Yunan Gemisi Sanmıştık « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Kocatepe’nin Türk Uçaklarınca Batırılması
21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 1960′da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki iliÅŸkileri bir sisteme baÄŸladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu. Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye’ye ve Yunanistan’a baÄŸlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu.

1963, 1964 ve 1967′de kanlı olaylar cereyan etmiÅŸ ve Türkiye “soydaÅŸlarını kurtarmak üzere” adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra BaÅŸbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964′deki ünlü “Johnson Mektubu” hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmiÅŸti.

ABD BaÅŸkanı Johnson BaÅŸbakan İsmet İnönü’ye gönderdiÄŸi mektupta, eÄŸer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato’nun Türkiye’nin yanında yer almayacağını söylemiÅŸ ve İnönü de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” gibi ağır bir laf etmiÅŸti, ama olay da o noktada bitmiÅŸti. Buna raÄŸmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti.

Bu harekat sırasında 8 AÄŸustos 1964′de Türk pilotu Cengiz Topel’in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti. 1967′deki kriz sırasında ise Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas’ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı.

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs CumhurbaÅŸkanı Makarios’dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti. 15 Temmuz 1974′de Nikos Sampson liderliÄŸinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs’ta da Atina’daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluÅŸtu. Makarios son anda kurtularak Malta’ya kaçmıştı.

Makarios’dan Türkiye de rahatsızdı ama Sampson’un yönetiminin kabullenilmesi de mümkün deÄŸildi. Özellikle 1963 ve 1964 olaylarında Türklere yapılan saldırılarla tanınan Sampson hem uluslararası anlaÅŸmaları çiÄŸnemiÅŸ, hem de adadaki Türklerin can güvenliÄŸini büyük bir tehdit altına sokmuÅŸtu.

Türkiye’de iktidarda bulunan CHP-MSP hükümeti adaya çıkartma yapmanın kaçınılmaz olduÄŸuna karar vermiÅŸti. 1964′de-ki krizden ders çıkararak gereken önlemlerini alan Türk ordusu da adaya yapılacak bir çıkartma harekatı için gereken olanaklara artık sahipti. Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan’ın olduÄŸu bilindiÄŸi için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı. Dolayısıyla koÅŸullar Türkiye’nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu.

Öteden beri adada denizle baÄŸlantısı olan bir bölgede Türk egemenliÄŸinin oluÅŸturulması gerektiÄŸine inanan Türkiye’nin eline bu amacına ulaÅŸmak için iyi bir fırsat geçmiÅŸti. BaÅŸbakan Ecevit ve DışiÅŸleri Bakanı Turan GüneÅŸ’in yürüttüğü temaslar, bir diÄŸer garantör devlet olan İngiltere’ye ortak askeri harekat önerileri olumlu karşılık bulmayınca 20 Temmuz 1974 sabahı Türk birlikleri çıkartma harekatına baÅŸladı. BaÅŸbakan Ecevit “Barış Harekatı” adı verilen askeri harekatın Kıbrıs’a barış, Yunanistan’a da demokrasi getirmek üzere yapıldığını söylüyordu.

Girne bölgesine çıkartma yapan Türk birlikleri ÅŸiddetli bir direniÅŸle karşılaÅŸtılar ancak burada bir köprü başı tutmayı da baÅŸaracaklardı. Girne’den LefkoÅŸa’ya doÄŸru ilerlemek ve iki kent arasında baÄŸlantı kurmak zorundaydılar. ABD ve diÄŸer ülkeler Türkiye’nin askeri harekatına karşıydılar.

BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi hemen toplanarak ateÅŸkes çaÄŸrısında bulundu ve sorunun barışçı yollardan çözümlenmesini istedi. Ancak Türkiye artık askeri harekatı baÅŸlatmıştı. Sampson’un darbesinin gayri meÅŸru niteliÄŸi ve Atina’da iktidarda bir askeri cuntanın bulunması doÄŸrusu Ankara’nın iÅŸini kolaylaÅŸtırıyordu. Girne ve LefkoÅŸa arasındaki baÄŸlantıyı kurup, askeri açıdan saptanan hedeflere ulaÅŸmadan BM’nin çaÄŸrısına uyulması düşünülmüyordu.

20 Temmuz sabahı baÅŸlayan savaÅŸ 21 Temmuz günü de bütün ÅŸiddetiyle sürerken Ankara’da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan’dan Kıbrıs’a doÄŸru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doÄŸru ilerlediÄŸi bildirilen bu Yunan savaÅŸ gemilerinin durdurulması gerekiyordu.

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

Ama bu arada Ankara’daki savaÅŸ karargahı çok ilginç bir ÅŸey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmiÅŸti ve telsiz konuÅŸmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu deÄŸerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri ÅŸaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını saÄŸlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaÅŸ hilesine baÅŸvurmuÅŸlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO’da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemiÅŸlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.

Bu durum hemen BaÅŸbakan Ecevit’e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateÅŸkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD DışiÅŸleri Bakanı Henry Kissinger’la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger, Yunanistan’ın ateÅŸkes istediÄŸini söylüyor ve Türkiye’nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaÅŸ Kıbrıs’la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi.

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaÅŸmadan bir ateÅŸkese yanaÅŸmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit’e “Türk bayrağı çekmiÅŸ ve Türkçe konuÅŸan” Yunan savaÅŸ gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduÄŸu bilgisi verilince Türkiye BaÅŸbakanı çok sevindi.

İşte Kissinger’in ateÅŸkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmiÅŸti. Kissinger’a Yunanistan’ın ateÅŸkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateÅŸkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaÅŸ gemilerini Kıbrıs’a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleÅŸtirerek kötü bir savaÅŸ hilesine baÅŸvuruyordu. Kissinger’a tüm bunları anlattığında ABD DışiÅŸleri Bakanının söyleyebileceÄŸi bir ÅŸey kalmayacaktı.

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı.

Ecevit telefonda bazı Yunan savaÅŸ gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleÅŸtirilip, Türk bayrağı çekildiÄŸini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da ÅŸaşırmış, Ecevit’in sözünü ettiÄŸi bölgede Yunan savaÅŸ gemilerinin bulunduÄŸu bilgisine sahip olmadığını söylemiÅŸ ama Ecevit’in verdiÄŸi bilgilere de kuÅŸkuyla yaklaÅŸtığı için çok ilginç bir yanıt vermiÅŸti. Kissinger; “Evet, sayın baÅŸbakan” demiÅŸti, “Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuÅŸulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.”

