II. Mahmut Fiyaskosu « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

II. Mahmut’tan Yunan İsyanına Destek
Nisan 1821, Fener Patrikhanesi

Alemdar Mustafa PaÅŸa Rumeli askeriyle Topkapı Sarayı’nın kapısına dayandığında padiÅŸah IV. Mustafa hem III. Selim’in, hem de II. Mahmut’un öldürülmesi emrini vermiÅŸti. Selim öldürüldü ama Mahmut haremdeki kadınların yardımıyla kurtuldu ve ardından tahta geçti. Napolyon’un çaÄŸdaşı olan II. Mahmut, Fransız imparatorunun Rusya’nın üzerine yürümesinden memnundu.

Napolyon’un baÅŸarıları yüzyıllardır Ruslarla savaÅŸmakta olan Osmanlıların iÅŸine geliyordu. Dolayısıyla Fransızlarla Osmanlıların iliÅŸkileri bu dönemde hayli geliÅŸecekti. Avrupa ve Rusya Napolyon’la uÄŸraşırken II. Mahmut da Osmanlı İmparatorluÄŸunda bazı reformlar yapma olanağını bulacaktı.

Ancak Fransa sadece Avrupa ve Rusya’nın başına bela olacak bir Napolyon’u çıkarmakla kalmamıştı, aynı zamanda 1789 devrimini de gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve bu devrimin rüzgarı Osmanlının egemenliÄŸi altındaki topraklara kadar ulaÅŸmıştı. Fransız devriminin yaydığı fikirler, baÅŸta Balkanlar olmak üzere, Osmanlıların da canının sıkılmasına neden olan milliyetçi akımları birçok yerde güçlendirecekti. Bunlardan biri de Yunanistan’dı. Ortodoks dininin egemen olduÄŸu Balkanları kendi hegemonya alanı olarak gören Rusların, Sırbistan ve Yunanistan’ın bağımsızlığı için uÄŸraÅŸmaları anlaşılır bir ÅŸeydi.

Nitekim 1814′de, Rusya’daki Yunan tüccarları tarafından Odesa’da kurulan “Philiki Hetairia” örgütü Yunan bağımsızlığı için önemli bir adım olacaktı. Bir süre sonra Osmanlılardan bağımsızlık kazanmak için Balkanlarda baÅŸlatılmak istenen savaÅŸ hemen sonuçlarını vermeyecekti ama artık fitil de tutuÅŸturulmuÅŸ oluyordu.

Aslında kendilerini Bizans İmparatorluÄŸunun varisi olarak gören Rumların Osmanlı egemenliÄŸi altında hayli ayrıcalıklı bir statüsü vardı. BaÅŸkent İstanbul’un nüfusunun önemli bir kesimini oluÅŸturan Rumlar dış iliÅŸkiler baÅŸta olmak üzere Osmanlı devletinin birçok önemli mevkisini iÅŸgal ediyordu.

Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle diplomatik iliÅŸkilerinde kullandığı dil esas olarak Yunancaydı. Tabii en önemlisi de Fener Patrikhanesi’nin İstanbul’da bulunmasıydı. Ortodoks kilisesinin merkezinin İstanbul’da olması ve varlıklı Fener aristokrasisinin Osmanlı sultanlarıyla iyi geçinmeyi temel alan iliÅŸkileri Osmanlının Yunan/Rum tebaasıyla olan iliÅŸkileri açısından da belirleyici bir öneme sahipti.

Ama ne olursa olsun, sonuçta Yunanistan yüzlerce yıldır Osmanlı’nın egemenliÄŸi altındaydı ve artık çaÄŸ ulusal esaslara göre yeni devletlerin mantar gibi fışkırdığı, ulus-devlet modelinin evrenselleÅŸmeye baÅŸladığı bir çaÄŸdı. Dolayısıyla Yunanistan’ın da kendi bağımsızlığı için ayaklanması ve savaÅŸmaya baÅŸlaması doÄŸaldı. Uzunca bir zamandan beri Yunanistan ve Arnavutluk’un bir bölümünde fiilen hükümranlık kurmuÅŸ Tepedelenli Ali PaÅŸa’nın II. Mahmut’un orduları tarafından tepelenmeye çalışılmasını fırsat bilen Yunan milliyetçileri Mart 1821′de ayaklandılar.

Asıl destek adalardaki tüccarlardan, orta sınıftan ve köylülerden geliyordu. Özellikle deniz ticaretiyle uÄŸraÅŸan Yunan adaları hem zenginleÅŸmiÅŸ, hem de baÅŸta Marsilya olmak üzere Fransa ile olan yoÄŸun iliÅŸkileri çerçevesinde milliyetçi fikirlere açık hale gelmiÅŸti. Bir yandan Tepedelenli Ali PaÅŸa, diÄŸer yandan da İran’la savaÅŸ halinde olan Osmanlı orduları ilk aÅŸamada isyanı bastırmakta güçlük çektiler.

Böyle bir ayaklanmayı pek beklemeyen II. Mahmut büyük bir öfkeye ve paniÄŸe kapıldı. PaniklemiÅŸti, çünkü Rumlar hep birlikte ayaklandıklarında İstanbul’u, en azından Galata ve BeyoÄŸlu’nu ele geçirirler diye korkuyordu. Nitekim gizli bir emir vererek İstanbul’daki Müslüman ahalinin böyle bir Rum ayaklanmasına karşı koymak üzere silahlanmasını istedi. Yeniçeri kışlalarına da gerektiÄŸinde sivil halka dağıtılmak üzere yeteri kadar silah bulundurmalarını emretti.

Öfkesini ise Fener Patrikhanesi’nden çıkaracaktı. Evet, yüzlerce yıldır ataları da her türlü baÅŸkaldırıyı kan dökerek, ÅŸiddetle bastırmıştı ve atalarından bildiÄŸi yolu izlemesi ÅŸaşırtıcı deÄŸildi. Ayrıca o sıralarda aşınmış olan merkezi otoriteyi, yani kendi otoritesini güçlendirmek için yerel otoritelerin ve ayaklanmaların üzerine ÅŸiddetle giderek despotlukta bir hayli ün de kazanmıştı. Ama yine de öyle akılsızca hareket edecekti ki, karşısındaki güçleri birleÅŸtirmekle kalmayacak, durduk yerde bir din ÅŸehidi yaratacak ve kendisine karşı mücadele edenlere etkili bir bayrak armaÄŸan edecekti.

Dönemine göre bir “aydın” olduÄŸu söylenebilecek padiÅŸahın “aydın despotluÄŸunu” annesi “Fransız Sultan”dan aldığı ileri sürülmüştü. Ve kan dökmeye alışık bu “aydın” Sultan, Yunan ayaklanmasının arkasında Ortodoks kilisesinin olduÄŸuna inanıyordu. Öyleyse önce kilisenin önde gelenlerini cezalandırarak iÅŸe baÅŸlamak gerekir, diye düşünüyordu. Oysa Fener Patrikhanesinin patlak veren ayaklanmanın arkasında olduÄŸu kanıtlanamazdı. Evet, kimi yoksul papazlar ve din görevlileri isyancılarla beraber olabilirdi, ama Fener yöneticileri, patrik ve piskoposlar bu hareketten rahatsızdılar ve kendi konumlarını da tehlikeye attığının bilincindeydiler.

Nitekim Mora’da ayaklanma baÅŸladıktan sonra Fener Patrikhanesi Ortodoks Kilisesi adına resmi bir açıklama yapacak ve ayaklanmayı kınarken Sultan’a baÄŸlılığını bir kez daha vurgulayacaktı. Ancak II. Mahmut açısından bunların hepsi oyundu. Fener Patrikhanesi hem ayaklanmayı gizlice destekliyor, hem de kendisini kurtarmak için bu tür açıklamalar yapıyordu. Oysa durum böyle olsa bile, bu açıklamanın ayaklanan güçleri bölmek için bir silah olarak kullanılması mümkünken öfkesinin esiri olan padiÅŸah budalaca hareket edecekti.

İşte böylece, Mora’daki ayaklanmanın baÅŸlamasından birkaç hafta sonra, 22 Nisan 1821′de yaklaÅŸan Paskalya için ayin yapılırken silahlı askerler Halic’in kıyısındaki Fener Patrikhanesi’ne daldılar. Ayinin bitmesini sabırsızca beklemeyi nasıl akıl ettiler Allah bilir, ama ayin biter bitmez tören cüppeleri içindeki Patrik Gregorius ve beraberindeki piskoposlarla papazları yakaladılar.

Bir anda ortaya çıkan cellatlar kementlerini Patrikle diÄŸerlerinin boynuna dolayıverdiler. Sürüklenerek Patrikhanenin kapısına getirilen Gregorius buradaki bir çengele asılıverdi. Tüm Rumlara gözdağı vermek için PatriÄŸin cesedi üç gün boyunca orada asılı kalırken, diÄŸer piskoposlar da İstanbul’un çeÅŸitli semtlerinde aynı ÅŸekilde asılarak günlerce teÅŸhir edildi. Sultan Mahmut bu katliamın ardından Rumların tepki gösterebileceÄŸini de düşünmüş ve İstanbul’a dışarıdan askeri birlikler getirtmeyi ihmal etmemiÅŸti.

Ayrıca Müslüman halk da Rumlara ve Hıristiyanlara karşı silahlandırılıp, kışkırtıldı. Gözü dönmüş topluluklar günlerce İstanbul’un altını üstüne getirerek terör estirdiler; insanları öldürdüler, kiliseleri yaÄŸmaladılar, hatta PatriÄŸin tahtını bile parçaladılar.

Bu arada Sultan Mahmut’un da öfkesi dinmek bilmiyordu. İyice çileden çıkmış olan PadiÅŸah, Ortodoks Hıristiyanları daha da aÅŸağılamak ve küçük düşürmek için PatriÄŸin cesedinin Yahudilere verilmesini ve bir pazar yerinde Yahudiler tarafından ayağından sürüklendikten sonra bir taÅŸa baÄŸlanıp Halic’e atılmasını emredecekti.

Böylece Osmanlı Sultanı İstanbul’daki Rumların herhangi bir harekete kalkışmasını belki önlemiÅŸti ama bir anda imparatorluk topraklarında yaÅŸayanların dörtte birini, sadece Rumları deÄŸil bütün Ortodoks Hıristiyanları kendisine düşman etmeyi baÅŸarmıştı.

Olanlara kayıtsız kalmayan Avrupa devletleri Osmanlı devleti üzerinde ağır bir baskı kurdu. Bu arada zaten geleneksel olarak eski Yunan uygarlığından gelen hayranlık ve baÄŸlılık duygulan artık tüm Avrupa’da Yunanistan’ın bağımsızlık savaşının daha büyük ölçüde desteklenmesini getirecekti. “Barbar Türkler” “Uygar Yunanlıları” böylesine vahÅŸice katlederken Avrupa’nın hareketsiz kalması mümkün deÄŸildi. Ve sonuçta çok geçmeden Yunanistan tam da bu destek sayesinde, Avrupa’nın Hıristiyan devletlerinin eliyle bağımsızlığını kazanacaktı.

Yunanistan’daki ayaklanmalar Mısır Valisi Mehmet Ali PaÅŸa’nın oÄŸlu İbrahim PaÅŸa’nın ordusuyla bastırılacaktı ama Rusya ve diÄŸer büyük devletler yapılanları unutmayacak ve Yunan davasının zafere ulaÅŸmasını saÄŸlayacaklardı. 1827′de Navarin’de Osmanlı-Mısır donanması ağır bir yenilgiye uÄŸratıldıktan ve Ruslar yine Balkanlara indikten sonra Eylül 1827′de Edirne’de yapılan anlaÅŸma ile Yunanistan’ın bağımsızlığı resmen tanınacaktı.

Öte yandan cesedi Halic’in sularına atılan Gregorius’un hikayesi orada bitmedi. BaÄŸlandığı taÅŸtan kurtularak suyun yüzeyine çıkan ceset Rusya’ya tahıl götüren bir Rum gemisi tarafından bulundu. Bunun “din ÅŸehidi” Patrik için ilahi bir mesaj olarak algılanması kadar doÄŸal bir ÅŸey olamazdı. Gemi Odesa’ya ulaÅŸtığında Gregorius dini ve vatanı uÄŸruna ÅŸehit olmuÅŸ kutsal bir kiÅŸi, bir “aziz” olarak büyük bir törenle topraÄŸa verildi. Aslında Osmanlıya baÄŸlı olan ve ayaklanmacılara karşı çıkan talih-
siz adam artık bağımsızlık mücadelesi verenlerin elinde bir meşale olacak ve hep öyle kalacaktı.

Yarım yüzyıl sonra Ruslar Ortodoks kiliseleri arasındaki iliÅŸkileri geliÅŸtirmek için PatriÄŸin kemiklerini anavatanı Yunanistan’a gönderdiler. Atina’daki Metropol katedralinin giriÅŸine defnedilen PatriÄŸin mezarı o gün bugündür dindar Yunanlılarca bir türbe gibi ziyaret ediliyor.

Hasta Adam Çok Yaşadı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Rus Çarı I. Nikola Fena Çuvalladı
Ocak 1853, St. Petersburg

Aralık 1825′te Petersburg’da muhafız birliÄŸi kendisine baÄŸlılık yemini ederken patlak veren Dekabristlerin ayaklanmasından canını ve tahtını zor kurtaran Rus Çarı I. Nikola’dan sonra, hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Rusya’yı ilerleten bir adam olmamıştı. Tam tersine Rus tarihi içindeki deÄŸerlendirilmesinde kendisi için söylenen ÅŸey “Rusya’nın geliÅŸmesini donduran Çar” olacaktı.

Ama buna raÄŸmen bu Rus Çarı onu, bunu “hasta” ilan etmekten adeta zevk alıyordu. Kendi ülkesinin sorunlarına ne kadar vakıf olduÄŸu ayrı bir tartışma konusu olan I. Nikola önce 1846′da Avusturya ve Habsburglar için “Hasta adam” teÅŸhisini koyacak, daha sonra ise aynı teÅŸhisi Osmanlılar için tekrarlayacaktı.

9 Ocak 1853′de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduÄŸu İngiltere’nin Rusya elçisi Hamilton Seymour’a Osmanlı İmparatorluÄŸu için de “hasta adam” diyecekti. Aslında yakında dağılıp, parçalanmasını beklediÄŸi bu ülkenin topraklarını paylaÅŸmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu deÄŸerlendirmeyi Londra’ya rapor edince I. Nikola’nın bu sözleri hızla yayıldı ve Osmanlı İmparatorluÄŸunun son dönemi için “hasta adam” deyimi Avrupalıların çok hoÅŸuna gitti.

