri gelmesini savunanlar çeÅŸitli görüşlerdeki “aşırıları” tasfiye edip, duruma egemen olacaklardı.

İhtilalci Albay « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

İhtilal Yapmadan Duramayan Albay
22 Şubat 1962 - 21 Mayıs 1963, Ankara

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleÅŸtiren cuntanın ilk örgütleyicilerinden olan Kurmay Albay Talat Aydemir tam bu tarihte Kore’deki Türk birliÄŸinde görevli olduÄŸu için fazla ön plana çıkamamış dolayısıyla Milli Birlik Komitesi (MBK) içinde yer alamamıştı. Ancak MBK üyelerinin birçoÄŸu yakın arkadaşıydı ve darbeden üç ay kadar sonra Türkiye’ye döndüğünde Ankara’daki Harp Okulu Komutanlığı’na atanarak kritik bir göreve getirilmiÅŸti.

Harbiydiler cunta içi iktidar mücadelelerinde ve yeni darbe girişimlerinde son derece önemli bir güçtüler. Böylesi bir kritik mevziyi elinde bulunduran Aydemir, bu güce dayanarak daha sonra iki kez darbe yapmaya kalkışacak ancak ikisinde de başarılı olamayacaktı.

22 Åžubat 1962′deki ilk giriÅŸiminde affedilen ve emekliye sevk edilen Aydemir, 21 Mayıs 1963′te ikinci bir kez daha darbe yapmaya kalkışacak yine baÅŸarılı olamayınca yargılanarak idam edilecekti. İhtilal yapmadan duramayan albay en sonunda daraÄŸacında can verecekti.

Kendisini “Kemalist” olarak tanımlayan Talat Aydemir’in siyasi görüşleri o yılların dünyasında Türkiye gibi ülkelerde yaygınca görülen “üçüncü dünya solculuÄŸu”na yakındır. İttihat ve Terakki’ye kadar uzatılabilecek bir askeri-siyasi geleneÄŸin 1960′lı yıllarda ortaya çıkan bir karikatürü gibidir.

Darbe yapmaya kalkıştıklarında askeri harekat sırasında belirledikleri parolanın “Halaskar”, iÅŸaretinin ise “Fedailer” olması bu hırslı albay ve arkadaÅŸlarının tarihsel baÄŸlantıları ve siyasi tutumları konusunda bir fikir verebilir. Memleketi kurtarmak için son derece azimlidirler ve kötü politikacıları kovalayarak kendileri iktidar olurlarsa çok iyi iÅŸler yapacaklardır! Gerçekten siyasi programları da, felsefeleri de bundan ibarettir!

Tabii ki bu kadroyu harekete geçiren siyasal ve toplumsal bir arka plan vardır, ama onların anlayamadığı ve anlamak için hiç uÄŸraÅŸmayacakları da tam bu sınıfsal temeldir. 27 Mayıs’ın nasıl olduÄŸunu ve ne kadar kolay gerçekleÅŸtiÄŸini bildiklerine inandıkları için kendi giriÅŸimlerinin de baÅŸarılı olacağına emindirler. Aslında sahip oldukları silahlı kuvvet ve örgütlenme itibariyle iktidarı ele almaları mümkündür de, ama bunu yapmış olsalar bile sonrasında bir ÅŸansları, yaptıkları iÅŸin toplumsal bir karşılığı yoktur, olmayacaktır.

Zaten onları baÅŸarısızlığa mahkum eden ve sonuçta idam sehpasına götüren de bu toplumsal gerçeklikten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. 27 Mayıs’tan sonra MBK içinde duruma egemen olabilseler, belki bir süre için Türkiye’yi bir tür “üçüncü dünya solculuÄŸu” çerçevesinde yönetmeyi deneyebilirlerdi. Ama o dönemin SoÄŸuk SavaÅŸ koÅŸullarında Türkiye gibi bir ülkede buna ne kadar izin verilebileceÄŸi de ayrı bir konudur.

27 Mayıs darbesi Demokrat Parti iktidarını tasfiye ettikten sonra yeni bir Anayasa ve seçim yasası çerçevesindeki düzenlemelerle rejimi yeniden oluşturmaya yöneldiğinde aslında hareketin içinde de ayrılıklar baş göstermeye başlayacaktı.

13 Kasım 1960′da MBK’dan 14 kiÅŸinin tasfiyesi ile orduda faaliyet halindeki cuntalar içinde ayrılıklar ve mücadele sona ermiÅŸ olmuyordu. Nitekim 14′lerin tasfiyesine onay veren Aydemir baÅŸta olmak üzere, birçok etkili subay ve çeÅŸitli cuntalar düzenin geri dönüş hazırlıklarından memnun deÄŸildi ve 27 Mayıs’ın boÅŸuna yapılmış olduÄŸunu düşünmeye baÅŸlamışlardı. “Bu çocuk sakat doÄŸdu!” sözleri adeta bir parola gibi ağızdan ağıza yayılıyor ve ordu içinde yeni iliÅŸkiler ve örgütlenmeler uç veriyordu.

Sonuçta MBK’ya da alternatif niteliÄŸinde veya onun üzerinde baskı kurmak amacıyla “Silahlı Kuvvetler BirliÄŸi” (SKB) adı altında yeni bir cunta oluÅŸtu. Bazı MBK üyelerinin de içinde yer aldığı bu cunta olan-bitenden memnun deÄŸildi ve Cemal Gürsel-İsmet İnönü ikilisinin denetiminde ilerleyen sürece ve bu ikilinin emrinde hareket eden Genelkurmay BaÅŸkanı Orgeneral Cevdet Sunay’a karşıydılar.

Seçimlerin yapıldığı 15 Ekim 1961′den bir hafta sonra, 21 Ekim 1961′de İstanbul’da Harp Akademilerinde toplanan SKB yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan önce müdahale etmeye ve “İktidarı milletin hakiki ve ehliyetli temsilcilerine tevdi etmeye” karar verdi. Ve bu kararın uygulanmasını “hiçbir ÅŸekilde 25 Ekim sonrasına tehir etmemeye” yemin etti.

Ancak geliÅŸmeleri izleyen ordunun yüksek kademesi duruma el koyacak ve 23 Ekim’de yapılan bir toplantı ile SKB’nin harekete geçmesini engelleyeceklerdi. Bununla birlikte cuntalar ve arkalarındaki güçler olduÄŸu gibi duruyordu. Bazı subayların, özellikle de generallerin harekete geçmemeleri konusunda ikna edilmiÅŸ olmaları darbe giriÅŸiminin ertelenmesini saÄŸlamaktan öte bir ÅŸey deÄŸildi.

Nitekim Meclis açılmış ve İnönü’nün baÅŸkanlığında bir koalisyon kurulmuÅŸ olmasına karşın ordu içindeki durumda önemli bir deÄŸiÅŸiklik yoktu ve bütün geliÅŸmeler yeni bir darbeye doÄŸru ilerliyordu. Meclisteki partilerin bir araya gelerek 27 Mayıs’a sahip çıkan ve parlamenter düzeni savunan açıklamalar yapmaları da darbe hazırlıkları içindeki cuntalar açısından bir ÅŸey ifade etmiyor, caydırıcı bir etki yaratmıyordu.

SKB 9 Åžubat 1962′de tekrar bir protokol imzalayarak müdahale konusundaki kararlılığını ifade edecek, ancak ordunun yüksek komuta kademesi de yeniden inisiyatif üstlenecek ve 18 Åžubat’ta yapılan geniÅŸ katılımlı bir toplantıyla SKB’nin yönetime el koymasını bir kez daha engelleyecektir.

Darbeyi ordunun hiyerarÅŸik düzeni içinde, emir-komuta zincirine uygun olarak yapmak için uÄŸraÅŸan SKB cuntasında Talat Aydemir ve arkadaÅŸları ikinci kez yarı yolda bırakılınca artık kendi baÅŸlarına harekete geçmeye karar verecekler ve 21 Åžubat’ı 22 Åžubat’a baÄŸlayan gece düğmeye basacaklardır.

Aydemir ve arkadaÅŸlarının hareketlerini yakından izleyen hükümet ve Genel Kurmay darbecilerin önde gelenlerini tutuklamaya karar verince, baÅŸta Harp Okulu olmak üzere Ankara’daki çeÅŸitli birliklere alarm verilerek harekat baÅŸlatılmış oldu. Aslında Ankara’daki askeri birlikler açısından Talat Aydemir daha güçlüydü. Ankara çevresinden gelen birlikler bile emrine giriyorlardı. Ve en önemlisi CumhurbaÅŸkanlığı Muhafız Alayı da darbecilerin safına geçmiÅŸti.