Kissinger’ın anılarında aktardığına göre Ecevit’le konuÅŸmaları şöyle olmuÅŸtu:

Ecevit: Yunanistan’ın ateÅŸkes istediÄŸinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan’ın samimiyetinden ve güvenilirliÄŸinden kuÅŸkuluyuz. Yuannides’in ÅŸeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides’in sözlerinin gerisindeki oyunu ÅŸimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateÅŸ açabileceÄŸimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

Kissinger: Evet, sayın baÅŸbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuÅŸulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuÅŸuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan’ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

Kissinger: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bu çatışma devam etmemeli. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

Ecevit: Ateşkes istediklerini söylüyorlar ama ateşkesi adaya askeri yığınak yapmak için istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu yöntemlere son vermeliler.

Kissinger: Hangi yöntemlere son vermeliler?

Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Ama bir yandan da bize ateşkesi çiğnemekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

Kissinger: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

Ecevit: AteÅŸkesi kabul edeceÄŸiz.

Kissinger: Bugün mü?

Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz.

Kissinger’la bu görüşmenin ardından “Türk bayrağı çekmiÅŸ ve Türkçe konuÅŸulan” Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan’la savaÅŸ halinde deÄŸildi ama bu gemiler batırıldığında iÅŸ bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD DışiÅŸleri Bakanı’nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım gören gemiler şaşkınlık içindeydi.

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar.

Saldıranın Türk uçakları olduÄŸunu bilen gemiler ateÅŸ de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz’in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya baÅŸladı.

MareÅŸal Çakmak muhribi Kocatepe’nin yanına doÄŸru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yaÄŸdırdıkları bombalarla MareÅŸal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler.

İsabet alan MareÅŸal Çakmak da kendi derdine düştü, batmaktan kurtulmak için Kocatepe’den uzaklaÅŸtı ve hala çalışmaya devam eden tek kazanıyla zigzaglar çizerek Mersin sahillerine doÄŸru çekilmeye baÅŸladı. Aynı ÅŸekilde Adatepe de yara almış ve o da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu.

Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi.

Adatepe ve MareÅŸal Çakmak muhripleri delik deÅŸik vaziyette de olsa ancak ertesi gün Mersin’e ulaÅŸmayı baÅŸarırken kaderine terk edilen Kocatepe muhribi Akdeniz’in sularına gömülecekti. Kocatepe mürettebatından 54 kiÅŸi hayatım kaybedecek, kurtulanlar denizde sallar üzerinde yaklaşık bir gün geçirdikten sonra tesadüfen bir İsrail balıkçı gemisi tarafından kurtarılarak İsrail’e götürüleceklerdi. Kurtulanlar arasında Kocatepe muhribinin komutanı Albay Güven Erkaya da vardı ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktı.

Sonuçta ABD DışiÅŸleri Bakanı Kissinger’ın dediÄŸi oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuÅŸulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye’yi suçlamadı! Zaten bir süre “devlet sırrı” olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamayacak, kimseden hesap sorulmayacaktı!

Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz Kuvvetleri arasında meydana gelen çarpışmada 54 denizci hayatını kaybetmiş oldu, hepsi bu!

Bolu Dağı Fiyaskosu « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş
MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı

Orta Asya’daki eski Türklerin dilinde “sarp daÄŸ yamacı” anlamına gelen Ergenekon’la ilgili destanı bilmeyen yoktur. Türklerin yeniden doÄŸuÅŸunu ve çoÄŸalarak Orta Asya’ya egemen oluÅŸlarını anlatan bu efsanenin adı aynı zamanda SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist örgütün, kontr-gerillanın Türkiye’deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiÅŸtir, ama ÅŸu anda konumuz bu deÄŸil.

Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı eriterek yurt edindikleri Ergenekon’dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra yurt edindikleri Anadolu’da bir daÄŸ ile bir türlü baÅŸa çıkamamaları…

Ergenekon Destanı’nın deÄŸiÅŸik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre, Aral Gölü civarında olduÄŸu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle geliÅŸiyor:

Hunların büyük imparatoru OÄŸuz Han’ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han baÅŸbuÄŸ olur. İl Han’ın döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliÄŸine girince, bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle Tatarlar birleÅŸip İl Han’a saldırırlar ve çarpışma sonunda Türkleri kılıçtan geçirirler.

İl Han’ın oÄŸlu Kayı ve yeÄŸeni Dokuz OÄŸuz eÅŸleri ve çocuklarıyla birlikte esir edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. Bir kurdun ayak izlerinin peÅŸinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp daÄŸların arasında yemyeÅŸil, çok güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleÅŸirler. Bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoÄŸalırlar.

Mutlu-mesut yaÅŸadıkları yılların ardından çoÄŸalarak artık Ergenekon’a sığamaz olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar. Nasıl onları oraya bir kurt getirmiÅŸse yine bir kurdun sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun izlerini takip ederek bir maÄŸaraya ulaşırlar. MaÄŸaranın dibinde küçük bir delik vardır ve kurt oradan çıkmıştır. Bu deliÄŸi büyütmek isterler ama maÄŸaranın bulunduÄŸu daÄŸ demirdendir. Bir demirci ancak dağın ateÅŸe verilmesiyle yolun açılabileceÄŸini söyler. Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine karar verir. Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiÅŸ büyük körükle dağın tutuÅŸmasını saÄŸlarlar. Böylece daÄŸ erir ve Türkler de Ergenekon’dan çıkarlar.

Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya’dan yola çıkarak Anadolu’ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. Gel zaman, git zaman bu topraklar üzerinde çeÅŸitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarlar.

Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. Çağdaş uygarlığın egemen olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.

Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaÅŸayan Türkler arkalarını denize dönerek yaÅŸamayı tercih ederler. Demiryolları ise cumhuriyetin ilk yıllarında biraz geliÅŸir, hatta marÅŸlarda “Demir aÄŸlarla ördük anayurdu dört baÅŸtan” falan derler ama gerçek hiç de öyle deÄŸildir. Montaj otomotiv sanayii devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doÄŸrultusunda demiryolları bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye baÅŸlanır.

Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doÄŸru baÅŸbakan ve cumhurbaÅŸkanı da olmuÅŸ bir “Büyük Türk Büyüğü” Turgut Özal demiÅŸtir ki; “Demiryolu komünistlere özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. İstediÄŸiniz yerde inip, binemezsiniz. Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz iner, binersiniz.”

İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaÅŸmıştır. Bir yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki “demiraÄŸ heyecanı” gibi memleketi “otoyol heyecanı” sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye baÅŸlanmıştır. BaÅŸlanmıştır baÅŸlanmasına ama iÅŸte bu noktada Türklerin karşısına bir daÄŸ çıkmıştır; Bolu Dağı.

Bir zamanlar halk kahramanı eÅŸkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara’nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir. BaÅŸta bu iki kent olmak üzere, İstanbul’u Anadolu’ya baÄŸlayan karayolunda seyreden araçlara etmediÄŸini bırakmaz. Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon’dan çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında yıllarca çaresiz kalırlar. En sonunda yapımına baÅŸlanan Anadolu Otoyolu ile bir tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. Edirne’den baÅŸlayan Anadolu Otoyolu Bolu Dağı’nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.

Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra “Bitti, bitecek” derken 12 Kasım 1999′da Düzce’de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma baÅŸlar; bu tüneli yapalım mı, yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak ÅŸimdiye kadar harcadığımız 400 milyon dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuÅŸuz, böyle hiç güvenli deÄŸil…

2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: “Trilyonlar tünelde kaldı. Uyarılara karşın fay üzerine inÅŸa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı deÄŸiÅŸtiriliyor. Düzce depreminin ardından yapılan ‘hasar yok’ açıklamalarından yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inÅŸaatının durdurulması gündeme geldi. Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli’nin ÅŸimdiki güzergahın 2 kilometre saÄŸma kaydırılması planlanıyor.

Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel giriÅŸi oluÅŸturmak istediklerini, bu projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. GeçmiÅŸte harcanan miktarla birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. Yeni tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak. Bolu Tüneli’nin hiçbir zaman dikiÅŸ tutmayacağını belirten uzmanlar ‘Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor’ diyorlar.”

BaÅŸka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü’ne yanıt veren Türk Müteahhitler BirliÄŸi Yönetim Kurulu BaÅŸkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli’ni bir mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, “Tünelin içinde binlerce insan hayatını yitirdiÄŸinde bunun sorumlusu kim olacak” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı’nda tünel yapmazdım. Bolu Dağı Geçidi’nde pek çok heyelan olurdu. Bolu Dağı’nda trafiÄŸin en az olduÄŸunda bile heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. Heyelan hala var.

Bolu Dağı’na tünel yapılmaması gerektiÄŸini yetkililere pek çok kez söyledik. Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. Çünkü yatırımlar yapılmış, ÅŸimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. Çalışmalar durdurulduÄŸu zaman bu iÅŸi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar. Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. Tünelin içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan hayatını yitirdiÄŸinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum.”

İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır baÅŸa çıkamadıkları bu daÄŸla ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar. Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda Ergenekon Destanı’nı parti programlarından bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!

Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu’ya göç ettikten sonra Türklere bir ÅŸeyler oldu!

Okumayı Bilmek Tehlikelidir « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Yıldırım Bayezid’dan Timur’a Mektuplar
1402, Ankara

Okuma yazma bilmek her zaman iÅŸe yaramayabilir, hatta padiÅŸah bile olsa bazen insanın başını derde sokup, hayatına bile mal olabilir! Nitekim okuma yazma bilen ilk Osmanlı padiÅŸahı Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yazdığı hakaret mektupları nedeniyle canından olduÄŸu tarihsel rivayetlerden biridir.

Yıldırım Bayezid ilklerin adamıdır; ilk okuma yazma bilen padiÅŸah olmasının yanı sıra kardeÅŸ kanı döken, savaÅŸta esir düşerek can veren ve İstanbul’u kuÅŸatan ilk Osmanlı padiÅŸahıdır.

Babası I. Murad, Kosova’da Haçlılara karşı kazandığı zaferden sonra savaÅŸ meydanında hançerlenerek öldürülünce Sadrazam Çandarlı Ali PaÅŸa’nın yardımıyla kardeÅŸi Yakub Çelebi’yi boÄŸduran Yıldırım 28 AÄŸustos 1389′da padiÅŸahlığını ilan etti. Gerçekten de kısa sürede Rumeli’deki Osmanlı topraklarını Macaristan’a kadar geniÅŸletti, Anadolu’daki beyliklerin de bir çoÄŸuna son vererek egemenliÄŸini Fırat’a kadar ulaÅŸtırdı. Böylece babasından devraldığı toprakları üç misline çıkartırken Osmanlı’yı üçte ikisi Anadolu’da, üçte biri de Rumeli’de büyük bir devlet haline getirdi.

1391′de İstanbul’u ilk kez kuÅŸatan Yıldırım yedi ay süren kuÅŸatmadan sonra Bizans İmparatoru II. Manuel’le bir anlaÅŸma imzalayarak onu haraca baÄŸladı. Ayrıca İstanbul’da bir Müslüman mahallesi kurulmasını, bu mahalledeki bir kilisenin camiye çevrilmesini ve kadı bulunmasını da kabul ettirdi.

Gerek Bizans’la yaptığı bu anlaÅŸma, gerekse Rumeli’deki geniÅŸlemesi sırasında yürüttüğü incelikli politikalar ve gerekse de 1394′de Kahire’deki Abbasi halifesinden “Kayzer-i Rum” unvanını almayı düşünmesi Yıldırım’ın diplomasinin dilinden oldukça iyi anladığını göstermektedir. Ama yine de Timur’a karşı dilini yeterince tutamamasının kurbanı oldu.