Ancak bu deyimin asıl sahibi bir süre sonra bu “hasta adam” ve müttefiklerine karşı giriÅŸtiÄŸi Kırım Savaşı’nı kaybetmekle kalmayacak, daha da önemlisi, çok saÄŸlam sandığı kendi imparatorluÄŸu Osmanlı’dan önce çökecekti!

Rus Çarı’nın “hasta” ilan ettiÄŸi Osmanlı İmparatorluÄŸunun saÄŸlığının yerinde olduÄŸu tabii ki söylenemezdi. ÇeÅŸitli reformlar yapmaya, modernleÅŸmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Ama bu durum sadece Osmanlı için geçerli deÄŸildi. GeliÅŸmekte olan kapitalizm benzer imparatorlukların tümünü sarsıyor, kapitalizmin ilerlemesi ve giderek bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte klasik imparatorluklar tarihin gerisinde kalırken yeni koÅŸullar ulus-devletleri öne çıkarıyordu.

Temeldeki bu iktisadi-siyasi süreç Osmanlı için de geçerliydi, Rusya veya Avusturya için de. Kapitalizmin gelişimine ayak uydurma koşullan olanlar bu durumdan daha az etkilenir görünürken, kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu ise diğerlerine göre daha hızlı bir şekilde tarihin dışına itilmekte olduğu izlenimini veriyordu. Ama hepsi o kadar! Çünkü bütün bu imparatorluklar sonuçta uluslararası bir sistem haline gelen kapitalizmin dünyayı ilk kez paylaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle veya böyle tarih sahnesinden çekileceklerdi.

Rus Çarı I. Nikola Osmanlı’yı “hasta adam” ilan ettikten sonra orada durmadı tabii. Hastayı bir an önce öbür dünyaya gönderip malına-mülküne el koymak için çabalarını da yoÄŸunlaÅŸtırdı. Nitekim İngiliz elçisine bu sözleri söylemesinin üzerinden çok geçmeden Prens Alexander Mençikof’u İstanbul’a özel elçi olarak gönderen Çar, Sultan Abdülmecit üzerinde bir nüfuz elde etmeye çalıştı.

Abdülmecit ona istediklerini verdiği ölçüde de Sultanın güvenliğini sağlamak üzere gizli bir anlaşma teklif etti. Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmaya çalışan Rusya, böylece imparatorluk dağıldığında hamisi olduğu yerlerin de kendisine kalacağını düşünüyordu.

Prens Mençikof İstanbul’da üç ay kadar kaldı ve ortalığı hayli kırıp geçirerek Çarın isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. Ancak diplomatik kabalıklarının ötesinde pek bir ÅŸey gerçekleÅŸtiremeden Mayıs ayında İstanbul’dan St. Petersburg’a dönerken Sultan Abdülmecit’e ateÅŸ püskürüyordu. Osmanlı sarayı da Rus prensinden çok rahatsız olmuÅŸtu ve böylece Osmanlı-Rus iliÅŸkileri yeni bir savaÅŸa doÄŸru yol almaya baÅŸladı.

Sonuçta patlak veren Kırım Savaşı’nda Ruslar sadece Osmanlılarla deÄŸil, onların müttefiki İngiltere ve Fransa ile de savaÅŸmak zorunda kaldı. I. Nikola’nın kaba ve aç gözlü politikaları Rusya’yı tecride sürüklemiÅŸ ve karşısındaki güçler yelpazesini geniÅŸletmiÅŸti.

Öyle ki, Fransızlarla İngilizler tarihte ilk kez Rusya’ya karşı birlikte savaşıyorlardı. 1854 başından 1856 sonlarına kadar yaklaşık üç yıl süren Kırım Savaşı sonunda Rusya kaybetti ama Çar I. Nikola bu yenilgiyi göremedi. Çünkü savaÅŸ devam ederken 2 Mart 1855′de ölmüştü. Kırım Savaşı’nda “hasta adam”a yenilen Rusya’nın öngörülü Çarını bekleyen sadece bu deÄŸildi.

Öykünün daha sonrasında ise Çarlığın 1917′deki BolÅŸevik Devrimi ile tarihten silinmesi de yer alıyordu. Mirasını paylaÅŸmak için ölümü beklenen “hasta adam” da Birinci Dünya Savaşı’nın anaforunda boÄŸulacaktı ama yine de Rus Çarlığından beÅŸ yıl daha fazla yaÅŸayacak, Çarlığın yıkılışını gördükten sonra o da son nefesini vererek tarih sahnesinden çekilecekti.

Üç Aylık Saltanat « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

V. Murad’ın Üç Aylık Saltanatı
Haziran-Ağustos 1876, İstanbul

622 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluÄŸunun 36 padiÅŸahından biri olan Sultan V. Murad en kısa süreyle tahtta kalan ve hatta Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuÅŸanma töreni yapılmayan tek padiÅŸahtır. Büyük umutlarla tahta çıkarılmış ama üç ay sonra da indirilmiÅŸtir.

Sultan Abdülmecid’in oÄŸlu olan V. Murad babası ölüp de amcası Abdülaziz tahta geçince veliaht oldu. 17. Yüzyılın sonunda tahta çıkan I. Ahmed’den bu yana, yani iki yüz elli yılı aÅŸkın bir süredir Fatih Sultan Mehmed’in kardeÅŸlerin öldürülmesini öngören kanunları uygulanmıyor, tam tersine hanedanın en yaÅŸlı erkek üyesinin tahta geçtiÄŸi “ekberiyet sistemi” uygulanıyordu.

Ama buna rağmen saray darbelerinin sıkça görüldüğü, hatta tahttan indirilen padişahların ırzına bile geçildiği Osmanlı sarayında veliahtın can güvenliğinin olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla tahta çıkan padişah her zaman için kendisinden sonra saltanat sırasını bekleyen veliahtı bir tür rakip olarak görür ve denetimi altında tutardı. Sarayların birinde padişahın en güvendiği adamlarının gözetimi altında bir tür yarı tutukluluk halinde geçen hayatı özellikle siyasi ilişkiler kurmasına olanak tanımazdı. Gündelik hayatı ve hemen her türlü ilişkisi tahttaki padişahın izin verdiği biçim ve ölçüler içinde kalırdı.

Tüm bunlar veliaht Murad için de geçerliydi. Amcası Abdülaziz’in Mısır ve Fransa gezilerine katılmasına izin verilmesine raÄŸmen yaÅŸamının pek de serbest olduÄŸu söylenemezdi. Benzer bir yaÅŸam süren hanedan üyelerinin çoÄŸu gibi müzik ve edebiyatla uÄŸraÅŸan, besteler yapan ve içkiye düşkün olan Murad babası Abdülmecit gibi Batı hayranı birisiydi.

Fransa ziyareti sırasında Paris’te bulunan Yeni Osmanlılarla görüşerek meÅŸrutiyet ilan etmeye hazır olduÄŸunu bildirmesi Abdülaziz’i çok rahatsız etmiÅŸ ve İstanbul’a dönüşte daha sıkı bir denetim altına alınmıştı. Belki can güvenliÄŸini saÄŸlamlaÅŸtırmak, belki de Batı’ya olan hayranlığını kanıtlamak için olsa gerek, Mason olduÄŸu, Büyük DoÄŸu Locasının üyesi olduÄŸu iddia edilecek ve daha sonra bu iliÅŸkinin hayatını kurtardığı da söylenecekti.

1861′de tahta geçen Abdülaziz’in keyfi, baskıcı ve müsrif yönetimi en sonunda bir saray darbesine yol açtı. Sadrazam Mehmed Rüşdi, Serasker Hüseyin Avni ve Ahmet Mithat paÅŸalarla Åžeyhülislam Hayrullah Efendi birlikte hareket ederek Abdülaziz’i tahttan indirince anayasal bir düzen getirmesi için 30 Mayıs 1876′da V. Murad’ı tahta çıkardılar.

Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na getirilen Sultan Murad’ın ruh saÄŸlığı aslında pek iyi deÄŸildi ve alkolizmden de mustaripti. Ancak tahta çıkınca verdiÄŸi sözlere uygun davranacak gibi görünüyor ve meÅŸrutiyet yanlısı paÅŸalar da doÄŸru bir iÅŸ yaptıklarına inanıyorlardı. Ancak tahta çıkışını izleyen günlerde sultanın ruhsal dengesini iyice sarsan iki trajik olay meydana geldi.

Birincisi, Abdülaziz tahttan indirilmesinden 5 gün sonra, 4 Haziran 1876′da odasında ölü bulundu. Resmi açıklamaya göre eski padiÅŸah tahttan indirilmesini gururuna yedirememiÅŸ ve bileklerini keserek intihar etmiÅŸti. Ancak bu ölüm hayli kuÅŸkuluydu ve hızla yayılan söylentiye göre eski padiÅŸah öldürülmüştü.

İngiliz elçiliÄŸinden gelen bir doktor eski padiÅŸahın bileklerinde görülen kesikleri kendi kendine yapmasının mümkün olmadığını söylemiÅŸti. Bundan 10 gün sonra ise Serasker Hüseyin Avni PaÅŸa ve DışiÅŸleri Bakanı RaÅŸid PaÅŸa’nın ölümüne yol açan ikinci bir olay daha meydana geldi.

Abdülaziz’in en sevdiÄŸi karısı olan Nesrin Sultan doÄŸum yaparken ölünce daha önce sarayda görev yapmış olan aÄŸabeyi Çerkez Hasan 14 Haziranda nazırların toplantı halinde oldukları salona dalmış ve silahıyla rasgele ateÅŸ açarak bu iki paÅŸayı öldürmüştü. Hemen yakalanarak idama mahkum edilen Çerkez Hasan’ın cesedi ibret olması için dört gün boyunca asılı kalmıştı.

Bu iki olay zaten pek iyi durumda olmayan sultanın dengesini iyice alt üst edecekti. Yine söylendiÄŸine göre amcası Abdülaziz’in ölümünü öğrendiÄŸinde bir buçuk gün boyunca kusan V. Murad’ın içine ölüm korkusu düşmüştü ve kendisinden beklenenleri yapamayacağını o da, onu tahta çıkaranlar da yakında anlayacaklardı.

Ölüm korkusuyla bunalıma sürüklenen bir padişaha uzun süre tahammül edilebilecek bir zaman değildi; Osmanlı devleti Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi ve meşrutiyetçi paşaların da acelesi vardı. Nihayet akli dengesinin ülkeyi yönetmeye uygun olmadığına ilişkin olarak doktorların verdiği bir raporla tahttan indirildi ve yerine meşrutiyet ilan etmeye söz veren kardeşi II. Abdülhamit geçirildi.

Osmanlı hanedanının en kısa süre tahtta kalan üyesi Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarak hemen yan taraftaki ÇıraÄŸan Sarayı’nın yolunu tuttu. Bir ara Abdülhamit tarafından öldürülmeye niyetlense de Mason Locası hayatını kurtardı ve sıkı bir gözetim altında da olsa daha 28 yıl yaÅŸadı.

Daha sonrasında Abdülhamit’in yaptıklarını görünce Murad’ı tahttan indirenler piÅŸman oldular mı, bilinmez. Ama ona baÄŸlı olanlar vardı. Tahttan indirildiÄŸi yıl “kafes içinde” yaÅŸadığı ÇıraÄŸan’dan onu Avrupa’ya kaçırmaya çalıştılar ama beceremediler. İki yıl sonra, Mayıs 1878′de bu kez de Ali Suavi, ÇıraÄŸan’ı basarak onu tekrar tahta çıkarmaya çalıştı ama bu giriÅŸim de baÅŸarılı olamadı.

Gerek üç ay süren saltanatı, gerekse kendisinden sonra 33 yıl hüküm süren kardeÅŸi Abdülhamit’in dönemi Yeni Osmanlılar için tam bir fiyasko olurken, V. Murad 29 AÄŸustos 1904′e kadar İstanbul BoÄŸazının kıyısındaki sarayda kendi hayatını ve kendi hayal kırıklıklarını yaÅŸamaya devam etti.

Kendi Anayasasının Kurbanı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Mithat Paşa Kendi Anayasasının İlk Kurbanı Oldu
1877, İstanbul

19. Yüzyılın son çeyreÄŸine doÄŸru ilerlenirken hala üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluk olan Osmanlı devleti de ayakta durmakta zorlanıyordu. Aslında yüzyılın başından beri bu duruma çare aranıyor ve bulunmuÅŸ gibi de görünüyordu; Batı Avrupa’nın yönetsel modeli Osmanlı’ya uyarlanacaktı. Ancak sonuçta kapitalizmin siyasal üst yapısı olarak nitelendirilebilecek bir modelin uyarlanmasıyla imparatorluÄŸun kurtulması doÄŸrusu pek mümkün deÄŸildi.

Gelişmekte olan kapitalizm, uluslararası bir sistem haline gelirken dünyayı da yeniden şekillendiriyordu. Bazı ülkeleri bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge durumuna getirerek merkezdeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimini daha hızlı sağlamak için bu ülkeleri de daha yoğun bir sömürüye tabi tutuyor, yağmalıyordu.

Aslında Osmanlı devleti de, görünüşteki tüm azametine raÄŸmen bu süreçte bağımlı olmaya ve tabii bu arada dağılmaya mahkumdu. Çağın ideolojik akımlarından da etkilenen Osmanlı aydınları ülkeye bir an önce anayasal bir sistem, meÅŸruti bir monarÅŸi getirmeye çalışırken Osmanlı’yı kaçınılmaz kaderinden uzaklaÅŸtırmaya çalışıyordu.

III. Selim’le baÅŸlayan ve Tanzimat’la ilerleyen bu yenileÅŸme ve reform çabalarının hedefi 19. yüzyılın son çeyreÄŸine gelindiÄŸinde artık meÅŸruti bir monarÅŸinin kurulmasıydı. 1867′de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin desteklediÄŸi bu çabaların siyasi önderi olarak sivrilen ismin de Ahmet Mithat PaÅŸa olması doÄŸaldı.

Neredeyse devlet hizmetine girmesinden itibaren reformcu çalışmalarıyla dikkat çeken, eÄŸitim ve maliye baÅŸta olmak üzere birçok alanda önemli düzenlemeler gerçekleÅŸtiren Mithat PaÅŸa Batı Avrupa’daki geliÅŸmeleri de yakından izliyordu. Bu arada Namık Kemal ve Ziya PaÅŸa gibi Yeni Osmanlıların fikir adamlarıyla da yakın bir temas ve iÅŸbirliÄŸi içindeydi.