Alay komutanını enterne eden Binbaşı Fethi Gürcan Çankaya Köşkü’nde toplantı halinde bulunan BaÅŸbakan İsmet İnönü ve kuvvet komutanlarını tutuklamak için Harp Okulu’nda bulunan Talat Aydemir’e telefon edecek, ancak ihtilalci albay buna karşı çıkacaktı. O andan itibaren de “ihtilal” tuhaf bir oyuna dönüşecek ve bir anlamı kalmayacaktı. “İhtilalle oyun oynanmaz” sözü Aydemir’in de kaderini belirleyecek ve eline geçen fırsatı kullanmayan albay hükümetle pazarlık yaparak eylemini durduracaktı.

Başbakan İsmet İnönü kan dökülmemiş olduğu gerekçesiyle 22 Şubat olayına karışanlara ceza verilmeyeceğine yazılı olarak söz verecek ve böylece bir darbe girişimi daha bastırılmış olacaktı. Askeri açıdan duruma egemen olmalarına rağmen darbeciler kalkıştıkları işin mantığına uygun davranmaya cesaret edememiş ve sonuna kadar gidememişlerdi.

Olay bastırıldıktan sonra inisiyatifi ele alan hükümet verilen sözlere rağmen Talat Aydemir ve üç albayı birkaç günlüğüne gözaltına alacak ve ardından da emekliye sevk edecekti. Daha sonraki emekli işlemleriyle birlikte 22 Şubat olayına karışan 69 subay ve 4 astsubayın orduyla ilişkisi kesilecekti.

Oysa bazı generaller de dahil olmak üzere, SKB ile ilişkide olan ve darbe girişiminde yer almaya söz veren subay sayısı çok daha fazlaydı ama önemli bir bölümü son anda taraf değiştirmiş veya ortada gözükmemişti. İstanbul grubu ise hiç harekete geçmemişti.

Kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını ve aldatıldıklarını gören Talat Aydemir emekliye sevk edildiÄŸi gün evine geldiÄŸinde eÅŸine şöyle diyordu: “Åžadan, ilk önce ÅŸu ÅŸerefli elbisemi çıkarayım. Bu iÅŸ bitmedi, bir gün gelecek muvaffak olacağım. Üzülme, istesem en kısa zamanda hallederim.”

Gerçekten de iÅŸ bitmemiÅŸti. Aydemir cuntası daha da bir hırsla yeni bir darbeye hazırlanmaya baÅŸladı. Bu arada yurtdışına sürgüne gönderilen 14′ler de yavaÅŸ yavaÅŸ dönüyor ve onlarla da iliÅŸkiler kuruluyordu. Ancak 14′ler durumu daha iyi kavramışlar, darbe yolundan yürümenin mümkün olmadığını, bir siyasi partiyle iktidar mücadelesi vermek gerektiÄŸini düşünmeye baÅŸlamışlardı.

Aslında bu konuda da aralarında bir fikir birliÄŸi yoktu ve ancak Alpaslan TürkeÅŸ bu doÄŸrultuda ilerlemeyi baÅŸaracak, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni ele geçirerek bu partiyi MHP’ye dönüştürecekti.

Böylece ordu içinde yeniden hız kazanan örgütlenme yine daha çok alt kademelerde taraftar bularak yayılmaya baÅŸladı. Bu arada Talat Aydemir 22 Åžubat konusunda verdiÄŸi bir demeç nedeniyle Temmuz 1962′de dokuz günlüğüne tutuklanarak serbest bırakılacak ama bu olay Harbiydiler ve genç subaylar üzerindeki etkisini artırmaktan baÅŸka bir sonuç getirmeyecekti. OturduÄŸu evin önünden gruplar halinde geçen Harbiydiler balkona çıkan emekli albayı selamlayarak gösteri yapıyorlardı.

1963 yılı başından itibaren “27 Mayıs’ı devam ettirmeye” kararlı cuntalar ve subaylar arasındaki görüşmeler sıklaÅŸmaya baÅŸladı. “Lale Apartmanı Toplantısı”, “Söğütözü Toplantısı”, “Dikmen Toplantısı” gibi toplantılarla saflar ve görüşler netleÅŸiyor, harekat tarzları belirleniyordu. “Herkes benim liderliÄŸimi kabul etsin” diyen TürkeÅŸ baÅŸta olmak üzere 14′lerle Aydemir cuntasının yolları ayrılacaktı.

Mayıs ayında yeniden darbe yapmaya karar veren ihtiraslı albay ve arkadaÅŸları da hükümet ve ordu tarafından adım adım izleniyordu. Ama yine de baÅŸta Ankara olmak üzere bazı önemli askeri birliklerde örgütlenmiÅŸlerdi. Ordu içindeki tepki Erzurum’da genç subayların BaÅŸbakan İnönü’ye arkalarını dönerek yaptıkları protesto ile kendisini ortaya koymuÅŸtu.

Bu huzursuzluÄŸu arkasına alan Talat Aydemir ve arkadaÅŸları 20 Mayıs’ı 21 Mayıs’a baÄŸlayan gece bir kez daha harekete geçeceklerdi. Yine ayaklanmanın karargahı ve asıl gücü Harp Okulu idi ve baÅŸta tank taburu olmak üzere Ankara’daki kimi birlikler de harekete destek veriyorlardı. Aydemir de dahil olmak üzere emekliye sevk edilmiÅŸ 22 Åžubatçılar üniformalarını giyerek Harp Okulu’nda toplandılar ve harekete geçtiler.

İlk hedef Ankara radyosu idi, hazırlanan ihtilal bildirisi saat tam 24′de radyodan okunmaya baÅŸladığında “Tamam, bu kez baÅŸardık” diye darbeciler birbirlerine sarılacaklardı. Ancak durumu yakından izleyen hükümet ve ordunun yüksek komuta kademesi bu kez daha hazırlıklı ve hatta darbenin yapılacağından haberliydi. Daha sonraki mahkeme sürecinde kendisinin de itiraf ettiÄŸi gibi Alpaslan TürkeÅŸ, Aydemir ve arkadaÅŸlarını ihbar etmiÅŸti.

Kısa bir süre sonra Ankara radyosu el değiştirecek ve 28. Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi, hükümetin duruma egemen olduğunu, ordunun da hükümetin emrinde olduğunu ve biraz önce okunan bildirinin üç-beş çapulcunun ve maceracının bir girişimi olduğunu belirten bir konuşma yapacaktı. Aydemir ve arkadaşları şaşkınlık içindeydiler.

Radyo marÅŸlar çalıyor ve zaman zaman Ali Elverdi konuÅŸuyordu. Hemen Ankara radyosuna bir grup Harbiyeli gönderildi ve Ali Elverdi tutuklanarak Harp Okulu’na getirildi. Harbiyelilerin öldürmeye kalkıştıkları Elverdi’nin hayatını Aydemir kurtaracaktı.

Radyo tekrar darbecilerin eline geçmiÅŸ, “Büyük Türk Milletine”, “Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı” adına Talat Aydemir imzalı bildiriler okunuyor, “Büyük Türk Milleti, hiçbir ÅŸahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen yalnız milletine karşı borçlu olduÄŸu vazifesini yapan senin Silahlı Kuvvetlerinin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar, huzur ve güvenlik içinde bekle, halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedir” deniyordu.

Ama hükümet kuvvetleri duruma bir kez daha teknik olarak müdahale ettiler ve Ankara radyosunun yayınını keserek, susturdular. Ardından hava kuvvetlerinin bulunduÄŸu Etimesgut’tan yayın baÅŸladı. Bu kez konuÅŸan Genelkurmay BaÅŸkanı Cevdet Sunay’dı. Sunay şöyle diyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetin emrindedir. Kara, deniz, hava ve jandarma komutanlıkları hükümeti desteklemektedir. Talat’ın 3-5 adamı hüsrana uÄŸrayacaktır. Maceraperestler muvaffak olamayacaklardır ve cezalarını göreceklerdir. Bunlar toplanmaktadırlar.”

Genelkurmay BaÅŸkanının bu konuÅŸmasıyla birlikte hükümet yavaÅŸ yavaÅŸ duruma egemen olacaktı. Ordunun hiyerarÅŸisi içinde bir harekete yatkın olan birlikler yüksek komuta kademesinin tavrını öğrenince çözülmeye baÅŸlayacaklardı. Oysa Sunay’ın konuÅŸmasına kadar hükümetin emrinde doÄŸru dürüst bir askeri birlik yoktu. Hükümet savaşı radyo ile kazanıyordu.

Daha sonraki anılarında Talat Aydemir de bu durumu kabullenecek ve şöyle yazacaktı: “Sunay’ın konuÅŸmasından itibaren subaylarda, kıta kumandanlarında bir çözülme baÅŸladı. Halbuki karşımızda hiçbir kıta yoktu. Subaylar tankları, bölükleri bırakıp kaçmasaydı hiçbir ÅŸey olmayacaktı. Tek bir radyonun bu kadar tesirli bir silah olduÄŸunu o zaman anladım. MaÄŸlubiyetimizin tek sebebi radyodur.”