Başında bulunduÄŸu devletin toprakları arasına sıkışmış bir kent devleti durumundaki İstanbul’u 1395′de ikinci kez kuÅŸatan Yıldırım, bir Haçlı ordusu Bizans’a yardıma gelmek üzere yola çıkınca kuÅŸatmayı kaldırarak Rumeli’ye geçti ve 25 Eylül 1396′da NiÄŸbolu’da büyük bir zafer kazandı. Zaferinin tadım çıkarmak ve yenilene eziyet etmek için Yıldırım korkunç bir yol bulmuÅŸtu; kellesi vurulmak üzere belirlenen şövalyelerin içinden sadece ikisini kurtarma hakkı tanıdığı düşman ordusunun komutanının önünden binlerce esire resmi geçit yaptıracaktı.

Ve seçilen iki kiÅŸi dışında diÄŸerlerinin hepsinin baÅŸları gövdelerinden ayrılacaktı. YendiÄŸi ordunun komutanına böylesine korkunç bir davranışı uygun görürken bir gün kendisinin de yenilebileceÄŸi, savaÅŸta esir düşebileceÄŸi herhalde aklına gelmemiÅŸti. Oysa en az kendisi kadar zalim olan baÅŸkaları da vardı…

Ardından tekrar Anadolu’ya geçen Yıldırım doÄŸuda Erzincan ve Malatya’ya kadar ilerleyince batıya doÄŸru sefer yapmakta olan Timur’la karşı karşıya gelmek zorunda kaldı.

Bu arada Yıldırım’ın topraklarını elinden aldığı Anadolu beyleri Timur’a sığınırken, Timur’un gazabına uÄŸramış Karakoyunlu Yusuf Bey ve Celayir Sultanı Ahmed de Yıldırım’a sığınmıştı.

Sivas’a kadar gelip ardından güneye inerek Suriye ve BaÄŸdat’ı fetheden Timur Anadolu beyleri tarafından Osmanlılara karşı kışkırtılıyordu. Aynı zamanda kendisini İlhanlıların varisi saydığı için Anadolu üzerinde hak iddia ediyordu. Osmanlıların kendisine baÄŸlanmasını ve ayrıca Yıldırım’a sığınan Kara Yusuf ve Ahmed’in kendisine teslim edilmesini isteyen Timur’a Yıldırım hiç aldırmayarak, bu taleplerin hepsini reddetti.

Rumeli ve Anadolu’da kazandığı zaferlerle başı dönen kibirli Osmanlı padiÅŸahı tam tersine Timur’a hakaret dolu mektuplar gönderip, onu küçümsemekten de geri kalmadı. Kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazıp, egemen olduÄŸu toprakları uzun uzun sıralarken Timur’un ismini küçücük yazarak ona sıradan bir hükümdar muamelesi yaptı. Bu arada, rivayete göre, bir gözü kör olan Yıldırım, bir ayağı topal olan Timur’a “Bu dünya bir körle bir aksaÄŸa kaldıysa vay bu dünyanın haline” diyerek ve meydan okumuÅŸtu.

Böylece kaçınılmaz savaÅŸ en sonunda geldi çattı; büyük bir orduyla Anadolu’ya giren Timur Sivas’ı yerle bir etti. FethettiÄŸi ÅŸehirlerin ahalisini öldürerek binlerce kelleden piramitler yapmak adetiydi, Sivas’ta da aynısını yaptı. Ardından Ankara’ya yöneldi ve kaleyi kuÅŸattı. Bu sırada Yıldırım da Tokat üzerinden Ankara’ya doÄŸru ilerliyordu. KuÅŸatmayı kaldıran Timur Çubuk ovasında Osmanlı ordusunu karşıladı.

28 Temmuz 1402′de meydana gelen Ankara Savaşı tarihin gördüğü en kanlı meydan savaÅŸlarından biri oldu. Bütün gün boyunca, tam 14 saat süren çarpışmaların baÅŸlangıcında Osmanlı ordusu daha üstün görünüyordu. Karatatarlar ve daha önce Timur’a sığınmış olan beylerin askerleri de Osmanlı ordusunu terk ederek karşı tarafa geçince savaşın kaderi de belli oldu. Osmanlılar ağır bir yenilgiye uÄŸradı.

Yıldırım’ın oÄŸulları ve Sadrazam Çandarlı Ali PaÅŸa kuÅŸatmayı yararak kaçmayı ve canlarını kurtarmayı baÅŸardılar. PadiÅŸah ise hava kararıncaya kadar savaşı sürdürerek karanlıktan yararlanıp kaçmayı denedi ama Timur’un komutanlarından ÇaÄŸatay Han tarafından yakalanarak esir edildi.

Yine rivayete göre savaşçılığı dolayısıyla Yıldırım’a saygılı davranan Timur yenik Osmanlı padiÅŸahından aynı ÅŸekilde karşılık görmedi. Tam tersine hakaretlerine devam eden ve diline egemen olamayan Yıldırım’ı en sonunda ayakta duramayacak kadar küçük bir kafesin içine kapatan Timur Anadolu’da gittiÄŸi her yere onu da götürdü. Ayrıca onu daha da aÅŸağılamak için savaÅŸ meydanında Yıldırım’la birlikte yakalanan karısı Despina’yı da kendi sofrasında hizmetçi olarak kullandı.

MaÄŸrur Yıldırım tüm bu hakaretlere ancak yedi ay dayanabildi ve sonunda kurtuluÅŸ için hiçbir umut kalmayınca kapatıldığı kafesin demirlerine kafasını vura vura 9 Mart 1403′de AkÅŸehir’de intihar etti.

Fatih’in Çocukları « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Fatih Sultan Mehmed’in OÄŸullarının Taht Kavgası
1481-1494, Anadolu, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya

II. Mehmed, İstanbul’u alarak Bizans İmparatorluÄŸuna son vermiÅŸ ve tarihe “Fatih” unvanıyla geçerken Osmanlı devletini “imparatorluk” haline getiren padiÅŸah olmuÅŸtu. Ayrıca büyük dedesi Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yenilmesinden sonra Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı dağılma tehlikesi ve on yıldan fazla süren “Fetret Devri” sırasında ÅŸehzadeler arasında çıkan taht kavgalarının bir daha tekrarlanmaması için “kardeÅŸ katline” olanak tanıyan bir “kanunname” de yapmıştı.