İlk kez Temmuz 1872′de Abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirilen Mithat PaÅŸa’nın padiÅŸahın Mühr-ü Hümayununu elinde tutması ancak üç ay sürebildi. İmparatorluÄŸun bir federasyona dönüşmesi fikrine yakınlık duyduÄŸu iddialarının yanı sıra maliyeye sıkı bir düzen getirmeye yeltenmesi ve Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayı’ndaki hesapsız harcamalarını da denetlemeye kalkışması üzerine üç ay sonra görevden alındı.

Sadrazamlıktan uzaklaÅŸtırılmakla birlikte devlet içinde etkili olması engellenemeyen Mithat PaÅŸa daha sonra çeÅŸitli nazırlıklarda ve yüksek görevlerde bulunmaya devam edecek ve bu arada o dönemin en etkili üç veziri arasında bir tür yakınlaÅŸma ve iÅŸbirliÄŸi ortamı da yaratacaktı. Sonuçta Mithat PaÅŸa, Mehmet Rüşdi PaÅŸa ve Hüseyin Avni PaÅŸa birlikte hareket ederek 30 Mayıs 1876′da Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V. Murat’ı geçirdiler.

Uzun yıllardır Topkapı Sarayı’nda kendi dünyasında yaÅŸayan içkiye düşkün V. Murat reformlara yatkın görünüyordu. Ancak ruh saÄŸlığı yerinde olmayan yeni padiÅŸah Abdülaziz’in 4 Haziran’da kuÅŸkulu bir ÅŸekilde ölümü üzerine iyice bunalıma girdi ve kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceÄŸi anlaşıldı. Bunun üzerine üç ay sonra V. Murat da tahttan indirilecek ve Mithat PaÅŸa ile arkadaÅŸlarının çalışmalarına destek olacağına, bir anayasa ilan edeceÄŸine söz veren II. Abdülhamit 31 AÄŸustos I876′da tahta çıkarılacaktı.

Hemen bir anayasa oluÅŸturmak üzere çalışmalara baÅŸlandı; Mithat PaÅŸa’nın baÅŸkanlığında kurulan bir komisyonda 16 yüksek dereceli devlet memuru, ulemadan 12 kiÅŸi ve 2 de asker yer alıyordu. 30 kiÅŸiden oluÅŸan komisyonun elinde zaten kimi taslaklar ve hazırlanmış metinler vardı. Hızla yürütülen çalışmalar sonuçlandırılırken biri halkın oylarıyla seçilmiÅŸ Meclis, diÄŸeri padiÅŸahın atayacağı Ayan olmak üzere iki temsili organa dayanan bir sistem öngörülüyor, Batı’da geçerli olan çeÅŸitli temel hak ve özgürlükler tanınıyordu.

Abdülhamit kendisine onaylanmak üzere sunulan taslaÄŸa bazı maddeler ekleyerek kabul edecekti. Eklenen en önemli madde ise padiÅŸaha Anayasayı askıya alma yetkisi veren ve bu arada “kendisi veya ülke için tehlikeli” gördüğü kiÅŸileri sürgüne göndermesine olanak saÄŸlayan ünlü 113. Maddeydi. Ve bu madde ilk kez Anayasa Komisyonu BaÅŸkanı Mithat PaÅŸa için kullanılacaktı.

Osmanlı’yı meÅŸruti bir monarÅŸi haline getiren Anayasayı hazırlayan komisyonun baÅŸkanı Mithat PaÅŸa’yı 17 Aralıkta sadrazamlığa atayan II. Abdülhamit, hemen altı gün sonra da, 23 Aralıkta Anayasayı onaylayarak yürürlüğe soktu. Acelesi vardı çünkü aynı gün İstanbul’da toplanan çeÅŸitli Batılı ülkelerin temsilcileri “Tersane Konferansı” diye bilinen bu toplantıda Osmanlı’dan özellikle Balkanların yeniden düzenlenmesiyle ilgili olarak yeni bir takım taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlardı.

Toplantı KasımpaÅŸa’daki Donanma Komutanlığı binasında baÅŸladığı sırada duyulan top seslerinden ÅŸaÅŸkınlığa uÄŸrayan temsilcilere Anayasanın ilan edildiÄŸi açıklandı. Aslında böylece konferans boÅŸlukta kalmış oluyordu. Yine de 20 Ocak 1877′ye kadar çalışmalarını sürdürmekte ısrar etti ama ortaya konulan talepler Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilmeyince delegeler de hep birlikte İstanbul’dan ayrılarak protestoda bulundular. Ancak hükümet umursamayacak, padiÅŸah ise rahat bir nefes alacaktı.

Batılı devletlerin temsilcilerinin İstanbul’dan ayrılmasıyla uluslararası baskıdan uzaklaÅŸtığını düşünen Abdülhamit, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tuttuÄŸu ve hiç güven duymadığı Mithat PaÅŸa’yı tasfiye etmek için vakit kaybetmedi. Aslında anayasal bir düzeni de benimsemiÅŸ deÄŸildi ve daha sonra hayli uzun sürecek hükümranlık dönemi için kendisine göre planları vardı. EgemenliÄŸini ne Mithat PaÅŸa gibi etkili isimlerle, ne de milletin oylarıyla seçilen temsili organlarla paylaÅŸmaya niyeti vardı.

5 Åžubat 1877′de Dolmabahçe Sarayı’na çaÄŸrılan Anayasa Komisyonu BaÅŸkanı ve Sadrazam Mithat PaÅŸa sarayın önünde, BoÄŸaz’da demirlemiÅŸ olan bir geminin bacasından dumanların çıktığını görünce buna bir anlam veremeyecekti. Kış vakti padiÅŸahın denize açılması pek görülen bir durum olmadığına göre acaba yolcusu kim olabilirdi?

Anayasayı ve temel reformları yapma sözü verdiÄŸi için tahta çıkardığı padiÅŸahın kendisinden kurtulmakta kararlı olduÄŸunu bilse belki kendine göre önlemlerini alır ve bir karşı darbeye kalkışabilirdi. Ama bu gibi kuÅŸkulardan uzak bir ÅŸekilde gittiÄŸi Dolmabahçe Sarayı’nda II. Abdülhamit’in kendisi yoktu. Bir saray görevlisi sadrazama padiÅŸahın kararını bildirdi; Anayasanın 113. Maddesine göre padiÅŸah, sadrazamı kendisi ve ülke için “tehlikeli kiÅŸi” olarak deÄŸerlendiriyor ve sürgüne gönderiyordu. Böylece Anayasayı yapan paÅŸa o anayasanın da ilk kurbanı oluyordu! Mithat PaÅŸa hemen Dolmabahçe önündeki gemiye bindirilecek ve İtalya’nın yolunu tutacaktı.

Anayasanın mimarına üç ay tahammül edebilen II. Abdülhamit Anayasanın kendisine ise bir yıldan fazla katlanacaktı. DoÄŸrusu Meclis-i Mebusan’ı fazla ciddiye aldığı söylenemezdi ama 24 Nisan 1877′de baÅŸlayan Osmanlı-Rus savaşında uÄŸranılan yenilgiye bir sorumlu arayıp bulması gerektiÄŸinde Meclis’i buldu ve Åžubat 1878′de yine Anayasanın kendisine tanıdığı hakka dayanarak Anayasayı askıya alacak ve Meclis-i Mebusan’ın da kapatıldığını ilan edecekti. Ardından da 30 yıl süreyle ülkeyi istediÄŸi gibi yönetmenin yollarım bulmak konusunda ne kadar becerikli olduÄŸunu kanıtlayacaktı.

İkinci sadrazamlığı da yine ancak üç ay süren Mithat PaÅŸa ise önce bir yıl kadar Avrupa’da sürgünde kaldıktan sonra yeniden ülkeye dönecek ve devlet hizmetine devam edecekti. Ancak İstanbul’a yaklaÅŸtırılmayan ve önce Suriye ardından da Aydın valiliklerinde bulunan Mithat PaÅŸa, padiÅŸahla iliÅŸkilerinin normalleÅŸtiÄŸini zannedecekti. Oysa Abdülaziz’in tahttan indirilmesini ve ölümünü hiçbir zaman unutmayan, kendisi de sürekli “hal edilme” kuÅŸkusu içinde yaÅŸayan Abdülhamit, en sonunda 1881′de Mithat PaÅŸa ve Mehmet Rüşdi PaÅŸa’nın Abdülaziz’in ölümü dolayısıyla sorgulanmalarını gündeme getirecekti.

Önce İzmir’deki Fransız konsolosluÄŸuna sığınan Mithat PaÅŸa hükümetin güvence vermesi üzerine teslim olacaktı. “Yıldız Mahkemesi” olarak bilinen yargılama sonunda suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılacak ama Batılı devletlerin araya girmesiyle cezası ömür boyu hapse çevrilerek imparatorluÄŸun en uzak köşelerinden birine, Taif’e gönderilecekti. Ve burada padiÅŸahın emriyle 8 Mayıs 1884′de öldürülecekti.

Yaptığı Anayasanın ilk kurbanı olarak sürgüne gönderilen paşanın ölümü de kendi elleriyle tahta çıkardığı padişahtan gelecekti.

Çırağan Sarayı Baskını « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Ali Suavi’nin ÇıraÄŸan Sarayı Baskını
20 Mayıs 1878, İstanbul

Halk arasında “93 Harbi” diye bilinen Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan 1877′de baÅŸladığında Osmanlı orduları doÄŸrusu iyi savunma savaÅŸları vermiÅŸlerdi. Kars’ta Ahmet Muhtar PaÅŸa, Plevne’de ise Gazi Osman PaÅŸa’nın gösterdikleri baÅŸarılara raÄŸmen sonuçta savaÅŸ Rusların zaferiyle bitmiÅŸti. Plevne’nin teslim olmasından sonra hızla Edirne’ye inen Ruslarla 3 Mart 1878′de Ayestefanos (YeÅŸilköy) antlaÅŸması yapılmıştı.

Bu yenilginin sorumluluÄŸunu Meclis-i Mebusan’a yıkan padiÅŸah II. Abdülhamit 23 Aralık 1876′da ilan ettiÄŸi Anayasayı askıya alarak meclisi kapattı. Böylece bir yıl kadar süren meÅŸruti monarÅŸi yerini tekrar mutlakıyete, daha doÄŸrusu 30 yıldan fazla sürecek bir istibdada bıraktı. Hem bu baskı rejimine duyulan öfke, hem de Rusların tüm Balkanları çiÄŸneyerek Edirne’ye yürümeleri sırasında Rumeli’den kaçarak İstanbul’a sığınan on binlerce göçmen Yıldız Sarayı’ndaki Abdülhamit’i fazlasıyla huzursuz ediyordu.

Bu toplumsal öfke, bu umutsuz ve aç yığınlar pekala tahtına mal olabilirdi. Çünkü bunlar bir ayaklanmanın ve saray darbesinin koşullarını da yaratıyordu. Ağır bir savaş yenilgisi nedeniyle Meclisin kapatılması bir siyasi kriz anlamına gelirken, başkenti işgal eden Rumeli göçmenleri ise bir toplumsal krizin başkent sokaklarına yansımasından başka bir şey değildi.

Saltanatına yönelik tehlikeyi fark eden II. Abdülhamit bir baskı rejimine yönelerek iÅŸin içinden sıyrılmaya çalışırken hayli tedirgindi. Nitekim bu ihtilal ortamından yararlanarak gerçekten de Abdülhamit’i devirmeye kalkışan bir ihtilalci çıkacak ve silaha sarılacaktı. Abdülhamit’in uzun süre kendisine gelememesine yol açan bu “sarıklı ihtilalci”nin adı Ali Suavi idi.

Yeni Osmanlıların önemli kiÅŸiliklerinden biri olan Ali Suavi daha sonraları “Türk milliyetçiliÄŸini ilk kez ortaya atan bir mütefekkir”, “Türk milliyetçiliÄŸinin bayrağı, zulme ve istibdada çekilen ilk kılıç” gibi övgülerle anılmasına raÄŸmen yaÅŸamı da, düşünce dünyası da hayli karışık ama hiç kuÅŸkusuz çok ilginç bir kiÅŸiydi. Rüştiye mektebini bitirdikten sonra çeÅŸitli kademelerde devlet memurluÄŸunda bulunmuÅŸ, rüştiyelerde öğretmenlik, medreselerde hocalık yapmıştı.

Filibe’deki tahrirat müdürlüğü görevine son verilmesinden sonra geldiÄŸi İstanbul’da siyasal çalışmalara ağırlık veren Ali Suavi, dönemin en önemli gazetesi Muhbir’deki yazılarıyla dikkat çekiyor, padiÅŸah Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan hakkındaki konuÅŸmalarıyla sarayın da öfkesini topluyordu. En sonunda gazetesi kapatıldı ve kendisi de Kastamonu’ya sürgün edildi.

Daha sonrasında ise dönemin pek çok muhalifi gibi Ali Suavi’ye de Avrupa’nın yolları göründü. Yeni Osmanlıların hamisi Mustafa Fazıl PaÅŸa’nın çaÄŸrısı ve yardımıyla Kastamonu’dan kaçarak Paris’e giden Ali Suavi burada bulunan Yeni Osmanlıların diÄŸer önde gelen kiÅŸileriyle, özellikle Namık Kemal ve Ziya PaÅŸa ile anlaÅŸmazlığa düştü. Londra’ya giderek bir süre orada yaÅŸayan Ali Suavi tanıştığı bir İngiliz kadınla, Marie Stewar Lugh ile evlendi, bundan dolayı da pek çok saldırıya uÄŸradı.

Bir “gavur”la evlenmek o dönem için de pek hoÅŸ görülür iÅŸlerden deÄŸildi. Yurtdışında iken bir süre Muhbir ve Ulüm adlı gazeteleri de çıkaran Ali Suavi, İstanbul’da saraya bilgi verdiÄŸi ileri sürülerek Yeni Osmanlılar arasında tecrit edildi. Hatta Namık Kemal onun için ÅŸu dörtlüğü bile yazmıştı: “Suavi dedikleri o küçük adam/ Paris’te oturmuÅŸ yanında madam/ Biz anı adam sandık o da mı cüdam/ Aman yalnız kaldı Mustafa PaÅŸa.”