Bu arada Ankara’da meydana gelen bazı küçük çatışmalarda ölenler ve yaralananlar olacak, Ankara’nın üzerinde iki tarafın da jetleri uçarak karşı tarafın bilinen mevzilerine makineli tüfek ateÅŸi bile yapacaktı. Bu kez kan da dökülmüş, 22 Åžubat’tan daha kararlı davranılmış ama yine baÅŸarılı olunamamıştı.

Sabah Harp Okulu’ndan ayrılan Talat Aydemir ailesinin kalmakta olduÄŸu bir arkadaşının evine giderek vedalaÅŸacak ve daha sonra subaylara deÄŸil polise teslim olacaktı. Silah arkadaÅŸlarına teslim olursa kendisini hemen öldüreceklerine inanıyordu.

Bir yıl kadar süren mahkeme sonucunda ihtilal yapamadan duramayan ama bir türlü de başaramayan emekli albay ve üç arkadaşı idama mahkum edilirken, diğer yüzlerce subay ve Harp Okulu öğrencisi de çeşitli cezalara çarptırılacak ve ordudan atılacaklardı.

TBMM Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın cezalarını onaylarken diÄŸer iki idam hükümlüsünün cezasını müebbede çevirdi. Gürcan 27 Haziran 1964′de idam edilirken, avukatının son anda yaptığı bir itiraz nedeniyle infazı bir hafta geciken Aydemir ise 5 Temmuz 1964′de hırsının ve aynı zamanda ideallerinin bedelini canıyla ödeyecekti.

27 Mayıs da dahil olduÄŸunda ihtilalle üç kez oynamıştı; ilkinde Türkiye’de olmadığı için elde edilen baÅŸarıdan payını alamamış, ikincisinde baÅŸarısız olmasına raÄŸmen arkasındaki güçler dolayısıyla kellesini kurtarmış, ama üçüncüsünde baÅŸ koyduÄŸu yolda başını vermiÅŸti.

İhtilal, kendisiyle bu kadar çok oynanmayacak kadar ciddi ve tehlikeli bir iÅŸti. Ve bir ihtilal, ancak toplumsal ve siyasal açıdan “ÅŸartlar tamam olunca” gerçekleÅŸebilirdi!

Talat Aydemir ve arkadaÅŸları ise tam da bu “ÅŸartlardan” habersizdiler!

Erbakan’ın Azmi « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Erbakan’ın Azmine Åžapka Çıkarılır
1971-1998, Ankara

Cumhuriyetin kuruluÅŸundan üç yıl sonra, 29 Ekim 1926′da doÄŸan Necmettin Erbakan, yaşı kemale erip de politikaya baÅŸladığında cumhuriyetin canını az sıkmadı. KuruluÅŸundan itibaren kendisine baÅŸlıca üç düşman belirleyen cumhuriyet, “komünizme, bölücülüğe ve ÅŸeriata” karşı bitmez tükenmez mücadeleler içinde ÅŸekillendi, geliÅŸti, olgunlaÅŸtı.

“Ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün” olan cumhuriyet sık sık “milli birlik ve beraberliÄŸe en muhtaç olduÄŸu günler” yaÅŸamak zorunda kaldı ve özellikle bu günlerde kabak bu düşmanların başına patladı.

70′li yıllar geldiÄŸinde ÅŸeriat tehlikesi ile Erbakan’ın adı birbirinden ayrılmaz hale geldi. İTÜ Makine Fakültesi’nden 1948′de mezun olan Erbakan aynı yıl Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve baÅŸladı.

1951′de Almanya’ya gönderilerek Aachen Teknik Üniversitesi’nde bilimsel çalışmalar yapan Erbakan’ın “milliyetçi-mukaddesatçı” görüşleri burada Alman ordusu için araÅŸtırmalar yapmasına engel olmamıştı. DVL AraÅŸtırma Merkezi’nde Prof. Schimit ile birlikte çalışan Erbakan doktorasını da burada verdi.

Daha sonra Almanya’nın en büyük motor fabrikası Deutz Motor Fabrikalarında Alman Leopar tanklarının daha az yakıt tüketmesiyle ilgili çalışmalar da yapan Erbakan 1953 yılında doçentlik sınavını vermek üzere Türkiye’ye dönüş yaptı. Ama 27 yaşında doçent olduktan sonra davet üzerine tekrar altı ay Alman ordusu için çalışmak üzere Almanya’ya döndü.

Daha sonra çalışmalarını İTÜ’de sürdüren Erbakan 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru üretmek üzere 200 ortaklı Gümüş Motor AÅž’yi kurdu.

Orta yaÅŸa gelmiÅŸ her baÅŸarılı Türk erkeÄŸi gibi siyaseti düşünmeye baÅŸlayan Erbakan 1969′da Odalar BirliÄŸi BaÅŸkanı olunca “siyaset yoluyla memlekete hizmet” etmenin de yolunun açıldığını sanıyordu. Ancak bu hiç de öyle düz bir yol olmayacaktı.

O dönemde, baÅŸta İTÜ’den arkadaşı Süleyman Demirel’in Adalet Partisi olmak üzere, çeÅŸitli saÄŸ partilerde faaliyet gösteren, ama bu partilerin politikalarını yeterince İslami bulmayan bir grup milletvekiliyle yeni bir partinin kuruluÅŸ hazırlıklarına giriÅŸen Erbakan bu parti 1969 seçimlerine yetiÅŸmeyince AP’den milletvekili adaylığı için baÅŸvurdu.

Ancak Demirel, üniversitede beraber namaz kıldıkları arkadaşını veto edecek ve böylece Erbakan da Konya’dan bağımsız aday olacaktı. Bazı yakın arkadaÅŸlarının da baÅŸka illerden bağımsız olarak aday olmasıyla meydana çıkan harekete “Bağımsızlar Hareketi” adı verildi.

Bu hareketten milletvekili seçilebilen tek kiÅŸi olan Erbakan, 17 arkadaşıyla birlikte 26 Ocak 1970′de Milli Nizam Partisi’ni kurdu ve genel baÅŸkanlığına getirildi. MNP’ye, kuruluÅŸunun hemen ardından AP’li iki milletvekili daha katılınca parti TBMM’de üç milletvekili ile temsil edilmeye baÅŸlandı.

Böylece parlamento ve Türkiye siyaseti “İslamcı bir parti” ile ilk kez ciddi bir ÅŸekilde karşılaÅŸmış oluyordu. Ancak “memleketin asli sahipleri” bu karşılaÅŸmadan hiç hoÅŸlanmadılar. Erbakan ve şürekası herkesin gözünün içine baka baka İslam’ı politik olarak istismar ediyordu. Nitekim ertesi yıl 12 Mart darbesi olduÄŸunda, “milli birlik ve beraberliÄŸe en çok muhtaç olunan” günler gelmiÅŸti ve solla birlikte ilk kez kendi partisiyle parlamentoya giren İslamcı parti de kapatıldı.

Anayasa Mahkemesi’nde açılan kapatma davası 20 Mayıs 1971′de sonuçlanacak Erbakan da soluÄŸu İsviçre’de alacaktı. İslamcı hareketin, muhafazakar eÄŸilimdeki en büyük partinin, AP’nin etekleri altından çıkıp, kendi kanatlarıyla uçmaya kalkıştığı bu ilk deneyimi çabuk sona ermiÅŸ görünüyordu.

Ancak Türkiye Erbakan’ı henüz fazla tanımıyordu ve onun inatçılığını ve kararlılığını bilmiyordu. Ama öğrenecekti.

Bir iddiaya göre Demirel’in gücünü kırmaya çalışan 12 Martçıların teÅŸviki ve himayesiyle İsviçre’den dönen Erbakan’ın yakın arkadaÅŸlarından Süleyman Arif Emre’nin baÅŸkanlığında, 11 Ekim 1972′de Milli Selamet Partisi kuruldu. İslamcı akım kendi partisiyle sistemin içinde yer almakta kararlıydı. MSP’nin 1973 genel seçimlerinde yüzde 11.8 oy ile 48 milletvekilliÄŸi kazanmasının ardından başına yeniden Necmettin Erbakan geldi.

Amblemi anahtar olan MSP gerçekten de 70′li yıllarda kurulan koalisyon hükümetlerinde “anahtar parti” oldu. Bu dönemde üç hükümette yer alan MSP sistem açısından hep bir sıkıntı kaynağı olarak deÄŸerlendiriliyor ancak İslamcı hareket de meÅŸruiyet alanını ve kitlesel temelini giderek geniÅŸletiyordu. Basın her fırsatta dalga geçse, aydınlar hemen hiç ciddiye almasa da Erbakan, kendi politik üslubu ve tarzı içinde bildiÄŸi yolda yürümeye devam ediyordu.