Nitekim daha sonra bu kanunnameye uygun olarak çok kan dökülecek, saraydan bir gün içinde 17 ÅŸehzadenin cesedinin çıktığına bile tanık olunacağı zamanlar gelecekti. Ama Fatih kendi oÄŸullarına söz geçiremeyecek ve Osmanlı tarihindeki en ciddi, en uzun süreli ve uluslararası boyutlar kazanan taht kavgası da Fatih’in oÄŸulları arasında meydana gelecekti. Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki mücadele tam 13 yıl sürecekti.

Aralık 1459′da Edirne’de doÄŸan Cem Sultan aÄŸabeyi Bayezid’dan on iki yaÅŸ küçüktü ama ondan daha yetenekli ve daha iyi yetiÅŸmiÅŸti. Bir Türk beyinin, DulkadiroÄŸlu’nun kızından doÄŸan Bayezid, babası Fatih henüz ÅŸehzade iken dünyaya gelmiÅŸti. Bir Hıristiyan prensesi, Macaristan Kralı Matyas’ın kuzeni Sofya’dan olan Cem ise II. Mehmed “Fatih” unvanını aldıktan ve imparator olduktan sonra doÄŸmuÅŸtu. Dinini deÄŸiÅŸtirmemesine raÄŸmen Çiçek Hatun adını alan Sofya, II. Mehmed’in hareminde yönetimi ele almış ve padiÅŸahın en sevdiÄŸi karısı olmuÅŸtu.

Fatih, Sofya’ya o kadar düşkündü ve öylesine deÄŸer veriyordu ki, Hıristiyan olarak kalmasına ve dini inancının gereklerini Topkapı Sarayı’nda sürdürmesine izin vermiÅŸti. Kendisinin de yine bir Hıristiyan prensesinin -Sırp Kralı Brankoviç’in kızı Mara Despina’nın- oÄŸlu olması Fatih’in Cem’i daha çok sevmesinde rol oynamış olabilir. 3 Mayıs 1481′de Gebze’de son nefesini vermeden önce Fatih’in “Benden sonra tahta geçecek olan Cem’dir” dediÄŸi söylenir.

Yunanca ve Farsça’yı çok iyi bilen Cem Fransızca ve İtalyanca’yı da oldukça iyi konuÅŸuyordu. Farsça’dan çeviriler yapıyor, müzik, edebiyat ve felsefeyle ilgileniyordu. Önce Kastamonu’ya daha sonra da aÄŸabeyi Mustafa’nın ölümü üzerine de Konya’ya vali olarak atanan Cem’in aÄŸabeyi Bayezid’a göre yeniçeriler ve halk tarafından daha çok sevildiÄŸi söyleniyordu.

Babaları öldüğü sırada Bayezid Amasya’da, Cem ise Konya’da bulunuyordu ve tahta Cem’in geçmesini isteyen Sadrazam Mehmed Karamani PaÅŸa hemen Cem’e üç ulak, Bayezid’a de iki ulak göndererek durumu bildirdi. Konya İstanbul’a daha yakındı ama Topkapı Sarayı’nda Bayezid daha örgütlüydü. Zaten ölümünden önce Fatih’le oÄŸlu Bayezid arasında dolaylı bir iktidar mücadelesi baÅŸlamıştı ve hatta Fatih’in Üsküdar’dan hareket ettiÄŸi orduyla Bayezid’ın üstüne yürüyeceÄŸi söyleniyordu. Daha önce bilinen bir saÄŸlık sorunu olmayan padiÅŸahın birdenbire rahatsızlanarak ölmesi üzerine zehirlendiÄŸi ve üstelik Bayezid’ın

adamları tarafından zehirlendiÄŸi de ileri sürülecekti. Bayezid’ın damadı ve Anadolu Beylerbeyi Sinan PaÅŸa ulakların Cem’e üç gün geç gitmesini saÄŸladı ve böylece daha erken haberi alan Bayezid Amasya’dan hemen yola çıkarak Cem’den önce İstanbul’a gelip padiÅŸahlığını ilan etme fırsatını buldu.

Ama kendisini tahtın asıl sahibi gören Cem bu durumu kabullenmeyerek toparladığı bir orduyla Konya’dan yola çıktı. 28 Mayıs’ta Bursa önlerinde aÄŸabeyinin gönderdiÄŸi orduyu yenerek Bursa’da hükümdarlığını ilan etti. Kendi adına para bastırıp, camilerde hutbe okutarak Osmanlı’da ikili bir iktidarın varlığını herkese kanıtlamış oluyordu.

Bu arada İstanbul’da kontrolü ele alan Bayezid iktidarını pekiÅŸtirmek için önemli adımlar attı. Cem’in destekçisi olarak bilinen Sadrazam Mehmed Karamani PaÅŸa’ya karşı yeniçerileri kışkırttı ve onların bazı haklarının elinden alınmasının sorumlusu olarak gösterdi. Yeniçerilerin sadrazamı katletmesi üzerine hem Cem’in önemli bir destekçisinden kurtulmuÅŸ, hem de Yeniçerileri kendi yanına kazanmış oluyordu.

Bayezid, ulema ve vakıf sahibi güçlü aileleri de yanına alacak tarzda davrandı. Zaten Fatih’in ölümüne giden olayların nedenleri arasında gösterilen vakıf arazilerine ve mallarına el konulmasından vazgeçileceÄŸini ve bunların eski sahiplerine verileceÄŸini ilan ederek kardeÅŸiyle arasındaki iktidar savaşının sonucunu tayin edecek bir adım da atmış oldu.

Böylece konumunu güçlendiren Bayezid büyük bir orduyla Bursa’daki Cem’in üzerine yürüdü. KardeÅŸ kanı dökülmesini istemediÄŸini söyleyen Cem, Bayezid’la anlaÅŸmanın yollarını arayarak Anadolu topraklarının Bayezid’a, Rumeli topraklarının ise kendisine bırakılacağı ikili bir yönetim önerdi ama kabul edilmedi. 20 Haziran 1481′de Bursa önlerinde yapılan savaşı Cem kaybetti ve böylece fiilen ikili iktidar durumuna da son verilmiÅŸ oldu. Cem’in Osmanlıların ilk baÅŸkentindeki saltanatı ancak 20 gün sürebilmiÅŸti.