II. Abdülhamit’in tahta geçmesi ve meÅŸrutiyetin ilanıyla af çıkması üzerine Yeni Osmanlıların birçoÄŸu gibi Ali Suavi de İstanbul’a döndü. Muhaliflere çeÅŸitli mevkiler dağıtarak onları kontrol altında tutma politikası izleyen Abdülhamit’ten Ali Suavi’nin payına düşen de Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) müdürlüğü oldu. Bu görevdeyken pek çok önemli yenilikler yapan Ali Suavi’nin bir süre sonra padiÅŸahla arası açıldı ve böylece ilk “sivil ihtilal” giriÅŸiminin öznel koÅŸulları da hazırlanmaya baÅŸlandı.

Meclisi fesh edip Anayasayı askıya alan II. Abdülhamit’in bir baskı rejimine yöneldiÄŸini gören Ali Suavi Rumeli göçmenleri arasında örgütlenme çalışması yaparak 150 kadar kiÅŸiyi silahlandırdı. Amacı ÇıraÄŸan Sarayı’nda “kafes hayatı” süren eski padiÅŸah V. Murad’ı bir baskınla kurtarmak ve yeniden tahta geçirmekti. Aklı dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilen Murad’ın saÄŸlığının düzeldiÄŸi söyleniyordu.

20 Mayıs 1878′de silahlanmış olarak teknelere doluÅŸan Ali Suavi ve adamları Üsküdar tarafından yola çıkarak BoÄŸazı geçtiler ve ÇıraÄŸan Sarayı’na çıkartma yaptılar. Böyle bir ÅŸeyi hiçbir ÅŸekilde beklemeyen saray görevlilerini etkisizleÅŸtiren Ali Suavi ve adamları Murad’ın kapalı olduÄŸu bölüme de girerek eski padiÅŸahı kendileriyle birlikte gelmeye ikna etmeye çalıştılar. Ancak ortaya çıkan kargaÅŸadan büyük bir korkuya kapılan ve ne olduÄŸunu anlayamayan eski padiÅŸah asilere direndi ve onlarla gelmeyi reddetti.

V. Murad’ı ikna edebilseler geldikleri teknelerle tekrar Anadolu yakasına dönecekler ve orada yeni padiÅŸahı ilan edeceklerdi. Ancak akli dengesi zaten pek yerinde olmayan eski padiÅŸah asilerle iÅŸbirliÄŸi yapmayınca bütün plan suya düştü. Tam o sırada ÇıraÄŸan’a baskın yapan Abdülhamit’in BeÅŸiktaÅŸ Muhafızı Yedisekiz Hasan PaÅŸa, Ali Suavi ve adamlarına karşı zaptiyeler ve askerlerle saldırıya geçti. Çıkan çatışma esnasında Ali Suavi’nin kafasına elindeki kalın sopayla vuran PaÅŸa bu “sarıklı ihtilalci”yi cansız yere sererken adamlarından da 60 kadarını öldürerek Osmanlı tarihindeki bu ilginç ihtilal giriÅŸimini bastırdı.

Okuma yazması olmadığı için imzasını atarken yaptığı ÅŸekil Arapça yedi ve sekiz rakamlarına benzediÄŸi için “Yedisekiz Hasan PaÅŸa” diye adlandırılan bu cahil adam, bir süre Avrupa’da yaÅŸamış, pek çok eser vermiÅŸ ve ülkenin en önemli eÄŸitim kurumunun da müdürlüğünü yapmış Ali Suavi’yi bir sopa darbesiyle öldürünce sanki meydan savaşı kazanmış büyük bir kumandan gibi II. Abdülhamit tarafından “müşir” rütbesiyle ödüllendirildi. Ali Suavi ise, belki de “Vatan Åžairi” Namık Kemal’le atışmış olmasının da etkisiyle, tarihin unutulup giden isimleri arasındaki yerini aldı.

31 Mart Vakası « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

31 Mart Vakası ve Abdülhamit’in Tahttan indirilmesi
Nisan, 1909

Tarih sahnesinden çekilmeye hazırlanan Osmanlıların son döneminin en önemli hükümdarı olduÄŸu söylenebilecek II. Abdülhamit’in bir tür “ÅŸark kurnazı” olduÄŸuna da fazla itiraz gelmeyebilir. Yeni Osmanlılara meÅŸrutiyet ilan etme sözü vererek V. Murad’ın yerine tahta çıkarılan II. Abdülhamit daha sonra ilk fırsatta Anayasayı askıya alıp, Meclisi fesh etti. Ve 30 yılı aÅŸan bir süre Osmanlı İmparatorluÄŸunu tam bir otokrat olarak yönetti.

Kimilerine göre “imparatorluÄŸu batıran”, kimilerine göre ise “kurtaran” “Kızıl Sultan” Birinci MeÅŸrutiyet’ten sonra İkinci MeÅŸrutiyeti de bir kenara koymaya kalkıştı ama ikincisinde Çuvalladı ve tahttan indirilerek Selanik’e sürgüne gönderildi.

III. Ordunun görev alanı olan Selanik ve Makedonya Osmanlı İmparatorluÄŸunun en batı bölgesi olarak Avrupa’daki geliÅŸmelerden en fazla etkilenen, kapitalist iliÅŸkilerin en fazla geliÅŸtiÄŸi, en aydınlanmış bölgeydi. Dolayısıyla Osmanlı’yı meÅŸruti bir monarÅŸiye dönüştürmek için toplumsal baskının da öncelikle bu bölgeden gelmesi, gizli devrimci örgütlerin asıl olarak bu bölgede geliÅŸmesi doÄŸaldı.

Nitekim Abdülhamit’i İkinci MeÅŸrutiyet’i ilan etmeye de bu bölgedeki ordu birlikleri ve halk zorlayacaktı. Bölgedeki orduyu neredeyse tümüyle kontrolü altına alan İttihat ve Terakki örgütü, Niyazi ve Enver’in daÄŸa çıkmasıyla aslında silahlı bir isyanı da baÅŸlatmış oluyordu. Selanik Merkez Kumandanı Nazım PaÅŸa’nın öldürülmesi üzerine durumun ciddiyetini iyice anlayan Abdülhamit isyanı bastırmakta geç kalmıştı.

Enver ve Niyazi’nin kasabalara baskın verip Anayasanın yeniden yürürlüğe konduÄŸunu açıklamaya baÅŸlamaları üzerine Yıldız Sarayı’na kapanmış olan padiÅŸah pes etti ve 24 Temmuz 1908′de otuz yıl önce askıya aldığı Anayasayı raftan indirdi.

BeÅŸ yılı aÅŸkın bir süredir sadrazamlık yapmakta olan Mehmet Ferit PaÅŸa’yı azleden Abdülhamit, en has adamlarından Küçük Mehmet Sait PaÅŸa’yı yedinci kez sadrazam yaparak derhal Anayasanın gereklerini yerine getirmesini istedi. Osmanlı devleti bir gün içinde yeniden meÅŸruti bir monarÅŸi olmuÅŸtu. Otuz yıl önce Anayasayı askıya aldığını ilan ederken halkın “henüz meÅŸrutiyete hazır olmadığını” iddia ediyordu, tekrar yürürlüğe koyarken ise “artık halkın gereken olgunluÄŸa eriÅŸtiÄŸini” söylüyordu.

Halk kitlelerinin siyasi olgunluk düzeyinin ne olduğu tartışması bir yana, son derece kurnaz, temkinli ve ürkek bir kişiliği olan Abdülhamit aslında meşrutiyeti, yani yetkilerinin sınırlandırılmasını hiç de kabullenmiş ve hazmetmiş değildi. Ama karşı karşıya kaldığı baskı ve tahttan indirilme korkusu nedeniyle ilk aşamada suların aktığı doğrultuda görünmeye karar veriyordu. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle sular durgunlaşıp, ortalık yatıştıktan sonra birincisini nasıl ortadan kaldırdıysa ikincisinin de üstesinden gelmenin bir yolunu bulmaya çalışacaktı.

Abdülhamit’in beklenenden önce meÅŸrutiyeti ilan etmesi Makedonya’daki ayaklanmayı örgütleyen İttihat ve Terakki için de sürpriz oldu. Cemiyet, gizliliÄŸine son verip hemen açık örgütlenmeye geçmeye ve iktidarı almaya hazır deÄŸildi. Ne Abdülhamit’e dokunmayı göze aldı, ne de iktidara gelmeye kalkıştı. Tam tersine herkesin bildiÄŸi varlığına ve olayların arkasındaki reddedilmez rolüne raÄŸmen yarı-gizli yapısını sürdürdü ve zaman kazanmaya çalıştı.

Bir yandan Meclisin oluÅŸumu için seçim hazırlıkları sürerken Abdülhamit de boÅŸ durmuyor, durumu anlamaya, güç dengelerini kavramaya çalışıyor, karşı ataÄŸa ne zaman ve nasıl geçeceÄŸinin hesaplarını yapıyordu. Seçimler gerçekleÅŸtirildi ve 17 Aralık 1908′de padiÅŸahın nutkuyla Meclis açıldı.

Artık İkinci MeÅŸrutiyet dönemi baÅŸlamıştı ama bir yandan da son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı; perde arkasındaki iktidar partisi gibi devletin başındaki padiÅŸah da gizlice faaliyet yürütüyordu. Abdülhamit el altından taraftarlarının örgütlenmesini saÄŸlıyor ve Makedonya’daki askeri ve sivil örgütlenmeye İstanbul’da aynı türden bir örgütlenmeyle karşı çıkmaya hazırlanıyordu.

“İslam BirliÄŸi” diye bir cemiyet kurulmuÅŸtu ve padiÅŸahın oÄŸlu Mehmet Burhaneddin’in de içinde yer aldığı bu örgüt meÅŸrutiyete karşı kampanya yürütmeye baÅŸlayacaktı. Siyaset anlayışında İslam’a özel bir yer veren ve ilk kez “Halife” unvanını uluslararası politikada bir araç olarak kullanmaya çalışan Abdülhamit’e İslamcıların sahip çıkması doÄŸaldı. İstanbul’daki ordu birlikleri içinde de Abdülhamit yanlısı bir örgütlenme hızla yaygınlaşıyordu.

Artık iktidara daha yakın olmak için yeterince hazırlandığını düşünen İttihat ve Terakki Åžubat 1909′da Kamil PaÅŸa’nın yerine kendi adamı Hüseyin Hilmi PaÅŸa’nın sadrazamlığa getirilerek hükümeti kurmasını isteyince Abdülhamit yanlısı hareket de daha açık faaliyete geçti. “Makedonya Cuntası” kendi iktidarını kuruyor ve İslam’ı tasfiye ederek “memleketi gavurlara teslim etmeye” hazırlanıyordu.

Sonuçta eski Rumi takvime göre 31 Mart 1325′te, miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909′da bir kısım öğrenci, asker ve halktan insan sokaklara dökülerek gösterilere baÅŸladılar. Meclisi basarak bazı mebusları tartaklayıp, ikisini de öldürdüler. Åžeriata uygun bir yönetim ve Halife-Sultanın yetkilerine saygı gösterilmesini istiyorlardı.

Arkasında kendisinin olduÄŸundan kuÅŸku duyulmayacak bu ayaklanmayı gerekçe gösteren Abdülhamit has adamlarından Ahmet Tevfik PaÅŸa’yı hükümeti kurmakla görevlendirerek yeniden politik inisiyatifi eline aldı. İstanbul’daki yabancı elçiler baÅŸkentlerine gönderdikleri raporlarda Abdülhamit’in otokratik rejimini yeniden kurduÄŸunu bildiriyorlardı.

Ama aslında böylesi bir sonuca varmak için henüz erkendi. Çünkü bu durumu kabullenmeyecek güçler de vardı ve onlar da karşı harekete geçeceklerdi. Nitekim meÅŸrutiyetin silahlı gücü durumundaki Selanik’teki Üçüncü Ordu Mahmut Åževket PaÅŸa komutasında İstanbul’a doÄŸru yola çıkacak ve ayaklanmadan iki hafta sonra 24 Nisan’da İstanbul’a gelerek birkaç küçük çatışmanın ardından durumu kontrolü altına aldı. Artık baÅŸkent İttihat ve Terakki’nin Rumeli subaylarının elindeydi ve kendilerine daha güvenli olan bu kadrolar Abdülhamit’i tahttan indirecek adımı da bu kez atacaklardı.

Başına gelecekleri gören Abdülhamit hemen hükümeti azlederek bir kez daha zamana oynadı ama artık çok geçti. Åžeyhülislamdan gereken fetva alındı ve 33 yıl sonra, 27 Nisan 1909′da tahttan indirilen Sultan İstanbul’da kalırsa entrikalarına devam edeceÄŸi bilindiÄŸi için hem İstanbul’dan uzak, hem de meÅŸrutiyetin mayalandığı ve İttihat ve Terakki’nin kontrolündeki bir kente, Selanik’e sürgün edildi. 1912′ye kadar burada ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı’na getirilecek ve 1918′deki ölümüne kadar burada “kafes hayatı” sürdürmek zorunda kalacaktı.

Aradan geçen otuz yılda meydana gelen toplumsal ve siyasal geliÅŸmeler tam bir ÅŸark kurnazı olan padiÅŸaha meÅŸrutiyetin birincisini bir kenara koyma olanağı sunmuÅŸtu, ama ikincisinde tarihin tekerrürü mümkün olmayacaktı. “Kızıl Sultan”ın hükümranlığı boyunca en korktuÄŸu ÅŸey başına gelecek ve bu kez tahtından olacaktı!

Soğuktan Ölen Askerler « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

‘Kuvve-i Külliye Mahvoldu’
Aralık 1914, Sarıkamış

Yirminci yüzyılın sonlarında Sovyetler BirliÄŸi dağıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen simaları “Adriyatik’ten Çin denizine kadar bir Türk Dünyası”nın doÄŸduÄŸundan sıkça söz etmeye baÅŸlamışlardı. Bu kadar geniÅŸ bir coÄŸrafyada etkin bir güç olmak, bir hegemonya saÄŸlamak düşüncesi hemen herkesi heyecanlandıran bir hülya idi. Daha sonra bunun hiç de kolay bir iÅŸ olmadığı görülecekti.