12 Eylül 1980′de ordu bir kez daha darbe yaptığında ileri sürülen gerekçelerden biri kısa bir süre önce Konya’da MSP tarafından yapılan mitingde İstiklal Marşı söylenirken bir grubun yaptığı protestolardı. Erbakan ve arkadaÅŸları tutuklanarak haklarında dava açıldı. Ancak üç yıl süren mahkeme sonunda beraat ettiler, ama hem diÄŸer bütün partilerle birlikte MSP de kapatılmış, hem de Erbakan ve parti yöneticilerine siyaset yasağı getirilmiÅŸti. Böylece MNP’den sonra Erbakan ve İslamcı hareket ikinci partisinden de olmuÅŸtu.

Ama tabii ki bu hiçbir ÅŸeyin sonu demek deÄŸildi. Yeniden kollar sıvandı, yeniden yollara düşüldü. Erbakan’ın 33 arkadaşı 19 Temmuz 1983′te Ahmet Tekdal’ın Genel BaÅŸkanı olduÄŸu Refah Partisi’ni kurdu. Memleketin neredeyse bütün illerinin meydanlarında Kuran’dan ayetler okuyarak nutuklar atan 12 Eylül cuntası İslamcı partiyi seçimlere sokmaya niyetli deÄŸildi.

Böylece -vetolar yüzünden- RP Kasım 1983 seçimlerine katılamadı. İlk kez 25 Mart 1984 yerel seçimlerine katılan RP yüzde 4.4 oy alacaktı. Ancak komünistler ve Kürtlerin yanı sıra İslamcıların da parlamentoya girmesini engellemek isteyen cunta yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir seçim barajı koymuÅŸtu ve bu durumda RP’nin bu barajı aÅŸması gerçekten zor görünüyordu.

1987′de yapılan referandumun ardından yasakları kalkan MSP’liler RP’ye geçti. 11 Ekim 1987′de yapılan RP 2. kongresinde Necmettin Erbakan oybirliÄŸiyle genel baÅŸkanlığa seçildi. 29 Kasım 1987′de yapılan genel seçimlerde 2 milyona yakın oy alan RP, yüzde 7.16 oyla bir önceki seçimlere göre neredeyse oylarını ikiye katlamasına raÄŸmen ülke çapındaki yüzde 10 barajını geçemediÄŸi için yine parlamentoya girememiÅŸti. Ama hızlı bir ÅŸekilde yükseliÅŸini sürdürüyordu.

26 Mart 1989 yerel seçimlerinde RP oy oranını yüzde 9.8′e çıkarırken Konya, Åžanlıurfa, Sivas, Van ve KahramanmaraÅŸ il belediye baÅŸkanlıklarını kazandı. 20 Ekim 1991′deki genel seçimlere Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaparak giren RP yüzde 16.2 oy aldı. RP listelerinden TBMM’ye giren 62 milletvekilinden 22’si kısa süre sonra gerçek partilerine döndüler.

27 Mart 1994 yerel seçimleri ise RP için tam bir zafer oldu. 5 milyon 340 bin 969 oyla oy oranını yüzde 19.0′a çıkaran RP, İstanbul ve Ankara baÅŸta olmak üzere 6 büyükÅŸehir, 22 il, 92 ilçe ve 207 beldede, toplam 327 belediye baÅŸkanlığı kazandı. 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde 6 milyona yakın seçmenin desteÄŸiyle yüzde 21.3 oy alan RP 158 milletvekili çıkarırken artık Türkiye’nin de en büyük partisi haline gelmiÅŸti.

1969′da baÅŸlayan kavga çeyrek yüzyıl sonra amacına ulaÅŸmış gibi görünüyor, 70′li yıllarda “Erbakan BaÅŸbakan” sloganlarına istihzayla gülümseyenler, böyle bir ÅŸey olacağına hiç ihtimal vermeyenler neredeyse kendilerine çimdik atarak, rüyada olup olmadıklarını anlamaya çalışacaklardı. İşte RP-DYP koalisyonuyla 54. Hükümet kurulmuÅŸtu ve Erbakan BaÅŸbakandı!

Ancak bütün bu geliÅŸmeleri kendilerine çimdik atmadan da izleyenler ve artık deÄŸiÅŸen dünyada İslamcı akımların baÅŸlıca tehdit durumuna geldiÄŸini deÄŸerlendirenler de vardı. Yani Erbakan’ın iktidara tırmanışında bir zamanlama sorunu vardı.

70′li yıllarda uluslararası ölçekte komünizme karşı mücadele açısından İslamcı akımlara hoÅŸgörüyle bakılıyordu, ama 90′lı yıllarda artık Belin Duvarı çökmüş ve konsept deÄŸiÅŸmiÅŸti. Nitekim “memleketin asli sahipleri” bir kez daha harekete geçti ve böylece daha sonra bizzat uygulayıcılarının da kabul ettiÄŸi nitelendirmeyle “post modern darbe” adı verilen “28 Åžubat süreci” baÅŸladı.

Bir kez daha “milli birlik ve beraberlik” günleriydi ve dolayısıyla bir kez daha Erbakan’ın partisi kapatılacak ve kendisi de siyasi haklarını kullanamaz duruma gelecekti. Daha henüz iktidarda iken, Aralık 1997′de Anayasa Mahkemesi’ne RP’nin kapatılması için dava açıldı. Ve 16 Ocak 1998′de RP kapatıldı.

Erbakan ve bazı arkadaşlarına 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilecek ama bununla da kalınmayarak ayrıca Erbakan için bir konuşmasından dolayı mahkumiyet verilecekti.

Yasaklı olmayan RP’liler yeni kurulan Fazilet Partisi’ne geçecekler, 18 Nisan 1999 seçimlerinde FP yüzde 15.2 oy alarak 108 milletvekili çıkaracak ama çok geçmeden bu parti için de Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılacaktı.

Motor profesörü Necmettin Erbakan’ın siyaset makinesinde anlayamadığı bir ÅŸey mi vardı? BaÅŸkanlığını yaptığı üç parti de kapatılırken, baÅŸkanlığını üstlenmeye fırsat bulamadığı dördüncüsü için de kapatma davası sürdüğüne göre ilk bakışta bu motor profesörüne kabahat bulunabilir. Ancak biraz daha yakından bakılırsa gerçekler belki de daha farklı görünecektir.

Herhangi bir konuda yapılan denemeler ve alınan baÅŸarısız sonuçlar karşısında “Allahın hakkı üçtür” derler. Yani üç kez deneyip yine baÅŸaramayan birinin artık vazgeçmesi gerekir. Ancak bu noktada üç kez deneyip baÅŸaramayan ve artık vazgeçmesi gerekenin kim olduÄŸu gerçekten tartışmaya açık bir durumdur; acaba baÅŸkanlığını yaptığı üç parti de kapatılan Erbakan mı artık vazgeçmelidir, yoksa üç kez partisini kapattığı halde Erbakan’ı engelleyemeyen ve dördüncüsüyle uÄŸraÅŸmaya devam edenler mi?

Evet, ortada bir fiyasko var, ama bu kimin fiyaskosu?

Keramet Üniformada « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960′lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükseliÅŸine de tanıklık ediyordu. 1965′den 1971′e kadar Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olduÄŸu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel’in her fırsatta övünerek iÅŸaret ettiÄŸi bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı.

Bu koÅŸullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teÅŸvik ediyordu. 1961 Anayasasının saÄŸladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meÅŸru yollardan yürütülmesine olanak saÄŸlıyordu. Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi’nin Meclis’te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM’de grubu bulunan partilerden birini oluÅŸturuyordu.

Bu durum TİP’e büyük olanaklar saÄŸlarken Meclis kürsüsünden emeÄŸin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı. Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM’nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi. Hatta Demirel “Ben muhalefeti TİP’ten öğrendim” diye itirafta bulunacaktı.

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu. Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu.

Üniversiteler DEV-GENÇ’in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeÅŸit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu. BaÅŸbakan Demirel, “Sokaklar yürümekle aşınmaz” diyerek durumu pek önemsemediÄŸini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliÄŸini itiraf ediyordu.

Sonuçta 12 Mart 1971′de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi. Genelkurmay BaÅŸkanı Memduh TaÄŸmaç’ın aÄŸzından çıkan, “Sosyal uyanış ekonomik geliÅŸmeyi aÅŸtı” sözleri muhtıranın da gerekçesini oluÅŸturuyordu. Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir “reform hükümeti” kurulacak ve topluma “fazla bol ve lüks” gelen Anayasada önemli deÄŸiÅŸiklikler yapılacaktı.