Cem savaşı kaybetti ama taht üzerindeki iddiasını, Fatih’in meÅŸru varisinin kendisi olduÄŸu yolundaki inancını kaybetmedi. SavaÅŸ alanında ele geçirilemeyen Cem annesinin ve ailesinin bulunduÄŸu Konya’ya gizlice ulaÅŸtı ve buradan da hemen yola çıkarak Kahire’ye Memluklara sığınmayı baÅŸardı. Eylül ayı sonlarında ulaÅŸtığı Mısır’da Memluk Sultanı Kayıtbay tarafından törenle karşılanan Cem Sultan için artık uzun yıllar sürecek bir sürgün hayatı baÅŸlamıştı.

Oysa Cem’in tek düşüncesi yeniden Anadolu’ya dönüp bir ordu toparlayarak İstanbul’a yürümek ve gasp edildiÄŸine inandığı tahtını ele geçirmekti. Bunun için Kayıtbay’ın mali desteÄŸine ihtiyacı vardı ve Osmanlılarla ihtilafı olan Memluk Sultanının da Cem’e ihtiyacı vardı. Bu taht kavgasında Osmanlıların yıpranacağını hesaplıyor, Cem’in kazanması durumunda ise kendisine dost olan bir sultanın İstanbul’da olması tabii ki iÅŸine geliyordu.

Kayıtbay destek sözü verdi ama önce yaklaÅŸan Hac zamanını deÄŸerlendirmesini ve Mekke’ye giderek hacı olmasını önerdi. Böylece bütün Müslümanlar gözünde itibar kazanacaktı. Nitekim Cem de bu öneriyi akıllıca buldu ve binlerce taraftarından oluÅŸan görkemli bir kafileyle Mekke’ye giderek Osmanlı hanedanından İslamın kutsal topraklarına giderek hacı olan ilk kiÅŸi oldu. Gerçekten de bu durum İslam dünyasında Cem’in itibarını ve desteÄŸini artırdı.

Kahire’ye döndükten sonra ailesini Kayıtbay’ın yanında bırakarak yeniden Anadolu’ya doÄŸru yola çıkan Cem Suriye üzerinden Adana’ya geldi ve 14 Mayıs 1482′de Karaman beyi Kasım’la buluÅŸtu. Karamanlıların yanı sıra Bayezid’a karşı olan güçlerden bir ordu meydana getiren Cem Ankara’ya doÄŸru yürüdü ve kaleyi kuÅŸattı. Ancak Bayezid’in büyük bir orduyla üzerine gelmesi üzerine kuÅŸatmayı kaldırdı ve AlaÅŸehir’e doÄŸru çekildi. Kuvvetleri dağılmıştı ve artık canını kurtarmaktan baÅŸka yapabileceÄŸi bir ÅŸey yoktu.

Çareyi Rodos şövalyelerine sığınmakta buldu. Şövalyelerin lideri Pierre d’Aubusson’la yapılan anlaÅŸmaya göre adada özgür olacak ve istediÄŸi zaman adadan ayrılabilecekti. Güneyden Anadolu’dan ülkeye girerek ÅŸansını deneyen ancak kaybeden Cem bu kez Batı’ya giderek, kendisine destek olacağını söyleyen dayısı Macar Kralı Matyas’la buluÅŸmayı ve Rumeli’den ilerleyerek tekrar ÅŸansını zorlamayı düşünüyordu.

20 Temmuz 1482′de geldiÄŸi Rodos’ta uzun süre kalmaya niyeti yoktu. Saint-Jean şövalyeleri ise Cem’i mümkün olduÄŸunca uzun süre ellerinde tutmak ve böylece hem Osmanlı hükümdarının adaya saldırmasını engellemek ve ondan para sızdırmak, hem de Hıristiyan dünyası üzerinde etkili olmak istiyordu. Avrupa’daki her kral Osmanlı hükümdarının korkulu rüyası olan böylesi bir tutsaÄŸa sahip olmak için her ÅŸeyi yapabilirdi. Balkanları ele geçirip Orta Avrupa’ya doÄŸru yayılmakta olan Osmanlıları ve İslam’ı durdurmak için Cem Sultan çok iyi bir araç olarak görülüyordu. Bunu baÅŸaran kral ise hiç kuÅŸkusuz Avrupa’nın hakimi olurdu.

Gerçekten de l Eylül’de Rodos adasından gemiyle yola çıkan Cem Sultan ve kendisini terk etmeyen bir avuç adamı Ekim ayında Fransa kıyılarına, Nice ÅŸehrine ulaÅŸtılar. Cem’in bundan sonraki yedi yılı bazen kısmen özgür, bazen de iyice ağırlaÅŸan tutsaklık koÅŸulları içinde Rodos şövalyelerinin yönetiminde bulunan Fransa’nın Akdeniz kıyılarındaki ÅŸatolarda geçecekti.

Bu arada bir Fransız asilzadesinin Philippine adlı bir kızıyla kısa süreli bir aÅŸk yaÅŸadığı ve daha sonra ondan bir oÄŸlu olduÄŸu da söylenir. Ellerindeki deÄŸerli tutsağı kimseye kaptırmamaya çalışan Saint-Jean şövalyeleri Bourganeuf’da onun için özel bir kule bile yaptırdılar. Batılılar Cem Sultana “Zizimi” dedikleri için hala “Zizimi Kulesi” diye bilinen bu özel hapishanede Fatih’in oÄŸlu iki yıldan fazla kaldı.

Bu arada İstanbul’daki aÄŸabeyi Bayezid tabii ki hiç de huzurlu deÄŸildi ve yaÅŸadığı sürece tahtı için bir tehlike olacak Cem’i ortadan kaldırmak veya en azından serbest bırakılmamasını saÄŸlamak için elinden gelen her ÅŸeyi yapıyordu. Cem’i elinde tutanlara yıllar boyunca her ay 40 bin düka altın rüşvet verirken bir yandan da onu öldürtmek için her yolu deniyordu. Cem gerçekten de Hıristiyan dünyası karşısında elini kolunu baÄŸlıyordu.