Ama aynı hülyayı yüzyılın başında daha büyük bir inançla görenler de vardı ve çökmekte olan Osmanlı İmparatorluÄŸunu böylesine bir coÄŸrafyaya yayılan bir Türk-İslam İmparatorluÄŸu olarak yeniden ihya etme hayaliyle yanıp tutuÅŸuyorlardı. Hiç kuÅŸkusuz bunların başında İttihat ve Terakki’nin askeri lideri Enver PaÅŸa geliyordu ve hayallerinin bedelini de Türkistan’da can vererek ödeyecekti.

Balkanlar’dan Kafkasya ve Türkistan’a uzanan bir imparatorluk kurma hayalinin nasıl bir fiyaskoyla sonuçlanabileceÄŸinin ilk iÅŸareti aslında Aralık 1914′te Sarıkamış’ta ortaya çıkmıştı. Ama Osmanlı İmparatorluÄŸunun 34 yaşındaki BaÅŸkumandan Vekili Enver PaÅŸa’nın bunu kavraması mümkün deÄŸildi.

Enver Paşa ve ordunun başına geçmiş genç subaylar açısından Almanlarla ittifak halinde girilen Birinci Dünya Savaşı işte bu hayallerin gerçek olması açısından büyük bir tarihsel fırsat olarak algılandı. Savaşın kazanılması çökmekte, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmakla kalmayacak çok daha geniş bir coğrafyada, çok daha büyük bir Türk-İslam devleti doğacaktı. Oysa bu savaş, aralarında Osmanlı devletinin de olduğu bazı devletlerin topraklarının paylaşılması için çıkmıştı ve öyle de sonuçlanacaktı.

29 Ekim 1914′de iki Alman savaÅŸ gemisi Yavuz ve Midilli adını alarak Karadeniz’deki Rus limanlarına saldırınca Osmanlı devleti hem Birinci Dünya Savaşı’na fiilen girmiÅŸ, hem de Rusya ile savaÅŸa baÅŸlamış oluyordu. Ruslar Karadeniz filosuna saldırıya yanıt vermekte hiç gecikmediler. 1 Kasım’da Kafkasya’daki Rus ordusu Türk sınırını aÅŸarak Erzurum’a doÄŸru saldırıya geçti.

İşte Enver PaÅŸa açısından da beklediÄŸi tarihsel fırsat ayağına gelmiÅŸti. Karşı saldırıya geçerek Rus ordusu imha edilecek ve ardından hızla ilerlenerek Orta Asya’ya doÄŸru gidilecekti. Bu arada Enver PaÅŸa’nın yeÄŸeni Halil PaÅŸa da İstanbul’dan yola çıkıp, iyi eÄŸitilmiÅŸ ve donatılmış bir tümenle İran’a girecek, Tahran ve Tebriz’i zapt ettikten sonra Azerbaycan’a doÄŸru ilerleyecek, karşısına çıkan orduları her defasında yenilgiye uÄŸratarak, bir diÄŸer koldan yine Türkistan’a doÄŸru yoluna devam edecekti. Büyük İskender’i kıskandıracak bu muhteÅŸem askeri sefer için de hemen hazırlıklara baÅŸlandı.

Ancak bu muhteÅŸem zaferlerin kazanılmasından önce halledilmesi gereken ufak bir iÅŸ, kazanılması gereken mütevazı bir zafer vardı! Erzurum’a doÄŸru saldırıya geçen Rus ordusunun durdurulması ve imha edilmesi gerekiyordu. Öncelikle bu iÅŸ baÅŸarılmadan Turan hayallerinin gerçekleÅŸmesi mümkün deÄŸildi. Nitekim Enver PaÅŸa da bunun farkındaydı ve kendisini bütünüyle bu iÅŸe verdi.

Sarıkamış üzerinden saldırıya geçen Rus ordusunun karşısında Türklerin III. Ordusu bulunuyordu ve bu ordunun savaş planları saldırıdan çok savunma ağırlıklıydı. IX., X. ve XI. kolordulardan ve Kürt aşiretlerinin Hamidiye alaylarının kalıntıları durumundaki bir tümenden oluşan III. Ordunun komutanı Hasan İzzet Paşa geri çekilip Erzurum müstahkem mevkilerinde bir savunma savaşı verilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Nitekim birliklerine bu doÄŸrultuda emirler verip, buna göre hazırlığa giriÅŸti. Bölgede kış mevsimi olanca ÅŸiddetiyle sürüyordu ve bu koÅŸullarda Rus ordusunun saldırısının da çok etkili bir ÅŸekilde geliÅŸmesi kolay deÄŸildi. Bir savunma savaşına giriÅŸildiÄŸinde “General Kış” Türk ordusunun yanında yer alacaktı. Erzurum’da, cephedeki Hasan İzzet PaÅŸa böyle düşünüyordu ama Harbiye’den öğrencisi olan BaÅŸkumandan Vekili Enver PaÅŸa İstanbul’da çok farklı düşünüyordu.

Enver PaÅŸa’nın Turan hayallerinin ve hırsının yanı sıra Almanlar da savaÅŸ halinde oldukları Ruslara karşı güneyden, Kafkasya’dan etkili bir savaşın açılması için Harbiye Nezareti üzerinde baskı yapıyordu. Bu cephede ne kadar ÅŸiddetli bir savaÅŸ cereyan ederse Ruslar da batıdan, Avrupa’daki kuvvetlerinden buraya güç kaydırmak zorunda kalacaklardı. Onun için zaten Osmanlı ordusunu yönetmekte olan Alman subaylar ve Alman Genelkurmayı Enver PaÅŸa’yı destekliyor, Kafkasya’ya saldırıyı kışkırtıyordu.

İşte bu koÅŸullarda Enver PaÅŸa İstanbul’dan Erzurum’a emirler yaÄŸdırıyor, Hasan İzzet PaÅŸa’yı savunma deÄŸil saldırı ağırlıklı bir savaÅŸ vermeye zorluyordu. Erzurum civarındaki iki kolorduya ilaveten Samsun’da bulunan X. Kolordu da cepheye sevk edildi. Böylece toplam mevcudu 150 bin askere ulaÅŸan III. ordunun muharip asker sayısı da 100 bine yaklaÅŸmıştı.

İstanbul’da yapılan planlara göre bir “çevirme-kuÅŸatma-imha hareketi” gerçekleÅŸtirilecek ve ardından ileri yürüyüşe geçilecekti. Bu emir ve zorlamalar sonucunda Türk ordusu 27 Kasımda karşı saldırıya geçti. Rus ordusunun bulunduÄŸu mevkiinin adı dolayısıyla Birinci Köprüköy Muharebesi denilen bu saldırıya bütün kuvvetler katılmadı ve Türk ordusu baÅŸarılı olamadı. Tam tersine Rus ordusu bir miktar daha ilerleme olanağı buldu.

Bunun üzerine ordu kurmay baÅŸkanı Alman Guze’nin de ısrarıyla cephede ikinci bir saldırı planlandı ve bu kez mevcut bütün birliklerin savaÅŸa girmesine karar verildi. Aslında geri çekilme yanlısı olan ordu komutanı Hasan İzzet PaÅŸa bu ikinci saldırıda elde edilecek bir baÅŸarının saÄŸlayacağı moralle geri çekilmenin daha uygun olacağına ikna edildi. İkinci Köprüköy Muharebesi adı verilen bu ikinci saldırıda da aslında ciddi bir baÅŸarı kazanılamadı, ama bu kez Rus ordusu biraz geri çekilmek zorunda kaldı.

İki taraf da ağır kayıplar vermiÅŸti ama İstanbul’da Enver PaÅŸa bu ikinci saldırıyı bir zafer gibi ele aldı ve kendi düşünce ve planlarının doÄŸrulanması olarak gördü. Oysa ağır kış ÅŸartlan askeri çok zorluyor ve ordu yavaÅŸ yavaÅŸ eriyordu. Ordu komutanı Hasan İzzet PaÅŸa bu durumu görüyor ama İstanbul’a dert anlatamıyordu.

Enver PaÅŸa da İstanbul’da tedirgin ve öfkeliydi. Cephede iÅŸlerin tam olarak kendi istediÄŸi gibi gitmediÄŸine, ordunun iyi yönetilmediÄŸine inanıyordu. Bunun üzerine İstanbul’da Genelkurmay İkinci Reisi Miralay İsmail Hakkı Beyi Karadeniz üzerinden Erzurum’a, cepheye gönderen Enver PaÅŸa onun vereceÄŸi rapor çerçevesinde hareket etmeye karar verdi.

Enver PaÅŸa ile aynı hayaller peÅŸinde olan İsmail Hakkı Bey tabii ki Enver PaÅŸa’nın duymak istediklerini söyleyen bir rapor gönderince Enver PaÅŸa da karargahıyla birlikte 6 Aralık 1914′de İstanbul’dan yola çıktı. Önce Trabzon’a ardından Erzurum’a ulaÅŸtı. BaÅŸkumandan Vekili ile beraber Alman subayları, Genelkurmay BaÅŸkanı Bronzar von Shellandorf ve Harekat Åžubesi BaÅŸkanı Albay Feldman da Erzurum’a geldiler.

Enver PaÅŸa, ordu komutanı Hasan İzzet PaÅŸa’ya “Hatalı hareket ettiniz, Rus ordusunu ÅŸimdiye kadar imha etmeliydiniz”

deyince, ummadığı bir yanıt aldı. Bölgeyi iyi bilen ve askeri tanıyan Hasan İzzet PaÅŸa “Kış bastırmış durumda, bu koÅŸullarda karşı saldırı iyi sonuç vermez. Bu konuda ısrar etmekle yanlış yapıyorsunuz. Kış ÅŸiddetini kaybettikten sonra saldırıya geçmemiz lazım” dedi. Hiddetlenen Enver PaÅŸa “EÄŸer hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim” diyerek Hasan İzzet PaÅŸa ile diÄŸer bazı komutanları görevden aldı ve kendisi de doÄŸrudan ordunun komutasını üstlendi. Ve hemen ardından da yeni ve büyük bir saldırıya geçildi. İsmail Hakkı Bey ve İhsan PaÅŸa’nın komutasındaki iki kolordu Rus ordusunu Sarıkamış’ta kuÅŸatacak ve yok edecekti.

Sıfırın altında 25 derece soÄŸukta ve bir buçuk metreyi aÅŸan karla kaplı daÄŸlık arazide yürütülen saldırıda Rus ordusundan çok “General Kış”ın etkili olması kaçınılmazdı. Ruslar her ÅŸeye raÄŸmen bölgenin koÅŸullarına alışık ve daha donanımlıydılar. Oysa bu saldırıya büyük önem veren Enver PaÅŸa, güneyden sıcak bölgelerden bile buraya asker getirmiÅŸti ve bu ağır kış ÅŸartlarına hiçbir ÅŸekilde alışık olmayan ve uyum saÄŸlayamayacak durumda olan birliklerin erimesi için Ruslarla karşı karşıya gelmeleri gerekmiyordu.

2500-3000 metreye ulaÅŸan Allahü Ekber DaÄŸlarında soÄŸuktan, açlıktan kırılıp gittiler. Enver PaÅŸa’nın karargahı dahil olmak üzere pek çok komutan ve birlik yollarını kaybediyor, birbiriyle haberleÅŸemiyor ve karların içinde donuyordu. Hatta bu kargaÅŸada iki Türk tümeni saatlerce birbiriyle çarpışmaya bile girdi. Narman’ın ilerisinde 31. ve 32. Tümenler 4 saat boyunca birbirleriyle savaÅŸtılar ve 2 bin kadar Türk askeri de bu çarpışmada can verdi.

Savaşın dördüncü günü iyice yıpranmış, erimiş birliklere bir de gece yürüyüş emri veren Enver Paşa hala zafer kazanacağını hayal ediyordu. Oysa 90 bin askerle başlayan saldırıda zaten birliklerin neredeyse yarısı erimişti. Tipi ve fırtına altında şaşkın, yolunu bile bulamayan birliklere Ruslar ummadıkları noktalarda saldırılar düzenliyordu.

ÖrneÄŸin 29 Aralık’ta 17. Tümenin sayısı 300 kiÅŸiye, IX. Kolordunun sayısı ise 1500 kiÅŸiye kadar düşmüştü. Enver PaÅŸa ise hala yayımladığı emirlerde düşmanın dağılmak üzere ve zaferin yakın olduÄŸundan söz ediyordu. 3 Ocak günü Rus ordusu tam anlamıyla karşı saldırıya geçti. Türk birliklerinin tutunacak, dayanacak mecali yoktu. 10 gün kadar süren Sarıkamış Muharebesi sonucunda 90 bin kiÅŸilik ordudan geriye birkaç bin kiÅŸi ancak kalmıştı.

8 Ocak günü her ÅŸeyin bittiÄŸini kabul eden Enver PaÅŸa İstanbul’a dönmeye karar verdi. Ordunun komutasını TuÄŸgeneral yaptığı İsmail Hakkı’ya devrederek 11 Ocakta İstanbul’a doÄŸru yola çıktı. İran ve Azerbaycan üzerine yapacağı muhteÅŸem sefer için yola çıkarak o sıralarda Urfa’ya gelmiÅŸ olan yeÄŸeni Halil PaÅŸa’nın da hevesi kursağında kalmıştı. Sarıkamış faciasından sonra bu seferden de vazgeçildi. YeÄŸenini Urfa’dan yanına çağıran Enver PaÅŸa Ulukışla’da buluÅŸarak İstanbul’a birlikte dönmelerini uygun görüyordu. Çünkü bu yenilginin sonuçlarının ne olacağını tam kestiremiyor, BaÅŸkumandanlık makamının tehlikeye girebileceÄŸini düşünüyordu. Yanında güvenilir birileri olmalıydı.

Ulukışla tren istasyonunda karşılaÅŸtıklarında ÅŸaÅŸkın ve üzgündü. İlk sözü, “Kuvve-i külliye mahvoldu” olacaktı, yani bütün kuvvetler tükenmiÅŸti.

Ama aslında bu henüz bir başlangıçtı, çünkü daha sonra bütün bir memleket mahvolacak, Enver Paşa ve arkadaşları da bir Alman denizaltısıyla memleketi terk etmek zorunda kalacaklardı!

Nazır Olamayınca « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Fiyaskonun Böylesi Herkese Nasip Olmaz!
Kasım 1918, İstanbul- Ekim 1923, Ankara

Yirminci yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluÄŸunun baÅŸkenti İstanbul’daki Erkan-ı Harbiye’den mezun olan genç subayların birçoÄŸu gibi Mustafa Kemal de ülkesinin içinde bulunduÄŸu koÅŸullardan hiç memnun deÄŸildi ve günün birinde bu durumu deÄŸiÅŸtirecek cüretkar düşüncelerle haşır neÅŸirdi. Hatta bunları kimi arkadaÅŸlarıyla da paylaÅŸmış ve yazılı hale de getirmiÅŸlerdi.