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doÄŸrudan üstlenecekti. Genelkurmay BaÅŸkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT’nin öğlen 13.00 haberlerinde okunduÄŸunda hemen istifa eden Demirel, “ÅŸapkasını alıp, gitti.”

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla “Ne yapacaktım yani, benim kendime ait baÅŸka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim” diyecekti. Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile “Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner” diye düşünüyordu.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aÅŸkın bir süre Türkiye, adına “ara rejim” denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir “beyaz terör” dönemi yaÅŸadı.

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniÅŸ bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı. Mümtaz Soysal’dan UÄŸur Mumcu ve Altan Öymen’e kadar çok sayıda kiÅŸi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı. Mahir Cayan ve arkadaÅŸları Kızıldere’de öldürülürken

Deniz GezmiÅŸ ve arkadaÅŸları da idam edildiler. Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı. Ve tüm bunların ardından artık “ara rejim” normalleÅŸmeye doÄŸru giderken ordu yine pek rahat deÄŸildi. Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu. Mart 1973′te yapılması gereken CumhurbaÅŸkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu. Cevdet Sunay’ın görev süresi 28 Mart 1973′te sona eriyordu.

Bu arada Genelkurmay BaÅŸkanı Memduh TaÄŸmaç emekli olmuÅŸ, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmiÅŸti. Yeni Genelkurmay BaÅŸkanı Sunay’ın yerine CumhurbaÅŸkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü’ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi.

O dönemde cumhurbaÅŸkanı TBMM üyeleri arasından seçildiÄŸi için uygun yol Faruk Gürler’in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı. Genelkurmay BaÅŸkanlığı’ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaÅŸkanlığına aday oldu. Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler’e umut vermiÅŸti. Çünkü onların desteÄŸi olmadan seçilmesi mümkün deÄŸildi.

CumhurbaÅŸkanlığı için TBMM’de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı. Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler’in cumhurbaÅŸkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı.

13 Mart 1973′de CumhurbaÅŸkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu BaÅŸkanı Tekin Arıburun’u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli’yi aday gösterdi. İlk turun sonuçları belli olduÄŸunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuÅŸmuÅŸtu; Arıburun 292 oy alırken Gürler’e ancak 175 oy çıkmıştı. Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteÄŸini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu saÄŸlayamamıştı.

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı. Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi. Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti.

Bu arada Anayasada deÄŸiÅŸiklik yapılarak Sunay’ın görev süresinin uzatılması düşünüldü. Bunun için gerekli Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸinin Millet Meclisi’nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu. DeÄŸiÅŸiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi’nde bir oyla reddedilmiÅŸ oldu. Millet Meclisi’nde benimsenmeyen Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu’nda da oylandı.

Cumhuriyet Senatosu’ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi yoluyla Sunay’ın görev süresinin uzatılması önerisine ÅŸiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi.

Sunay formülü iÅŸlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi BaÅŸkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaÅŸtılar. Ama Sunay, Taylan’ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaÅŸkanlığı seçimi krizi aşılamadı. Kriz derinleÅŸtikçe ne gibi geliÅŸmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaÅŸlanmaya baÅŸlamıştı.

28 Mart’ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü’nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu BaÅŸkanı AP Senatörü Tekin Arıburun’a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler’in oturduÄŸu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı.

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk’ü ortaklaÅŸa aday gösterdiler. Korutürk 6 Nisan 1973′te Türkiye’nin altıncı cumhurbaÅŸkanı seçilirken cumhurbaÅŸkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay BaÅŸkanlığı’ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten “morgeneralliÄŸe” terfi etmiÅŸ oluyordu.

“Morgeneral” olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaÅŸamadı. Söylentiye göre kahrından ölmüştü.

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde deÄŸil sırtlarındaki üniformada olduÄŸunu bilenler Gürler’den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!

Çoban ve Karaoğlan « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Çoban Sülü, KaraoÄŸlan’a Karşı
1974, Ankara

12 Mart dönemi diye adlandırılan süreçten çıkış 14 Ekim 1973 seçimleriyle oldu. Solun üzerinde terör estiren ve toplumsal muhalefeti baskı altına alan bu dönemin sonunda yapılan seçimler Bülent Ecevit’in liderliÄŸindeki CHP’nin zaferiyle sonuçlandı. 1950′de baÅŸlayan çok partili sistemde CHP ilk kez bu kadar oy alarak ve seçimlerden birinci parti olarak çıkıyordu.

12 Mart döneminin baskı ve zulmü karşısında tüm toplumsal muhalefet güçleri, tüm sol hareket “demokratik bir söylem” tutturan Ecevit’in CHP’sini destekliyordu. DaÄŸlara taÅŸlara yazılan “Halkçı Ecevit”, “Umudumuz Ecevit”, “KaraoÄŸlan” sloganlarının da gösterdiÄŸi gibi emekten, özgürlükten, demokrasiden yana güçler ülkede yeni bir dönemin ancak Ecevit’in CHP’sinin iktidara gelmesiyle açılabileceÄŸini düşünüyordu.

Meydanları coÅŸkuyla dolduran büyük kalabalıklara daha sonra adına “Ecevit mavisi” denilen mavi renkli gömleÄŸiyle seslenen Bülent Ecevit de bu talepleri gerçekleÅŸtirmeye söz veriyor, kendisine yönelen umutları boÅŸa çıkarmayacağını söylüyordu. Nitekim “KaraoÄŸlan” 1973 seçimlerinden birince parti olarak çıkarken 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan ve köylü kökeni dolayısıyla “Çoban Sülü” lakabıyla anılan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi ancak ikinci parti olabiliyordu.

12 Mart döneminin son “partiler üstü hükümeti” olan Naim Talu hükümetinin yerine Ecevit’in liderliÄŸinde bir hükümet kurulacaktı. Ancak bu o kadar kolay olmadı. Büyük Millet Meclisi’nde ancak 180 milletvekili olan CHP’nin koalisyon yapabileceÄŸi bir ortaÄŸa ihtiyacı vardı. Uzun görüşmeler ve uÄŸraÅŸlardan sonra bu ortak Necmettin Erbakan’ın liderliÄŸini yaptığı Milli Selamet Partisi oldu.

Solcu bir partiyle İslamcı bir partinin bu ortak hükümetini çiçeÄŸi burnunda BaÅŸbakan Bülent Ecevit “tarihsel uzlaÅŸma” olarak nitelendiriyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 38. Hükümeti olan ve Ecevit’in de ilk kez baÅŸbakanlık koltuÄŸuna oturduÄŸu 25 kiÅŸilik kabinede CHP’nin 18, MSP’nin ise 7 bakanı vardı. 12 Mart dönemi artık geride kalıyor ve ülkede bir bahar havası esiyordu.

Ancak işler hiç de umulduğu gibi gitmeyecekti.

12 Mart döneminin yaralarını sarmak üzere bir genel af çıkarılması ve cezaevlerine doldurulan binlerce ilerici, solcu tutuklu ve mahkumun dışarı salıverilmesi hükümetin programında yer alan ve halka söz verilen en önemli vaatlerden biriydi. O dönemdeki Türk Ceza Kanununun ünlü anti-komünist maddeleri 141-142′inci maddeler de dahil olmak üzere siyasi nedenlerle cezaevine atılan herkes affın kapsamı içinde yer alacaktı.

Bu görüşmeler sırasında Adana Cezaevinde yatmakta olan ÅŸair Can Yücel, kendisini ziyarete gelen ve “Hadi gene iyisiniz, yakında çıkacaksınız, CHP sizi affediyor” diyen bir dostuna sinirlenmiÅŸ, “Önemli olan bu deÄŸil, önemli olan halkın CHP’yi affetmesidir, bunu anlamaya çalışın” diye yanıt vermiÅŸti.

Ancak genel af yasa tasarısı Meclis’te görüşülürken 20 MSP milletvekilli 141-142′inci maddelerin af kapsamı içine alınmasına muhalefetle birlikte karşı oy vermiÅŸ ve tam da korkulduÄŸu gibi af gerçek amacı dışına çıkıvermiÅŸti. Sadece adli tutuklu ve hükümlüler salıverilirken hemen bütün siyasiler içeride kalmıştı.

Hükümetin istifası, koalisyonun bozulması tartışmaları patlak vermiÅŸ ancak bunlar bir sonuca ulaÅŸmadan Anayasa Mahkemesi imdada yetiÅŸerek çıkan yasanın “eÅŸitlik ilkesi”ne aykırı olduÄŸunu belirterek, affın kapsamasını geniÅŸletmiÅŸ ve tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler de yasadan yararlanır duruma gelmiÅŸlerdi. Böylece hem hükümet, hem de CHP paçayı kurtardı.

Mayıs ayında atlatılan bu krizin ardından bu hükümet ne kadar devam edebilir, Erbakan’a ne kadar katlanılabilir diye tartışırken bu kez Kıbrıs krizi patlak verdi.