Cem’i destekleyenleri kendi yanına çekmeye çalışıyor, siyasi ödünler veriyor, anlaÅŸmalar yapıyor, hükümdarları satın almaya uÄŸraşıyordu. Fransa Kralı XI. Louis’nin çok dindar olduÄŸunu öğrenince Cem’i kendisine teslim etmesi için Topkapı Sarayı’nda bulunan Hıristiyanlık için kutsal emanetlerden “Vaftizci Yahya’nın elini” ve “İsa’yı öldüren mızrağın parçasını” krala vermeyi teklif etti. Ancak hasta ve yakında öleceÄŸini düşünen kral bir kafirden bunları kabul etmeye yanaÅŸmadı.

Hıristiyan dünyasının ruhani lideri Papa VIII. Innocentius da Cem’i elde etmeye çalışıyordu. Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlemeyi düşünen Papa, Cem’i de ikna ederse Türkleri Avrupa’dan atacağına inanıyordu. Nitekim uzun uÄŸraÅŸlardan sonra Saint-Jean şövalyelerinin lideri Pierre d’Aubusson’u kardinal yaparak Cem’in Roma’ya verilmesini saÄŸlayacaktı.

Mayıs 1489′da Roma’ya gelen Cem, burada daha özgür olacağını ve Macaristan’a geçme olanağını bulacağını umuyordu. Ancak Papanın Hıristiyan olma davetine ÅŸiddetle karşı çıkınca yaÅŸamı yine Rodos şövalyelerinin elindeki gibi sürüp gitti. Bu arada 6 Nisan 1490′da dayısı Macar Kralı Matyas da ölünce artık Cem’in Rumeli üzerinden İstanbul’a yürüme hayalleri de sönüp gidecekti.

Siyasi emelleri için Cem’le yakından ilgilenen son hükümdar Fransa Kralı VIII. Charles oldu. Kudüs üzerine bir sefer yapmak niyetindeki Charles, VIII. Innocentius’un ölümü üzerine 27 Eylül 1492′de yeni Papa olarak seçilen VI. Alexandre’ın Cem’i aÄŸabeyi Bayezid’a teslim etmek için pazarlık yaptığını duyunca 31 Aralık 1493′de Roma’ya girdi ve Cem’i kendi himayesine aldı. Fransa Kralı ile birlikte İtalya’dan yola çıkan Cem yolda hastalandı ve 24 Åžubat 1494′de Napoli’de öldü.

Henüz 35 yaşında hayata veda eden bu talihsiz ÅŸehzadenin ani ölümü zehirlenmiÅŸ olduÄŸunu gösteriyordu. Ama bu konudaki esrar perdesi tam olarak aydınlanamadı. Bayezid’ın görevlendirdiÄŸi casuslardan birinin berber kılığında Cem’in yanına kadar gittiÄŸini ve bir tıraÅŸ sırasında usturasıyla kanına zehir karıştırdığı söylentisi en çok üzerinde durulan olasılıklardan biridir.

Daha sonra ilaçlanarak bozulmadan saklanan cesedi bile yıllar boyu süren pazarlıklara konu olan Cem Sultan en sonunda ölümünden 5 yıl sonra Bursa’ya getirilerek topraÄŸa verildi.

On yedi yıl önce Anadolu kıyılarından Avrupa’ya doÄŸru yelken açmak zorunda kalan Fatih Sultan Mehmed’in en sevdiÄŸi oÄŸlu taht kavgasında bir türlü baÅŸarılı olamamış ve Anadolu’ya ancak cesedi dönebilmiÅŸti. KurduÄŸu imparatorluÄŸun taht kavgalarına sürüklenmesini önlemek için “kardeÅŸ katline” bile olanak tanıyan ve kendisinden sonra Cem’in gelmesini vasiyet eden Fatih ise ne oÄŸullarının kavgasını önleyebilmiÅŸ, ne de kendisinden sonra Cem’in imparatorluÄŸun başına geçmesini saÄŸlayabilmiÅŸti.

Büyük bir imparator olabilirdi, ama “iyi bir baba” olduÄŸunu kimse söyleyemeyecekti!

Elçiye Kötü Davranılmaz « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Macarlar Kanuni Sultan Süleyman’ı ‘Kuzu’ Sandılar
1520′ler, Orta Avrupa

1512′den 1520′ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı’ya, Avrupa’ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı’nın doÄŸu ve güney sınırlarıyla uÄŸraÅŸmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı. Öldüğünde tam da Macaristan’a doÄŸru bir sefere çıkmak üzereydi ve padiÅŸahın tuÄŸları ilk kez Edirne kapısına konmuÅŸtu, yani ordu Avrupa’ya doÄŸru yola çıkıyordu.

Osmanlılarla büyük bir savaÅŸ olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve “aslan” gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oÄŸlu Süleyman geçince “Osmanlı tahtına bir kuzu geçti”, “VahÅŸi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi” diye raporlar yazdılar, sevindiler. Ancak bu “kuzu”nun diÅŸlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi.

DoÄŸrusu Süleyman da baÅŸlangıçta Avrupalıların “kuzu” benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. Önce babasının dize getirdiÄŸi doÄŸu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran’a çeÅŸitli ödünler verdi. Selim’in halifelik unvanıyla birlikte Kahire’den İstanbul’a zorla getirttiÄŸi İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

O sıralarda Avrupa’nın en güçlü devleti olduÄŸuna inanan kibirli Macaristan’a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı. Ancak Macarlar Süleyman’ın gönderdiÄŸi elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaÅŸa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteÄŸini almak için harekete geçtiler. Kutsal Roma İmparatorluÄŸunun prensleri Worms’da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa’yı tehdit eden İslam’a karşı güçlü bir ittifak oluÅŸturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meÅŸguldü.

V. Charles, reformcu din adamı Luther’i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmiÅŸti. Macarların İslam’a karşı hep birlikte mücadele etme çaÄŸrısına kulak verecek durumda deÄŸildiler. Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman’ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat’tan oldular. Süleyman bir aylık bir kuÅŸatmadan sonra AÄŸustos 1521′de güçlü Belgrat kalesini fethetti. Belgrat’ın düşmesi Macaristan’ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. Ama bu daha baÅŸlangıçtı ve asıl savaÅŸ beÅŸ yıl sonra Mohaç’ta olacaktı.