Harbiye’de okudukları sırada Manastır’dan arkadaÅŸları Ali Fuat, Ömer Naci, İsmail Hakkı ile 1904 yılında el yazması bir gazete çıkarmaya kadar iÅŸi ileri götürmüşlerdi. II. Abdülhamit’in istibdat rejiminin hüküm sürdüğü bu tarihlerde bu gizli faaliyet açığa çıkmıştı ve az kalsın ordudan atılmalarına bile neden olacaktı. Ali Fuat’ın babası İsmail PaÅŸa devreye girmiÅŸti de bir aylık bir tutukluluktan sonra, sürgün gibi bir tayinle Filistin’e gönderilmeleri saÄŸlanmış, böylece güç bela paçayı kurtarmışlardı.

Ancak Mustafa Kemal’in siyasi iddiaları ve hırsı hiç azalmadı. Bir süre sonra 1908 hareketinin mayalanmakta olduÄŸu Makedonya’ya geçmenin yolunu buldu ve buradaki III. Orduya tayinini yaptırdı. Selanik ve diÄŸer kentlerde örgütlenmekte olan İttihat ve Terakki ile iliÅŸkiye geçti ama önder kadro ile arası pek iyi olmayacaktı. Abdülhamit’i tahttan indiren Hareket Ordusunun kurmay kadrosuyla İstanbul’a geldi ama ilan edilen “Hürriyet”in bilinen kahramanlarından deÄŸildi.

Enver ve Niyazi Makedonya’da birlikleriyle birlikte daÄŸa çıkarak bu süreçte önemli bir rol oynamışlardı. Daha sonra Balkan Savaşı ve Trablusgarp Savaşı’na katılan Mustafa Kemal yıldızının parlaması için Birinci Dünya Savaşı’nda Müttefik donanmasının Çanakkale’ye saldırmasını bekleyecekti. 1915′de burada gösterdiÄŸi yararlılıkla ismi duyulmaya baÅŸlayan Mustafa Kemal’in fotoÄŸrafı ordunun çıkardığı bir dergiye kapak yapılmaya çalışılmış, ancak iddialara göre Enver PaÅŸa tarafından engellenmiÅŸti.

Öteden beri yıldızları hiç barışmayan bu iki subaydan Mustafa Kemal’in ülkenin kaderine iliÅŸkin gerçek bir inisiyatif kazanması için Enver PaÅŸa’nın Anadolu topraklarını terk etmesi gerekecekti…

Çanakkale Savaşı sırasında gösterdiÄŸi baÅŸarılardan sonra İstanbul’a dönen Mustafa Kemal bazı gazeteler tarafından “Anafartalar Kahramanı”, “Payitahtın ve Saltanatın Kurtarıcısı” olarak selamlanırken artık bilinmeyen bir asker deÄŸildi.

Daha sonra DoÄŸu ve Güney cephelerinde görev üstlenen Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki iktidarının Almanya ile kurduÄŸu iliÅŸkiden, Osmanlı İmparatorluÄŸunun kaderini Almanya’ya baÄŸlamasından hoÅŸnut deÄŸildi. Esas olarak Alman generallerinin yönetimindeki Osmanlı orduları beklenenin üzerinde bir performans göstermelerine raÄŸmen Almanya’nın yenileceÄŸini ve böylece Osmanlı’nın da yenilerek parçalanacağını öngörüyordu. İlk fırsatta Almanya ile yolların ayrılmasından ve ayrı bir barış antlaÅŸması yapılmasından yana görüşlerini giderek daha açık bir ÅŸekilde savunur olmuÅŸtu.

Bu arada 1917 Aralık ayında veliaht Mehmet Vahdettin’in Almanya’ya yapacağı geziye eÅŸlik etmesinin istenmesi Mustafa Kemal için iyi bir fırsat oldu. Hem Almanya’nın askeri ve siyasi durumunu yakından gözleme ÅŸansını buldu, hem de daha önemlisi geleceÄŸin padiÅŸahı Vahdettin’e görüşlerini aktarmak ve yakın bir iliÅŸki kurmak olanağını elde etti.

Gerçekten de on gün süren bu geziyi Mustafa Kemal iyi deÄŸerlendirdi; Almanya’nın savaşı kaybedeceÄŸine iliÅŸkin görüşleri yaptığı gözlemlerle iyice pekiÅŸirken Vahdettin’le de yakın bir iliÅŸki kurmaya özen gösterdi. Görüş ve deÄŸerlendirmelerini geleceÄŸin padiÅŸahına etraflıca anlatırken onu etkilediÄŸini düşünüyordu. Gerçi Vahdettin pek renk vermiyordu ama bu genç paÅŸanın anlattıklarını ve önerilerini de dikkatle dinliyordu.

Vahdettin 3 Temmuz 1918′de 36. Osmanlı padiÅŸahı olarak tahta çıktığında Mustafa Kemal böbreklerindeki aÄŸrılar nedeniyle Avusturya’nın kaplıcalarıyla ünlü ÅŸehri Karlsbad’da tedavi görüyordu. Ancak altı ay önce Alman Kayzeri’nin karargahını birlikte ziyaret ettikleri ve düşünceleriyle etkilediÄŸini umduÄŸu yeni padiÅŸahın ipleri ele geçirmesiyle birlikte kendisine de iktidar yolunun açılabileceÄŸini düşünen Mustafa Kemal tedavisini yarıda bırakarak hemen İstanbul’a dönmeye karar verdi. Kaderi önemli ölçüde belli olan Dünya Savaşı’nın ülkeye getireceÄŸi felaketi önlemek açısından bir fırsat doÄŸabilirdi. EÄŸer yeni padiÅŸahı kendisini Harbiye Nazırı yapmaya ikna edebilirse çok ÅŸey deÄŸiÅŸebilirdi.

İstanbul’a gelir gelmez Vahdettin’den randevu istedi ve yeni padiÅŸah da fazla bekletmeden kendisini kabul etti. Bu ilk görüşmenin ardından daha sonra iki görüşme daha olacak ve Mustafa Kemal neden kendisinin Harbiye Nazırı olması gerektiÄŸini Vahdettin’e anlatacaktı.

İlk iki görüşmede pek renk vermeyen ve esas olarak Mustafa Kemal’i dinlemekle yetinen Vahdettin üçüncü görüşmede baklayı aÄŸzından çıkardı; “Biz bütün bu konuları Enver ve Talat PaÅŸa Hazretleriyle görüştük” diyerek Mustafa Kemal’e yolu gösterdi. Hemen ardından da 7 AÄŸustos’ta Mustafa Kemal Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığına atanarak İstanbul’dan uzaklaÅŸtırıldı.

Mustafa Kemal, “varlığı bile şüpheli” dediÄŸi bu ordunun başına tayin edilerek payitahttaki iktidar mücadelelerinden uzaklaÅŸtırılmasını Enver PaÅŸa’nın bir oyunu olarak görüyordu. Yeni padiÅŸah duruma egemen deÄŸildi ve hala iktidarda bulunan İttihat ve Terakki’yi karşısına alacak gücü yoktu.

Kendisinin Harbiye Nazırlığı veya Erkan-ı Harbiye ReisliÄŸine getirilmesi için ısrar edecek olsa İttihatçıları ve Enver PaÅŸa’yı açıkça karşısına alması gerekecekti ancak Vahdettin bunu yapmaya hazır deÄŸildi. Böylece Mustafa Kemal Suriye’nin yolunu tuttu ama aklı da İstanbul’da ve burada dönmekte olan iktidar oyunlarındaydı.

Ama üç ay sonra Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Mustafa Kemal tekrar İstanbul’a dönecek ve bu kez amacına ulaÅŸmak için koÅŸulların çok daha uygun olduÄŸuna inanarak yeniden giriÅŸimde bulunacaktı.

Daha 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalanmadan önce Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak bulunduÄŸu Adana’dan padiÅŸahın yaveri Naci’ye ulaÅŸtırılmak üzere İstanbul’daki doktoru Rasim Ferit’e çektiÄŸi telgrafta düşüncelerini olanca açıklığıyla ifade ederek şöyle diyordu: “Talat PaÅŸa’nın kabinesinin zor durumda olduÄŸunu ve Tevfik PaÅŸa’nın da istikrarlı bir hükümet kurmakta zorlandığını duydum. Ordu savaÅŸacak durumda deÄŸil ve mevcut güçler kendilerini savunamazlar. Her geçen dakika düşmanın durumu güçleniyor ve baÅŸa çıkılamaz hale geliyor. Ayrı ya da beraberce barış derhal saÄŸlanmalıdır ve yitirilecek bir an bile yoktur. Yoksa tüm ülkenin yitirilmesi ve devletimizin telafisi imkansız yaralar alması ihtimal dışı deÄŸildir. EÄŸer Tevfik PaÅŸa gerçekten zorluklarla karşılaÅŸmışsa sadrazamlık görevinin İzzet PaÅŸa’ya verilmesini ve onun da Fethi, Tahsin, Rauf, İsmail Canbulat, Azmi, Åžeyhülislam Hayri ve benden oluÅŸan bir hükümet kurmasını öneriyorum. Böyle bir kabinenin durumu kontrol altına alabileceÄŸine inanıyorum…”

Dünya Savaşı sırasında güney cephesinde kendisinin de komutanlığını yapmış olan Ahmet İzzet PaÅŸa’nın hükümeti kurmasını önerirken Mustafa Kemal kendisini de Harbiye Nazırı olarak düşünüyordu. Sadrazamlık için önerdiÄŸi Ahmet İzzet PaÅŸa saygın bir paÅŸaydı ve o günlerin önemli sorunu “Ermeni tehciri” ile bir iliÅŸkisi yoktu. Müttefik devletlerin özellikle bu açıdan tepkisini veya itirazını çekmeyecek bir isimdi.

Kabine için adı geçen diÄŸerlerinin ve bu arada Mustafa Kemal’in durumu da aynıydı. Nitekim Ekim ayında önerdiÄŸine çok yakın bir hükümet kuruldu. Mustafa Kemal’in yakın arkadaÅŸlarından Fethi Okyar’ın Dahiliye Nazırı, Rauf Orbay’ın da Bahriye Nazırı olduÄŸu bu hükümette Ahmet İzzet PaÅŸa sadrazamlığın yanı sıra Harbiye Nazırlığını da üstlendi. Bu duruma çok öfkelenen Mustafa Kemal kendisinin neden hükümete alınmadığım sorduÄŸunda kendisine hala güney cephesinde çok ihtiyaç olduÄŸu yanıtını aldı. Ancak tabii ki bu tatmin edici deÄŸildi.

Ahmet İzzet PaÅŸa yakın çevresine Mustafa Kemal’in “çok hırslı” olduÄŸundan ÅŸikayet ediyordu. Rauf Orbay’ın baÅŸkanlığındaki Osmanlı heyeti 30 Ekim 1918′de Limni adasının Mondros limanında demirlemiÅŸ olan Agememnon gemisinde mütarekeyi imzaladıktan on gün kadar sonra istifa etmek zorunda kalacaktı. Hükümetin tek önemli iÅŸi bundan ibaret olurken, mütarekeden hemen sonra l Kasımı 2 Kasıma baÄŸlayan gece de Enver, Talat ve Cemal paÅŸalar İttihat ve Terakki’nin önde gelen bazı liderleriyle birlikte bir Alman denizaltısına binerek Kırım’a kaçtılar.

Böylece Yıldırım Orduları Grup Komutanlığının laÄŸvedilmesinden sonra 13 Kasım 1918′de Adana’dan trenle İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, HaydarpaÅŸa’da indiÄŸinde Müttefiklerin savaÅŸ gemileri de İstanbul BoÄŸazı’na giriÅŸ yapıyorlar ve Dolmabahçe önlerine demirliyorlardı.

Ahmet İzzet PaÅŸa hükümeti 11 Kasımda istifa etmiÅŸ ve yeni hükümeti kurma görevi yeniden yaÅŸlı Tevfik PaÅŸa’ya verilmiÅŸti. Mustafa Kemal uzun süredir ulaÅŸmak istediÄŸi Harbiye Nazırlığı için yeniden giriÅŸimlerde bulunmaya kararlıydı.

Şimdi artık koşullar kendisi için çok daha uygundu. Her şeyden önce artık onu engelleyecek Enver Paşa ve diğerleri yoktu. Ülkeyi yüzüstü bırakıp kaçmışlardı. Çanakkale başta olmak üzere savaş sırasında gösterdiği askeri başarılar dolayısıyla en itibarlı paşalardan biriydi. İttihat ve Terakki içinde muhalif olduğu, kaçıp giden lider kadroyla arasının hiç iyi olmadığı biliniyordu. Hem bu özelliği, hem de savaşı kaybeden Almanlarla da özellikle son yıllarda hep sürtüşme içinde olması mevcut koşullarda kendisi için avantajdı.

Müttefiklerin çok hassas oldukları “Ermeni tehciri”ne de bulaÅŸmamıştı. Ve nihayet padiÅŸah Vahdettin’le veliahtlık döneminden gelen bir iliÅŸkisi vardı. Saray çevresinde padiÅŸahın yakını olarak biliniyordu. Tüm bunlar dikkate alındığında Mustafa Kemal bu kez hedefine çok yakın olduÄŸuna inanmakta haksız görülemezdi.

Ancak öncelikle Tevfik PaÅŸa’nın hükümeti kurmasını engellemek görevin yeniden Ahmet İzzet PaÅŸa’ya verilmesini saÄŸlamak gerekiyordu. Bunun için hiç vakit kaybetmeden hemen ertesi gün Rauf Orbay’la birlikte sadrazam makamını boÅŸaltmakta olan Ahmet İzzet PaÅŸa’yı ziyarete gitti. Ancak görüşmeden pek umduÄŸunu bulamadı. Bir sonraki gün, 15 Kasımdaki randevusu sarayda, padiÅŸahlaydı. Vahdettin yine sanki uyuyormuÅŸ gibi yan kapalı gözlerle Mustafa Kemal’i dinledi ama önerilerine iliÅŸkin pek bir ÅŸey söylemedi.