Bir süredir Kıbrıs’ta varolan karışıklıklar, Yunanistan’daki cuntanın da desteÄŸiyle 15 Temmuz 1974′de Nikos Sampson’un Makarios’a karşı düzenlediÄŸi bir darbeyle çok kritik bir noktaya sıçradı. Kıbrıslı Türklerin can güvenliÄŸi tehlikeye girmiÅŸti ve Türkiye’den yardım istiyorlardı. Kıbrıs’la ilgili anlaÅŸmalarda İngiltere, Türkiye ve Yunanistan “garantör devlet” olarak tanımlanmıştı ve adada varolan statüko bozulduÄŸunda müdahale etmeye hakları vardı.

Ecevit hükümeti Kıbrıs’a müdahale edilmesi gerektiÄŸini düşünüyordu. Ancak bu konuda Yunanistan’la iÅŸbirliÄŸi yapmanın olanağı yoktu, çünkü Sampson’un darbesinin arkasında Yunan cuntasının olduÄŸu besbelliydi. İngiltere’yi birlikte müdahaleye ikna etmek için yoÄŸun bir çabaya giren Türk hükümeti bir sonuç alamayınca Kıbrıs’a tek başına müdahale etmeye karar verdi.

20 Temmuz sabahı TRT mikrofonlarına heyecanlı bir sesle konuÅŸan Ecevit, Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrıs’a çıkartma yapmakta olduÄŸunu dünyaya açıklıyor, “Barış Harekatı” adını verdiÄŸi bu askeri müdahalenin sadece Kıbrıs’a deÄŸil Yunanistan’a da barış ve demokrasi getireceÄŸini ileri sürüyordu.

İki gün süren harekattan sonra BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in çaÄŸrısıyla 22 Temmuzda ateÅŸkes yapıldı, ancak İsviçre’de süren görüşmelerden bir sonuç alınamayınca 15 AÄŸustosta Türk birlikleri ileri harekata devam ederek adanın yaklaşık üçte birini kontrolleri altına aldı.

Geride kalan çeyrek yüzyıldan bu yana Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaÅŸmadı ama adaya yapılan askeri müdahale ile birlikte BaÅŸbakan Ecevit de “Kıbrıs Fatihi” oluvermiÅŸti. Yarım yüzyıl sonra ilk kez savaÅŸa giren Türk ordusunun bir zafer daha kazandığı havası ülkeye hızla yayılmış ve bunu saÄŸlayan Ecevit de birden “kahraman” haline gelmiÅŸti.

Otobüslerin arkasını Ecevit’in “miÄŸferli posterleri” süslüyordu. Daha sonra uzun yıllar boyunca Türkiye’nin başını çok aÄŸrıtacak bu askeri harekat Ecevit’in popülaritesini çok artırmış, BaÅŸbakan Yardımcısı Erbakan iyice gölgede kalmıştı.

Af yasası tartışmaları sırasında doruÄŸa çıkan hükümet içindeki kriz ve Erbakan’ın dayanılmaz kaprisleri olarak sunulan bir takım koalisyon içi sorunlar karşısında kamuoyunun desteÄŸine güvenen Ecevit, Kıbrıs fatihliÄŸini oya tahvil edebileceÄŸini düşündü. Hükümet istifa edecek ve hızla erken seçime gidilecekti.

Erken seçimden CHP’nin tek başına iktidara geleceÄŸinden hiç kuÅŸkusu yoktu. Nitekim Ecevit, Kasımda hükümetin istifasını vererek ülkeyi bir erken seçime götüreceÄŸini umduÄŸu süreci baÅŸlattı. Ancak evdeki hesap hiç de çarşıya uymayacak ve “Kıbrıs Fatihi” tam bir fiyaskoyla karşı karşıya kalacaktı.

Gerçekten hemen bir seçime gidilse Kıbrıs rüzgarını arkasına alan Ecevit belki de tek başına iktidar olabilirdi, ancak Çoban Sülü’nün buna izin vermeye hiç niyeti yoktu.

Önce yine bir hükümet krizi çıktı. Kontenjan Senatörü Sadi Irmak’ın baÅŸkanlığında 12 Mart döneminin “partiler üstü” hükümet modelini yansıtan, bakanların tümünün TBMM dışından veya kontenjan senatörlerinden oluÅŸtuÄŸu bir hükümet kuruldu. Ancak güven oyu alamadı. Alamadı ama bir baÅŸka hükümet de kurulamadığı için yaklaşık dört ay ülkeyi yönetmeye devam etti.

En sonunda 31 Mart 1975′de AP lideri Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’ni bir araya getirerek “Milliyetçi Cephe” adı verilen bir koalisyon hükümeti kurmayı baÅŸardı. MHP’nin de ilk kez iki bakanla yer aldığı bu hükümet yoÄŸun çatışma ve çalkantılarla birlikte 5 Haziran 1977′de yapılan seçimlere kadar, yaklaşık iki buçuk yıl devam edecekti.

Eline geçen iktidar fırsatını ancak 10 ay deÄŸerlendirebilen “Kıbrıs Fatihi” ise Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuÅŸ, Çoban Sülü’nün fendi KaraoÄŸlan’ı yenmiÅŸti!

Eski Liderlere Yasak « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Eski Liderlere Siyaset Yasağı
12 Eylül 1980 sonrası

12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan “Milli Güvenlik Konseyi” ordunun en üst komuta kademesini oluÅŸturan Genelkurmay BaÅŸkanı ve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu. Ordunun “emir-komuta zinciri içinde ve emirle gerçekleÅŸtirdiÄŸi” açıklanan ve adına “Bayrak Harekatı” denilen bu darbeyle Demirel’in 1980 yılı başında kurduÄŸu azınlık hükümeti devrilmiÅŸ ve ordu 27 Mayıs 1960′tan sonra ikinci kez iktidarı doÄŸrudan ele almıştı.

12 Mart 1971′deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komuta kademesinin istediklerini aynen gerçekleÅŸtirerek ve “partiler üstü bir hükümet” kurulmasını saÄŸlayarak geriye çekilmiÅŸti. Bir iktidar odağı olmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığı hissedilen parlamento böylece “demokrasi”yi korumuÅŸ oluyordu.

Ama bu kez generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar ve memleketi daha köklü bir ÅŸekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekim cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evren’in radyo ve televizyonlardan okuduÄŸu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin laÄŸvedildiÄŸi duyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu. Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin de çalışmaları durdurulmuÅŸtu.

İktidara el koyduÄŸu gün cuntanın aldığı bir diÄŸer önlem de parlamentodaki siyasi partilerin liderlerini “gözetim altına” almak oldu; BaÅŸbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit eÅŸleriyle birlikte Çanakkale’de Hamzaköy’de “ordunun misafiri” olurken, Milli Selamet Partisi Genel BaÅŸkanı Necmettin Erbakan’la Milliyetçi Hareket Partisi Genel BaÅŸkanı Alparslan TürkeÅŸ de İzmir’de Uzunada’ya gönderildiler.

Daha sonra Erbakan ve TürkeÅŸ tutuklanarak Ankara’da cezaevine konulacaktı. Demirel’le Ecevit’e ise bir süre sonra Ankara’ya evlerine dönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına iliÅŸkin sıkı uyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı.

Tutuklananlar bir yana “dışarıda” kalan Demirel ve Ecevit’in de cuntaya göre pek rahat durduÄŸu yoktu. Ecevit’in daha çok uluslararası iliÅŸkileri baÅŸ aÄŸrıtırken, “Tapulu arazimin üzerine gecekondu kurdurmam” diyen Demirel’in de ülkenin her tarafındaki siyasi kadrolarıyla iliÅŸkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelince bir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu.

Sırtında Genelkurmay BaÅŸkanı üniformasıyla ve cuntanın diÄŸer üyeleriyle ÅŸehir ÅŸehir dolaÅŸarak meydan nutukları atan Kenan Evren’in konuÅŸmaları tam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyaya bakışını yansıtan basit ve kestirme deÄŸerlendirmeler ve mesajlar içeriyordu. İdam cezalarının infaz edilmesi eleÅŸtirileri karşısında “Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?” diyen Evren, Kuran’dan ayetler okuyarak halkı eÄŸitmeye çalışıyor, ÅŸeriata karşı uyanık olmaya çağırıyordu.

Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasıl çalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmaya kalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarının öldürülmesini kararlaştırmışlardı. Cuntanın hukuktan anladığı ancak bu kadardı!

Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasi liderlere yöneltiyordu. Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyi meşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu. Halkın gözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadar aklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu.

Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genel başkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlı insanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her hafta sonu bir şehri ziyaret ediyordu. Bir süre sonra bu kadar mahkum ettikleri liderlerin hala rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasi faaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı.