29 Kasımda Mustafa Kemal Vahdettin’le bir kez daha görüşecek ancak istediÄŸi sonucu alamayacaktı. Bu arada Tevfik PaÅŸa’nın meclisten güven oyu almasını engellemek için uÄŸraÅŸmaya da devam ediyordu. Fethi Okyar’la birlikte çıkardığı Minber gazetesini bir siyasi araç olarak kullanmaya ve kendisine iktidar yolunu açmaya çalışıyordu.

Ancak tüm bu çabaları Mustafa Kemal’i Harbiye Nazırlığına taşımaya yetmedi ve ülkenin kaderine payitahttan müdahalede bulunma olanağını bulamadı. 1918 Kasımından 1919 Mayısına kadar tam altı ay süren bu iktidar kavgasında baÅŸarılı olamayan Mustafa Kemal kendisine önerilen 9. Ordu müfettiÅŸliÄŸini kabul ederek Samsun’un yolunu tutacak ve Anadolu’da örgütlenmekte olan milli mücadeleye katılarak Erkan-ı Harbiye sıralarından beri düşündüklerini gerçekleÅŸtirme fırsatını bulacaktı.

Fiyaskonun böylesi herkese nasip olmaz; Osmanlı’nın Harbiye Nazırı olamamıştı ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk CumhurbaÅŸkanı olmuÅŸtu!

Çerkez Ethem Olayı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Çerkez Ethem Yunan Ordusuna Sığınıyor
Ocak 1921, Kütahya civarı

Çözülmekte olan bir devlet sisteminin yerine bir yenisi doğarken ve bu arada esas olarak halkın gönüllü katılımına dayanan yeni bir askeri örgütlenme biçimlenirken geçmişin profesyonel kadroları dışında yeni askeri önderler ortaya çıkar. Henüz düzenli ordunun olmadığı veya varolan askeri kuvvetlerin bu tür bir örgütlenme modeline ulaşmadığı koşullarda ancak bir gerilla mücadelesinden söz edilebilir.

Daha önce askerlikle profesyonel bir iliÅŸkisi olmamasına karşın doÄŸal askeri yetenekleri ve cesaretleriyle sivrilerek gerillalara komuta eden bu yeni askeri önderlerin kaderi bir noktada yol ayrımına gelir; ya kendilerinin yönetimindeki birlikler düzenli birliklere dönüşerek yeni devletin askeri liderleri durumuna gelirler, ya kendi dışlarındaki bir takım odakların inisiyatifiyle örgütlenmesini tamamlayan düzenli birliklere katılarak onların bir parçası olurlar, ya da çözülmekte olan devletin yanı sıra doÄŸmakta olan yeni devlete de isyan edip, güçleri yeterse ‘kahraman’ yetmezse de ‘hain’ olarak tarihe geçerler!

Hiç kuşkusuz bu yol ayrımında tutulacak yolun sonunu ve dolayısıyla tarih tarafından nasıl anılacaklarını belirleyen şey kendi yetenek ve cesaretlerinden önce toplumsal koşullardır. Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde de olsa çıkarlarını savundukları sınıfların tarihsel olarak sahip oldukları güç ve örgütlenme düzeyidir.

1919-1922 yılları arasında Türkiye’deki milli mücadele geliÅŸirken Osmanlı devleti dağılıyor ve yerine “millete dayandığını”, siyasal meÅŸruiyet kaynağının millet olduÄŸunu söyleyen yeni bir devlet sistemi adım adım kuruluyordu. İşte daha bu sürecin baÅŸlarında, henüz Ankara’daki yeni merkezin elinde ciddi bir askeri kuvvet olmadığı sıralarda Batı Anadolu’daki Yunan iÅŸgaline karşı ortaya çıkan “milli direniÅŸ” bir yandan Ege’deki efelerin çetelerinde, bir yandan da Çerkez Ethem’in kuvvetlerinde ifadesini bulacaktı. Bunlar milli mücadelenin gerilla örgütlenmesiydi.

Bandırmalı bir Çerkez ailesinin üç çocuÄŸunun en küçüğü olan Ethem, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduya katılmış ve ancak başçavuÅŸluÄŸa kadar yükselebilmiÅŸti. Mütarekeden sonra köyüne dönen Ethem’in aÄŸabeyleri Tevfik ve ReÅŸit de orduda subaydı. Yunan iÅŸgalinin ardından harekete geçen Ethem önce eski İzmir Valisi Rahmi’nin oÄŸlunu kaçırarak 50 bin lira fidye almış ve daha sonra da civardan 300 kiÅŸilik bir müfreze örgütleyerek Yunan kuvvetlerine karşı mücadeleye giriÅŸmiÅŸti.

Salihli cephesinde Yunan askeri birliklerine karşı düzenlediÄŸi gerilla saldırılarıyla kısa sürede ünlenen Çerkez Ethem’in emrindeki kuvvetlerin sayısı da giderek artacak ve süreç içinde Kütahya ve havalisine egemen duruma gelirken “Kuvvayı Seyyare Umum Kumandanı” olacaktı.

Henüz Ankara’nın yeni bir iktidar merkezi olarak kendini kabul ettirmediÄŸi ve emrinde de önemli bir askeri kuvvet bulunmadığı 1920 yılının baÅŸlarında Batı Anadolu’da en önemli kuvvet Çerkez Ethem’di. Nitekim Ankara’daki harekete karşı geliÅŸmeye baÅŸlayan yerel isyanların birçoÄŸu Çerkez Ethem tarafından bastırılmıştı. İlk olarak 16 Åžubat 1920′de Balıkesir taraflarında İkinci Anzavur isyanını bastıran Çerkez Ethem’in Kuvvayı Seyyare’si ardından Geyve, Adapazarı, Düzce ve Bolu bölgesindeki tüm isyanları bastıracaktı.

Bu isyanları gerilla birlikleri niteliÄŸindeki Kuvvayı Seyyare’nin bastırabilmesi ve bu arada saflarını geniÅŸletmesi anlaşılır bir durumdu. Çünkü bu birlikler gönüllü savaşçılardan oluÅŸuyor, uzun yıllardır süren savaÅŸlar sonucunda halkta subaylara ve düzenli orduya karşı oluÅŸan tepkiyi çekmiyor ve sahip oldukları olanaklar -giyim-kuÅŸam, yiyecek, içecek- açısından da sefalet içindeki yoksul kitlelere cazip geliyordu. Dağınık durumdaki düzenli ordu askerleriyle karşılaÅŸtırıldığında Kuvvayı Seyyare çok daha iyi donatılmış durumdaydı.

Ordudaki askeri disiplin ve hiyerarşinin yol açtığı baskı ve eziyetten de uzak olan bu kuvvetlere halktan insanların katılımı mümkün oluyordu. Birçok yerdeki isyancılar karşılarında düzenli ordu askerlerini değil de aslında aynen kendileri gibi olan müfrezeleri gördüklerinde kolayca onların safına geçebiliyorlardı.

Zaten birçok yerde de isyanların elebaşılarını cezalandırdıktan sonra geri kalanlara hoÅŸ görüyle yaklaşılıyordu. Bu arada yöredeki zenginlerden, eÅŸraftan alınan haraçlar bir adalet duygusuna da hitap ediyor ve yoksulların Kuvvayı Seyyare’ye daha farklı gözle bakmasında önemli bir rol oynuyordu.

1920 yılında Åžubat’tan Mayıs’a kadar Marmara ve Ege bölgesindeki isyanlarla uÄŸraÅŸan ve tümünü de bastıran Çerkez Ethem ve kuvvetlerine Haziran ayında Yozgat yolları göründü. Çünkü Yozgat’ta isyan eden ÇapanoÄŸulları ÅŸehri ele geçirmiÅŸti ve yeni katılımlarla hareket bölgede yayılıyordu. Yozgat bölgesindeki isyanı bastırmak üzere Meclis tarafından Ankara’ya davet edilen Çerkez Ethem, Mustafa Kemal PaÅŸa da dahil olmak üzere o sırada Ankara’da bulunan milli mücadelenin önder kadrosuna yukarıdan bakıyordu. Çünkü silahlı kuvvet kendisindeydi ve anlı-ÅŸanlı paÅŸaların emrinde henüz pek bir kuvvet yoktu.

Zaten bunun için Ege’de Yunan kuvvetleri karşısında bulunan Kuvvayı Seyyare Ankara’nın doÄŸusundaki isyanı bastırmak için çaÄŸrılmıştı. Nitekim Yozgat’a geçerken Ankara’daki paÅŸalarla -Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet, Refet- yapılan görüşmelerde eski başçavuÅŸ, yeni gerilla komutanı Ethem bir hayli sert eleÅŸtirilerde bulunacak ve paÅŸalar bunu unutmayacaktı!

Yozgat isyanını da kısa sürede bastıran Çerkez Ethem asilerin bir bölümünü de kuvvetlerine katarak Ankara’ya döndü. İsyanın sorumlularının yargılanması için kurduÄŸu mahkemede Ankara Valisi Yahya Galip’in de yargılanmasını istedi. Çünkü Yahya Galip, ÇapanoÄŸulları ile iÅŸbirliÄŸi yapmış, Kuvvayı Seyyare’nin üzerlerine geldiÄŸini önceden bildirmiÅŸti.

Bu durum açığa çıkınca da valinin yargılanması gerekliydi ve cezasının ölüm olacağı da açıktı. Ancak aynı zamanda Mustafa Kemal’in yakınlarından olan Yahya Galip’in Çerkez Ethem’in “halk mahkemesi” tarafından yargılanmasına Ankara izin vermedi. Sadece valilik görevinden alarak olayı geçiÅŸtirmeye çalıştılar.

Bunun üzerine öfkelenen Çerkez Ethem’in Ankara’ya geldiÄŸinde “Büyük Millet Meclisi Reisini Meclisin kapısında asacağım” dediÄŸi rivayet olunur. Ayrıca Miralay Refet Bey’in de isyanın bastırılmasında hiçbir katkısı olmadığı gibi, kendisi savaşırken Çorum’da saklandığını ileri süren Ethem onu da mahkemeye sevk etti ama sonra araya girenlerce sorun çözümlendi.

Yozgat isyanının bastırılmasıyla birlikte iyice ünlenen ve hatta Meclis tarafından kendisine “milli kahraman” unvanı verilen Ethem, Temmuz ortasında Ankara’ya döndüğünde Mustafa Kemal PaÅŸa Ankara’da bulunmamayı tercih edecekti. Garp Cephesi’ndeki durumu yerinde görmek üzere Ankara’dan ayrılarak EskiÅŸehir’e giden Mustafa Kemal PaÅŸa o sıralarda Ethem’le karşılaÅŸmak istemedi.

Ethem EskiÅŸehir’e geldiÄŸinde ise Mustafa Kemal Afyon’a geçmiÅŸti. Böylece Ankara ile birlikte hareket eden en önemli gerilla komutanı ile Millet Meclisi Reisi o günlerde köşe kapmaca oynarken varolan gerginliÄŸin azalması için de gereken zaman kazanılmış oldu.

1920 yazında ününün ve gücünün doruÄŸunda bulunan Çerkez Ethem’e milli mücadelenin önderliÄŸini üstlenen kadronun uzun süre tahammül etmesi pek mümkün deÄŸildi. İşgal ettiÄŸi alanı geniÅŸleterek ilerlemeye devam eden Yunan ordusunun ancak düzenli bir orduyla durdurulabileceÄŸi görüşüyle varolan askeri kuvvetlerin hızla yeniden örgütlenmesini ve tam anlamıyla bir milli orduya dönüşmesini savunan Ankara’daki paÅŸalar Çerkez Ethem’in direniÅŸiyle karşı karşıya geldiler.

Aslında olayların geliÅŸimi içinde böylesi bir yol ayrımına gelinmesi kaçınılmazdı. Ankara’daki paÅŸalara güvenmemekle birlikte aralarında bir iktidar mücadelesinin de geliÅŸmekte olduÄŸunu gören Çerkez Ethem, kuvvetlerinin düzenli ordu birliklerine dönüşmesine de, kendisinin ve adamlarının paÅŸaların komutası altına girmesine de karşı çıktı.

Bu güçlü gerilla liderini imha etmeden askeri otorite olunamayacağını gören Mustafa Kemal de Yunan kuvvetleriyle ciddi bir çarpışma öncesinde Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılmasını zorunlu görüyordu. Nitekim sorunun barışçı yollardan çözümü için yapılan bir dizi görüşme ve tartışmanın ardından Mustafa Kemal 27 Aralık 1920′de Garp Cephesi Komutanlığına Çerkez Ethem’in kuvvetlerinin imha edilmesini emretti.

Artık bir tür iç savaÅŸ baÅŸlayacaktı ve bir ay kadar süren bu savaşın baÅŸlangıcında Çerkez Ethem’in kuvvetleri yaklaşık 5 bin kiÅŸi, düzenli ordu birlikleri de 15 bin kiÅŸiydi. ÇeÅŸitli çarpışmalar sonucunda Kuvvayı Seyyare yenilgiye uÄŸradı. Milli mücadelenin baÅŸlangıcında çok önemli bir rol oynayan, Büyük Millet Meclisi tarafından “kahraman” ilan edilen, Yunan ordusuna karşı ilk önemli direniÅŸi örgütleyen Çerkez Ethem sonuçta Yunan ordusuna sığınmaktan baÅŸka çare bulamadı.

ÇoÄŸunluÄŸu Çerkezlerden oluÅŸan kuvvetlerinin yarısına yakınıyla birlikte 26 Ocak 1921′de Yunanlılara teslim olurken, diÄŸer yarısı ise Ankara’nın çaÄŸrısına olumlu yanıt vererek düzenli ordunun saflarına katıldı.

Nazım Hikmet ‘Kuvayı Milliye Destanı’nda; “Ve 29 Aralık Kütahya/ 4 top/ ve 1800 atlı bir ihanet/ yani Çerkez Ethem/ bir gece vakti/ kilim ve halı yüklü katırları/ koyun ve sığır sürülerini önüne katıp/ düşmana geçti/ Yürekleri karanlık/ kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü/ atları ve kendileri semizdiler…/ AteÅŸi ve ihaneti gördük” diye yazacaktır ama Çerkez Ethem’in tasfiyesinden iki gün sonra, 28 Ocak’ı 29 Ocak’a baÄŸlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaÅŸlarının da topluca bıçaklanarak Karadeniz’in sularına gömülmesini acaba basit bir rastlantı olarak mı görmektedir?