1981 yılı baÅŸlarında Konya’da yaptığı konuÅŸmada “Kirlettikleri tencereyi tekrar kendilerine teslim edeceÄŸimizi düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar” diye tehdit eden Evren ve arkadaÅŸları aynı yılın sonunda faaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynı adla bir daha parti kurulamayacağına iliÅŸkin de bir yasa çıkardılar.

Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kiÅŸiden oluÅŸan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleri her türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak “kanun devleti” olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!

Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici bir madde, 15. maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasaların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasa maddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlem almayı ihmal etmeyeceklerdi.

Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçe yöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler. Böylece hiçbir yargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlerce kişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi.

O zamana dek siyasal yaÅŸamın öne çıkardığı, her partinin kendi tarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler bir anda en doÄŸal haklarından yoksun kaldılar. Cunta sözcüleri bu siyasi kadroların 12 Eylül öncesinde “ülkeyi uçurumun eÅŸiÄŸine getirdiÄŸini” iddia ediyor ve “demokrasiye geçince memleket yeniden bu adamlara teslim edilemez” diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesi gerektiÄŸini söylüyorlardı.

Siyasette “mıntıka temizliÄŸi” yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanın kendine özgü kurallarından, iÅŸleyiÅŸ koÅŸullarından ve özerk yapısından habersiz ve bilgisiz bir ÅŸekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadan sonra “kendi alanlarında baÅŸarılı olmuÅŸ” kiÅŸilerin siyasete girmesi nasıl beklenebilirdi? Ama siyaseti de bir “devlet hizmeti”, aslında “askerlik” gibi bir tür “vatani görev” olarak gören kafanın soruna böyle yaklaÅŸmasında ÅŸaşılacak bir yan da yoktu!

Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendi seçmen kitlesi açısından “karizmatik” özellikleri olan liderlerin tasfiye edilmesiydi. “Lider sultası” o yıllarda da üzerinde en fazla durulan konulardan biriydi. “BaÅŸarısız” veya “kötü” olduÄŸuna kanaat getirilen liderler partilerin iç iliÅŸkileri ve demokrasisi çerçevesinde tasfiye edilemediÄŸine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursa memleketin demokratik yaÅŸamına ciddi bir katkıda bulunulacağına inanılıyordu.

Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aÅŸmayan kavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu. Tüm bu önlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiye’nin önüne yeni ufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduÄŸu Özal dönemiyle birlikte görülecekti.

Böylece 12 Eylül öncesinin “karizmatik” liderlerinin hepsi yasaklı hale geldiler. Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı. “Siyasetin emekliliÄŸi olmaz” kuralı bu kez de iÅŸledi ve her biri kendilerine en sadık isimlerden “emanetçiler” bularak 1983 sonrasında kendi partilerini kurdurdular.

Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda “ikinci sınıf kadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem de taÅŸradaki parti teÅŸkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyinde önemli ölçüde her ÅŸey eskisi gibi olmaya devam etti.

Sadece Turgut Özal’ın ANAP’ı eski hiçbir partinin devamı olmadığını söyler ama aslında seçtiÄŸi isimde bile Adalet Partisi’ni (AP’yi) çaÄŸrıştırırken, diÄŸerlerinin tümü 12 Eylül’ün kapattığı partilerin devamı niteliÄŸindeydiler; DYP AP’nin, SHP CHP’nin, RP MSP’nin, MÇP ise MHP’nin devamıydı.

Bu tuhaf tablo 12 Eylül’ün “yargısız infazı” olan siyaset yasağının da giderek tartışılmasına yol açıyordu. Nitekim tartışmalar ve kamu vicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAP’ın karşı çıkmasına raÄŸmen Kasım 1987′de siyasi yasaklıların haklarının tanınması için Anayasada deÄŸiÅŸiklik yapıldı ve referanduma gidildi.

Özal’ın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması, cuntanın yaptığı infazın toplumsal meÅŸruiyet kazanmasıydı. Ancak kıl payı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesinden yanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı.

Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başına döndüler. Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylül’ün baÅŸbakanlıktan indirdiÄŸi Süleyman Demirel önce baÅŸbakan oldu, hızını alamayıp cumhurbaÅŸkanlığına da çıktı.

Bülent Ecevit iki kez baÅŸbakan olurken, 12 Eylül’den önce bir gün baÅŸbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bile baÅŸbakan olmayı baÅŸardı. Ömrü yetse belki TürkeÅŸ de bu makama oturmayı becerecekti ama onun ardından MHP’nin başına geçen Devlet Bahçeli bu göreve hazırlanıyor.

12 Eylül’ün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi “bit pazarına nur yaÄŸdı” sözünü doÄŸrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar bir anlamda baÅŸarısız sayılırlar.

Ama belki de baÅŸka bir açıdan da baÅŸarılı oldukları söylenebilir; çünkü baÅŸbakan veya cumhurbaÅŸkanı olan bu ÅŸahsiyetlerin izledikleri politikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklar taşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaÅŸtıklarına ve önemlice her konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyen uyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylül’ün generalleri kalkıp, “Biz size baÅŸbakan, cumhurbaÅŸkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyaset yapamazsınız dedik” diye konuÅŸsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?

Banker Skandalı ve Özal « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Banker Skandalı ve Özal’ın Önlenemeyen YükseliÅŸi
Temmuz 1982

Yarım yüzyılda 17 kez IMF ile stand-by veya çerçeve anlaÅŸması imzalayarak ekonomisinin içine sürüklendiÄŸi krize çare arayan, istikrar önlemleri uygulayan Türkiye 1970′li yılların sonlarında yine bir ekonomik kriz içine girmiÅŸ ve kurtuluÅŸu Turgut Özal’da bulmuÅŸtu.

1980 yılı başında bir azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel, Özal’ı da tam yetkiyle ekonomi yönetiminin başına getirmiÅŸ ve o da daha sonra “24 Ocak kararlan” diye anılacak bir istikrar paketini uygulamaya koymuÅŸtu. Her zaman olduÄŸu gibi “kemer sıkma” politikasına dayanan Özal’ın programı Türkiye’yi “serbest piyasa düzeni”ne ulaÅŸtırma iddiasını taşıyordu.

BaÅŸka toplumsal ve siyasal etkenlerin yanı sıra aynı zamanda böylesi bir ekonomik istikrar programının da siyasi bir gereÄŸi olarak 12 Eylül 1980′de bir askeri darbe oldu ama Özal görevinden alınmadı. Tam tersine Demirel hükümetinin bir bürokratı iken cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu BaÅŸbakan Yardımcısı olarak daha da güçlü bir ÅŸekilde misyonuna devam edecekti. Kaya Erdem ise Maliye Bakam olarak Özal’ın en önde gelen yardımcısıydı.

Bu ikilinin serbest piyasa düzenine geçiÅŸin bir gereÄŸi olarak yaptıkları iÅŸlerden biri ise faizlerin serbest bırakılması olacaktı. Türkiye’de sermaye birikimi yetersiz olduÄŸu için mali sistem de her zamanki gibi zayıf ve birçok sorunla yüz yüzeydi. Daha hızlı ve vahÅŸi bir sermaye birikiminin saÄŸlanması için serbest bırakılan faizler ve devreye sokulan yeni bazı ekonomik politikalar sonucunda Türkiye’deki banker sayısında bir patlama meydana gelecek ve bankalar büyük ölçüde bu bankerler aracılığıyla halktan para toplar hale gelecekti.

O dönemde Türkiye’deki 38 bankanın 31′i bu bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlıyor ve böylece mali sisteme yeni kaynak bulunmuÅŸ oluyordu.

Ancak denetimsiz ve bilinen alaturka ölçülerin de iyice ötesine giden bu “piyasa bankerleri” olayında ipin ucu fena halde kaçacaktı. Her türlü üç kağıtçı, iflas eden tüccarlar, emekli memurlar, emlakçılar, kaportacılar, kasaplar, ev kadınları veya köşe başındaki bakkal, 18 yaşından 70 yaşına kadar, her yaÅŸtan, her baÅŸtan ve her cinsten Türk vatandaşı birkaç ay içinde “banker” olup çıktı!

1981 yılında sayılarının bini aÅŸtığı tahmin edilen bankerleri bir ölçüde denetim altına almak için bir yasa çıkarılarak 15 Ekime kadar yeniden baÅŸvuru yapmaları istenecek ancak yasal süre dolduÄŸunda baÅŸvuranların sayısı 278′de kalacaktı. Ama baÅŸvurmayanlar da faaliyetlerine pekala devam ediyor, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek halktan para toplamalarına kimse bir ÅŸey diyemiyordu.

Yıllık enflasyon yüzde 30′larda iken aylık yüzde 10-12 ile para toplayan bu bankerlere güvenilemeyeceÄŸini, hemen hepsinin yakında batmak zorunda kalacağını herkes biliyor, konuÅŸuyor ama bir yandan da evini, arabasını satıp bankerlere yatırarak, bir süre için de olsa bu “saadet zinciri”nden pay kapmak için can atıyordu.