Çerkez Ethem’in ünlü YeÅŸilordu ile baÄŸlantıları nedeniyle BolÅŸevizme eÄŸilim gösterdiÄŸi iddiaları varsa da bunların pek ciddiye alınabilmesi mümkün deÄŸildir. Ama aynı zamanda Kuvvayı Seyyare’nin bir halk örgütlenmesi, asıl örgütleyici çekirdeÄŸi ve gücü etnik olarak Çerkezlere dayanan bir “aÅŸağı tabaka” hareketi olduÄŸu da ortadadır. Bu yoksul kesimin çeÅŸitli özlemlerinin yanı sıra öfkelerini, tepkilerini ve zaaflarını da yansıtması doÄŸaldır. Ya milli mücadele önderliÄŸinin emrine girecekler ya da tasfiye olacaklardı. Birincisini kabul etmeyince ikincisi oldu.

Öte yandan Bakü’den yola çıkan komünistler ise Ankara’daki önderliÄŸe yardımcı olmak, birlikte mücadele etmek için geliyorlardı. Ama sonuçta Ankara açısından onlar da güvenilir deÄŸillerdi. Dünyada hızla yayılmakta olan BolÅŸeviklik Mustafa Suphi ve arkadaÅŸları aracılığıyla Ankara’da güçlü bir temsil gücü kazandığında olayların nasıl geliÅŸebileceÄŸi tahmin edilemezdi.

Sonuçta bu iki odağın da hemen hemen aynı günlerde tasfiye edilmesi pek de bir rastlantı olmayacak, milli mücadelenin önderliğini ne eski bir başçavuşla, ne de komünistlerle paylaşmaya niyeti olanlar, hareketi kendi bildikleri doğrultuda ve herhalde koşulların da dayattığı biçimde götüreceklerdi.

UlaÅŸtıkları yerde ve kurdukları yeni devlet sisteminde ne komünistlere yer olacaktı, ne de gerillalara…

Bakü’ye Dönemeyen Lider « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

TKP Lideri Bakü’ye Dönemedi
28/29 Ocak 1921, Trabzon açıkları

Dağılmakta olan Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde iyi yetiÅŸmiÅŸ aydınlardan biri olan Mustafa Suphi İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra 1910′da Paris’e giderek Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nda öğrenim gördü. Paris’te bulunuÅŸu sırasında milliyetçi akımlardan etkilenen, Türkçü düşünceler savunan ve o arada İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin muhabirliÄŸini de yapan Mustafa Suphi İstanbul’a döndüğünde önceleri İttihatçıları destekledi.

Ama daha sonraları İttihatçıların uyguladıkları baskı politikalarına karşı tutum alan Mustafa Suphi muhalefetin saflarına geçecek ve Ferit Tek ile Yusuf Akçura’nın kurduÄŸu Milli MeÅŸrutiyet Partisi’ne katıldı. Bu partiyi destekleyen İfham gazetesinin sahibi Ferit Tek, sorumlu yazı iÅŸleri müdürü de Mustafa Suphi idi.

Haziran 1913′te Sadrazam Mahmud Åževket PaÅŸa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine kendilerine muhalefet eden hemen herkesten kurtulmak için harekete geçen İttihatçılar İstanbul’da yaygın tutuklamalara giriÅŸti. Bu arada İfham gazetesinde çıkan bir yazı nedeniyle Mustafa Suphi ile ilgili de soruÅŸturma açılmış olmasına karşın herhangi bir delil bulunamamıştı, ama buna raÄŸmen diÄŸer muhaliflerle birlikte tutuklandı ve daha sonra da Sinop’a sürgün edildi.

1914′te birkaç arkadaşıyla birlikte Sinop’tan kaçan Mustafa Suphi Bakü’ye yerleÅŸti. Bu sırada patlak veren Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkan yazılar yazması üzerine Çarlık yönetiminin ÅŸimÅŸeklerini çeken Mustafa Suphi önce Kaluga’daki esir kampına, ardından da Urallar’a sürülecek ve böylece yaÅŸamı da artık baÅŸka bir doÄŸrultuda ilerleyecekti.

Urallar’da BolÅŸeviklerle iliÅŸki kuran Mustafa Suphi artık komünist olmuÅŸtu ve savaÅŸ sırasında Ruslara esir düşen Türk askerleri arasında siyasi çalışma yapmaya baÅŸladı. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya giden Mustafa Suphi, burada Tatar-BaÅŸkırt devrimcileriyle birlikte “Yeni Dünya” adında bir gazete çıkardı. Rusya’daki Türk komünistleri örgütlemeye çalışırken artık tanınmış bir komünistti. BolÅŸeviklerin DoÄŸu’ya ve Müslüman halklara doÄŸru açılmasında ve iliÅŸkiler kurmasında önemli sorumluluklar üstlenecekti.

Moskova’da Temmuz 1918′de Türk Sol Sosyalistleri Kongresi’nin ve Kasım 1918′de Müslüman Komünistler Kongresi’nin toplanmasına öncülük etti. Yeni kurulan Sovyet yönetiminin Milletler Halk KomiserliÄŸi’ne baÄŸlı olarak oluÅŸturulan DoÄŸu Halkları Merkez Bürosu’nun Türk bölümü baÅŸkanlığını üstlendi. Mart 1918′de Moskova’da düzenlenen Komünist Enternasyonal’in kuruluÅŸ kongresine ise Türkiye delegesi olarak katıldı. Komünist Enternasyonal’in Eylül 1920′de Bakü’de düzenlediÄŸi I. DoÄŸu Halkları Kurultayı’nın da önde gelen isimlerinden biri Mustafa Suphi’ydi.

Bu arada İstanbul ve Anadolu’daki komünistlerle de iliÅŸkiler kuran, baÄŸlarını geliÅŸtirmeye çalışan Mustafa Suphi, DoÄŸu Halkları Kurultayı vesilesiyle Bakü’ye gelen Türk komünistleriyle 10 Eylül 1920′de Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluÅŸ kongresini örgütledi ve partinin baÅŸkanlığına getirildi. Böylece Türkiye bir komünist partisinin örgütlendiÄŸi ilk Müslüman ülkelerden biri olurken, yine bu kongrede alınan bir kararla partinin çalışmalarının Anadolu’ya kaydırılması da uygun görülmüştü.

BeÅŸ ay kadar önce, 23 Nisan 1920′de Ankara’da çalışmalarına baÅŸlayan Büyük Millet Meclisi ve hükümeti Anadolu’da bir milli mücadele örgütlemeye çalışıyor ve emperyalist devletlerin ülkeyi iÅŸgal etmelerine karşı çıkıyordu. TKP de bu mücadele içinde yerini alacaktı. Ankara hükümetinin de Rusya’da iktidarı elinde tutan BolÅŸeviklerle iyi iliÅŸkiler kurmaya ve onların desteÄŸini almaya ihtiyacı olduÄŸu için TKP’ye olumlu yaklaÅŸacakları umuluyordu.

BaÅŸta İngilizler olmak üzere Ankara hükümetinin karşısına çıkan güçlerle Rusya’daki iç savaÅŸa müdahale eden ve Kızıl Ordu’ya karşı Beyazlan destekleyen güçler aynıydı. Dolayısıyla o günkü uluslararası koÅŸulların ortaya çıkardığı doÄŸal bir yakınlaÅŸma, TKP’nin de Ankara’dan geliÅŸtirilmekte olan mücadelenin doÄŸrudan bir parçası olduÄŸu koÅŸullarda daha da geliÅŸebilirdi. İstanbul ve Anadolu’nun çeÅŸitli ÅŸehirlerinde Ekim Devrimi’nin çeÅŸitli etkileri gözleniyor, BolÅŸeviklere sempatiyle bakan kiÅŸiler ve çevreler yayılıyordu.

Bütün bu güçlerin örgütlü bir şekilde Ankara hükümetinin yanında yer alması önemliydi. Nitekim gönderilen bazı kişiler ve mektuplar aracılığıyla Ankara ile doğrudan kurulan ilişkiler ve bazı görüşmeler herhangi bir sorun yaşanacağına işaret etmiyordu.

Bu gibi deÄŸerlendirme ve öngörülerin eÅŸliÄŸinde Anadolu’ya geçme ve Ankara’ya giderek Mustafa Kemal PaÅŸa ve hükümetiyle görüşme hazırlıkları hızla tamamlandı. EÅŸi ve parti yöneticisi 13 arkadaşıyla yola çıkan Mustafa Suphi, 28 Aralık 1920′de Bakü’den Kars’a geçti. Kars’ta fazla oyalanmak istemeyen komünistler o sıralarda en düzenli ve donanımlı askeri birlik olan 15. Kolordunun bulunduÄŸu Erzurum’a doÄŸru yola çıktılar. Ancak bu arada sorunlar da baÅŸ göstermeye baÅŸlamıştı.

Yolda çeÅŸitli sıkıntılarla karşılaÅŸan TKP heyeti Erzurum’da Kazım Karabekir tarafından kabul edilmek bir yana, kışkırtılmış ve örgütlenmiÅŸ bir takım toplulukların protesto gösterileri ve saldırılarıyla karşılaÅŸtı. Kentteki mülki ve askeri erkanla iliÅŸki kurmaları mümkün olmadı ve kente sokulmadılar. O günün koÅŸullarında Ankara ile iliÅŸki kurup, durumu anlamaları veya yardım istemeleri de hiç mümkün deÄŸildi.

Her türlü giriÅŸimleri sonuçsuz kalıyordu. Can güvenliklerinin tehlikede olduÄŸunu görünce Bakü’ye geri dönmeye karar verdiler. Ancak dönüşün Kars üzerinden yapılması mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Trabzon’a geçip, buradan deniz yoluyla Bakü’ye dönmeyi uygun gördüler. Nitekim Erzurum’dan Trabzon’a geçmeyi baÅŸardılar. Artık Bakü’ye dönmeleri için gemiye binip denize açılmaları yeterliydi.

1921′de 28 Ocak’ı 29 Ocak’a baÄŸlayan gece Karadeniz’e açıldılar ama o sıralarda Batum’da bulunan Enver PaÅŸa’nın adamı olarak bilinen Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya ve adamlarının Mustafa Suphi ve arkadaÅŸlarının Bakü’ye dönmelerine izin vermeye niyetleri yoktu. Trabzon’dan yola çıkan gemiden Sürmene açıklarında bir motora alınan TKP’lilerin hepsi bıçaklanarak öldürüldüler ve cesetleri denize atıldı. Bir iddiaya göre Mustafa Suphi’nin Rus asıllı karısı öldürülmemiÅŸ ve bir tür ganimet gibi el konmuÅŸtu.

Bu iddia da dahil olmak üzere, geride kalanlar bu trajedinin gizli kalmış birçok noktasını tartıştılar ve hala da tartışmaya devam ediyorlar. Kayıkçılar Kahyası Yahya kendi inisiyatifiyle mi, yoksa Ankara’nın ve Mustafa Kemal PaÅŸa’nın bilgisi ve onayıyla mı bu saldırıyı düzenlemiÅŸti?

Hala iki görüşün de savunucuları bulunmakla birlikte, Sovyet Rusya ile iliÅŸkileri de tehlikeye atacağı dikkate alındığında, uluslararası sonuçları olabilecek böylesi bir eylemin Ankara’dan habersiz gerçekleÅŸtirilmesi pek mümkün deÄŸildir.

Mustafa Suphi ve arkadaÅŸları Ankara’ya gelebilselerdi zaten Meclis’te kendisine karşı güçlü bir muhalefet bulunan Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları iyice zor durumda kalır ve Sovyet Rusya ile iliÅŸkiler de dikkate alındığında Ankara’da ciddi bir komünist odak ortaya çıkabilirdi. Ankara’ya ulaÅŸtıktan sonra TKP’lilerin ortadan kaldırılması da artık mümkün olamazdı.

Nitekim daha sonra cereyan eden bazı geliÅŸmeler olayın Ankara’ya doÄŸru baÄŸlantıları olduÄŸu kuÅŸkusunu güçlendirmektedir. Çünkü katliamın sorumlusu olan Yahya Kaptan 3 Temmuz 1922′de Mustafa Kemal’in muhafız alay komutanlığını yapan General İsmail Hakkı Tekçe ve Topal Osman’ın iki adamı tarafından öldürülmüştür.

Bu durumu öğrenen Meclis’teki İkinci Grup’un önde gelen isimlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de 27 Mart 1922′de Mustafa Kemal’in muhafızı Topal Osman tarafından öldürülecektir. Cinayet açığa çıktığında Topal Osman teslim olmayı reddedecek ve saklandığı baÄŸ evinde çatışma sonucunda yaralı olarak yakalanacaktı.

Kısa bir süre sonra da ölecek ve cesedinin Meclis’in kapısında asılarak teÅŸhir edilmesi için Büyük Millet Meclisi’nde karar alınacaktı. Böylece olayla baÄŸlantılı kiÅŸilerin birbiri ardına ortadan kaldırılışı karşısında katliamın resmi çevrelerle iliÅŸkili olduÄŸu görüşü doÄŸal olarak güçlenmektedir. Tecrübeyle sabittir ki, ancak resmi çevrelerle baÄŸlantılı cinayetlerde failler buna benzer ÅŸekillerde ortadan kaldırılmakta, tanık bırakılmamasına özen gösterilmektedir.

Mustafa Suphi ve arkadaÅŸlarının öldürülmeleri Sovyet Rusya ile Ankara hükümeti arasındaki iliÅŸkileri bozmadı. Ankara hükümeti katliamdan haberinin olmadığını iddia etti ve iç savaşın yaÅŸanmakta olduÄŸu Rusya’da da olayın üzerine gidilmedi. Belli ki o sıralarda varolan uluslararası durum Ankara’nın gözden çıkarılmasına olanak tanımıyordu. Ankara’nın “haberimiz yok” açıklamasına inanmış görünmek reel politikanın bir gereÄŸi olarak kabul edildi.

Olan Türkiye’nin ilk komünistlerine olmuÅŸ, güvendikleri daÄŸlara kar yaÄŸmıştı. Daha sonraki yıllarda Moskova’daki “daÄŸlar” bir yana Ankara’daki “daÄŸlar” hep karla kaplı kalacak, hep “dondurucu bir soÄŸuk” egemen olacak, kurulan rejimin komünistlere yaklaşımı hemen hiç deÄŸiÅŸmeyecek, nasıl baÅŸladıysa öyle sürüp gidecekti!

cyber-lake.com Top Fishing Sites yokuz.com Top Blogs TOPlist TOPlist iPhone Topsites Vote for Us on Top Sites of America Web Sites List! Dmegs Directory Myspace Topsites