3 milyon liraya lüks bir dairenin satın alınabildiÄŸi o günkü rakamlarla bu bankerlerde toplanan para 150 milyar lirayı geçiyordu. Yine o günlerdeki döviz kuru dijkate alındığında bir buçuk milyar dolara yakın bir para toplanmıştı ki, 1981 Türkiye’sinin ölçüleri çerçevesinde bu oldukça büyük bir miktardı.

Durumun nasıl bir felakete doÄŸru gittiÄŸini görenler müdahale etmeye çalışacaklar, bankerlerin sıkı bir denetim altına alınmasını ve faiz oranlarında da bazı düzenlemeler yapılmasını isteyeceklerdi. Ama Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisi bu tür müdahalelere ÅŸiddetle karşı çıkacaklar, bunun “serbest piyasa” mantığına uygun olmadığını söyleyeceklerdi.

1981′de Özal’ı Türkiye’de “Yılın Adamı” seçen ünlü Euromoney dergisi “Türk Mucizesi”nden söz ediyordu. BaÅŸbakan Yardımcısı Turgut Özal 5 Nisan 1982′de İstanbul’da yaptığı bir konuÅŸmada şöyle diyecekti: “1981 yılında alınan ekonomik sonuçlar uygulanmakta olan politikaların doÄŸruluÄŸunu göstermiÅŸtir.

Enflasyon yüzde 30′a çekilmiÅŸ, yüzde 4,4 büyüme hızına ulaşılmış, sanayi ürünleri ihracatında yüzde 120 oranında artış saÄŸlanmıştır.” Merkez Bankası BaÅŸkanı Osman Şıklar aynı günlerde yaptığı bir açıklamada “Avrupa bizi kıskanır duruma geldi” diyecek kadar kendinden geçmiÅŸti.

Bu çılgınlık, bu acayip saadet zinciri tabii ki bir gün gelecek kırılacaktı ve o günün gelmesi çok gecikmedi. 1981 sonbaharında bankerler birer-ikiÅŸer batmaya baÅŸladığında Eylül ayında Maliye Bakanı Kaya Erdem bir gazeteye verdiÄŸi demeçte aÄŸzından baklayı çıkarıverdi; “VatandaÅŸ üç-beÅŸ kuruÅŸ fazla kazanmak için kumar oynamıştır” deyiverdi. Kumarda kazanmak kadar kaybetmek de vardı ve saÄŸlam yatırım yapmayan vatandaÅŸ kaybedecekti.

Maliye Bakanının bu sözleri birkaç hafta içinde yüzlerce bankerin batmasını, topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmasını getirecekti. Bu bankerlere, yani tefecilere baÄŸlı olarak iÅŸ yapan firmalar da batıyor ve banka sistemi içinde iÅŸ görmeye çalışan büyük sanayi kuruluÅŸları da sallanıyordu. Ama Özal “Batan batar, kalan saÄŸlar bizimdir” derken hiç umursamıyordu. Serbest piyasa böyle bir ÅŸeydi, yanlış yapan ve aşırı risk yüklenen sonuçlarına katlanırdı.

Bu sıralarda gazetelere yansıyan ilginç bir olay bankerlere umut baÄŸlayanların kimlere kadar uzandığını gözler önüne seriyordu. O sıralarda 12 Eylül cuntası kendi seçtiÄŸi isimlerden bir Danışma Meclisi de kurmuÅŸtu ve eski baÅŸbakanlardan Prof. Sadi Irmak da bu Meclisin baÅŸkanlığına seçilmiÅŸti. 27 Kasımda resmi plakalı aracıyla Ankara’da bir banker kuruluÅŸunu ziyaret eden Meclis BaÅŸkanı 28 Kasım 1981 günkü gazetelere şöyle haber olacaktı:

“Dün Ankara’daki nezaket ziyaretlerini sürdüren Danışma Meclisi BaÅŸkanı Sadi Irmak son ziyaretini bir bankerlik kuruluÅŸuna yaptı. Burada gazetecilerle görüşen Irmak, Tara yatırmadım, çekmedim de. Eski bir dostumdur, ziyaretine geldim’ dedi. 001 plakalı arabasını Kızılay’ın göbeÄŸinde kaldırıma çektiren Irmak, ceketinin saÄŸ cebinden dışarıya taÅŸan ve mevduat sertifikasına benzeyen iki adet kağıdın göründüğünü fark edince de hemen pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Irmak’ın ayrılışından sonra bankerlik kuruluÅŸunun müdürü de bilgi vermekten kaçındı ve sorular karşısında ‘Hesabı vardır da diyemem, yoktur da diyemem. Biliyorsunuz bu konu gizlidir’ dedi.”

Ancak hızla batmakta ve ortadan kaybolmakta olan küçük ve orta büyüklükteki bankerlerden kurtulunmakla kalınmayacak, sıra büyüklere ve en büyüğe gelecekti. “Banker Kastelli” adıyla tanınan Cevher Özden gerçekten de piyasanın en büyüğü idi ve 150 milyar lirayı aÅŸan paranın yaklaşık 100 milyarını toplamıştı.

Ancak bir yandan da piyasanın artık tahammül edilemez duruma gelen risklerini ve potansiyel hasarı denetim altına almak için getirilmek zorunda kalınan kimi önlemler, bankaların mevduat sertifikası satışına getiren sınırlamalar ve daha sonra yasaklamalar Banker Kastelli’nin de sonunu getirecekti.

1982 yazına doÄŸru artık sadece ÇavuÅŸoÄŸlu-KozanoÄŸlu grubuna baÄŸlı Hisarbank’ın ve Özer Çiller’in başında bulunduÄŸu İstanbul Bankası’nın sertifikalarını satmaktan baÅŸka bir yolu kalmayan Kastelli’ye son darbe 18 Haziran 1982′de indirildi. Bu tarihte İstanbul’da yapılan toplantıda o sırada Türkiye’de faaliyet gösteren 40 bankanın hepsinin imzaladığı bir kararla artık “Bankalar bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası satmayacaklar ve pazarlamayacaklar”dı.

Halktaki güvensizlik had safhada olduÄŸu için bankaların bu kararı gazetelerde yarım sayfayı bulan büyük ilanlarla duyuruluyordu, ama aynı gazete sayfalarının diÄŸer yarısında Banker Kastelli’nin ilanları da çıkmaya devam ediyordu.

Son zamanlarında Türkiye’nin en ünlü artist ve aktörlerine reklam filmleri çektiren Kastelli, “Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doÄŸar” diyordu. Kastelli gerçekten de tecrübeliydi ve gazetelerde bu ilanlar çıkarken, 19 Haziran Cumartesi günü soluÄŸu İsviçre’de alacaktı.

Uçak bileti gidiÅŸ-dönüştü ve dönüş tarihi olarak da 22 Haziran Salı günü görünüyordu. Ama Banker Kastelli o tarihte dönmeyecek, çok daha sonra Türkiye’ye döndüğünde hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek yeni ikamet adresi BayrampaÅŸa Cezaevi olacaktı. Kastelli’nin çöküşüyle mali sistemin ağır bir darbe yiyeceÄŸini bilen Özal ve Erdem, Ziraat Bankası ve Pamukbank aracılığıyla Kastelli’ye büyük miktarda kredi saÄŸlamaya çalışmış ancak baÅŸaramamıştı.

Kastelli’nin ardından Hisarbank ve İstanbul Bankası da batacaktı. Böylece Türkiye ilk kez o tarihlerde tanık olduÄŸu banka batışlarına daha sonraki yıllarda bir çok kez tanık olacak ve hatta alışacaktı, ama her ÅŸeyin ilki en etkili örnek olmaya da devam ediyordu. On binlerce insanı periÅŸan eden, intiharlara yol açan tam bir facia ortaya çıkacaktı.

Ama Kastelli’nin peÅŸinden sürükledikleri bu kadarla kalmayacaktı. Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal engelleyecekti. “Åžimdi istifa edersek olayın sorumluluÄŸu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin” diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay sonra, 13 Temmuz 1982′de ikisi de istifa edecekti.

Özal ve Erdem Temmuz 1982′de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir ÅŸekilde tekrar geldiler. Kasım 1983′de yapılan seçimlerin ardından Özal BaÅŸbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı olarak geri dönecekti. Bu çapta bir skandalin sorumluluÄŸu bile Özal’ın yükseliÅŸini önleyememiÅŸti.

Vatandaş bu ikiliye güvenerek bir buçuk milyar dolarlık bir kumar oynamış ve kaybetmişti ama vatandaş kumarı seviyordu!

cyber-lake.com Top Fishing Sites