İran hükümdarı I. Tahmasp Macar Kralı II. Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. DoÄŸudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa baÅŸarılı olabilirlerdi. Bu arada Macarlar da boÅŸ durmuyor Eflak ve BoÄŸdan’da Osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı.

Öncelikle Macaristan’ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı İbrahim PaÅŸa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı. Yaklaşık 100 bin kiÅŸiden oluÅŸan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiÄŸi 20 bin kiÅŸilik bir kuvvetle çıkan Kral II. Lagos 130 yıl önce, 1396′da NiÄŸbolu’da atalarının yaptığı savaÅŸ hatalarının hepsini tekrarlamak baÅŸarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluÅŸunu dikkate alıp savaÅŸ arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetiÅŸmesini beklemedi. Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen “Türk kıskacı”na düştü. İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuÅŸatılan 20 bin kiÅŸilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boÄŸuldu.

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II. Lagos da savaÅŸ alanında can verenlerin arasındaydı. Ayrıca iki baÅŸpiskopos ve beÅŸ piskopos da hayatını kaybetmiÅŸti. Savaşın ardından ilerleyerek Budin’i de alan Süleyman tüm Macaristan’ı yaÄŸmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul’a döndü.

Daha sonra 1541′de Macaristan’a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan’ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara baÄŸlayacaktı.

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan’a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların “kuzusu” Osmanlı İmparatorluÄŸuna en görkemli dönemini yaÅŸatacak ve yarım yüzyıla yaklaÅŸan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556′da büyük bir donanma ile sefere çıkan “MuhteÅŸem Süleyman” bu kez baÅŸarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç’e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan’ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya’yı bile haraca baÄŸlayan maÄŸrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuÅŸtuÄŸunu kulaklarıyla duymak için İstanbul’da tebdili kıyafetle dolaÅŸacaktı…

Tımar Sisteminin Tasfiyesi « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Tımar Sisteminin Tasfiyesi
16. Yüzyıl sonlan, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluÄŸunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir iniÅŸi vardır ve zirve aynı zamanda iniÅŸin de baÅŸladığı en yüksek noktadır. Nitekim ‘MuhteÅŸem Süleyman’ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da iniÅŸe geçmeye baÅŸlayacaktır. Bu durumun ise çeÅŸitli ve dış nedenleri vardır. İniÅŸe geçiÅŸ, hem uluslararası, hem de yerel koÅŸullara baÄŸlı olarak ortaya çıkan geliÅŸmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her ÅŸeyden önce Osmanlı İmparatorluÄŸunu çaÄŸdaÅŸları karşısında üstün kılan iki özelliÄŸi vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa’daki hiçbir devlet böylesi büyük, eÄŸitimli ve iyi örgütlenmiÅŸ bir orduya sahip deÄŸildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliÅŸtirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliÄŸin saÄŸlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok iÅŸlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaÅŸan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu’da 100 bin civarında, Rumeli’de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doÄŸal geniÅŸlemesinin de sınırlarına varan imparatorluk DoÄŸu’ya doÄŸru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran’ı fethederek Hindistan’a doÄŸru ilerlemesi mümkün deÄŸildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika’daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa’da ise güçlü Avusturya İmparatorluÄŸu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa’dan Batıya doÄŸru ilerlemeye teÅŸebbüs edilmiÅŸ ancak baÅŸarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa’da geliÅŸmekte olan ticari kapitalizm karşısında, “basit yeniden üretim”e dayalı Osmanlı sisteminin “geniÅŸletilmiÅŸ yeniden üretim” sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük saÄŸlaması mümkün deÄŸildir. Dolayısıyla bu koÅŸullar önemli ölçüde “dış haraca”, fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika’nın keÅŸfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa’ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir “fiyat devrimi”ne yol açmış ve Avrupa’da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araÅŸtırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika’dan İspanya’ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiÄŸi sanılmaktadır. Avrupa’da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın deÄŸerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında önemli bir etken olmuÅŸtur.

ÖrneÄŸin İngiltere’de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beÅŸ kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaÅŸmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, baÅŸka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya baÅŸlayacaktır. Ülke içinde “Celali Ayaklanmaları” adı verilen isyanlar patlak vermeye baÅŸlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiÄŸini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya baÅŸlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuÄŸu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluÅŸturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduÄŸu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi “özelleÅŸtirilerek” gelirler artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı’nın bindiÄŸi dalı kesmesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

ÖrneÄŸin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul’dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduÄŸunu, örneÄŸin 75 bin akçe olduÄŸunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu. Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

Viyana’yı Kurtaran Kibir « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Viyana’yı Kurtaran Kibir ve Açgözlülük
1683, Viyana önleri

16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa’nın kaderi iki hanedanın elindeydi; Habsburglar ve Osmanlılar. Habsburgların baÅŸkenti Viyana aynı zamanda Avrupa’da Osmanlı askerinin görülebildiÄŸi son nokta idi. Viyana’nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi sadece en önemli rakip hanedanının tasfiyesini getirmekle kalmayacak Orta Avrupa’dan Batı Avrupa’ya doÄŸru Türklere yeni bir yayılma alanı da açılacaktı. Ve böyle bir durumda hiç kuÅŸkusuz Avrupa’nın tarihi çok farklı ÅŸekillenecekti.

Viyana’nın fethine ilk kalkışan Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529′da 75 bin kiÅŸilik o zamana göre büyük bir orduyla Viyana önlerine gelerek kenti kuÅŸatmıştı. Ama Mayıs’ta İstanbul’dan yola çıkan ordu görülmemiÅŸ yaÄŸmurların etkisiyle çok ağır ilerleyebilmiÅŸti. Bu arada kuÅŸatmada etkili olacak büyük toplarını geride bırakmak zorunda kalmış ve ancak Eylül sonlarında Viyana önlerine gelebilmiÅŸti. Üç hafta kadar kenti kuÅŸatan Sultan Süleyman, Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın kenti terk etmiÅŸ olduÄŸu gerekçesiyle -aslında artık kış bastırdığı için- kuÅŸatmayı kaldırmış ve geri çekilmiÅŸti. Kenti alamamış duruma düşmektense kendi kararıyla vazgeçmiÅŸ olmayı tercih etmiÅŸti.

Ama Viyana’nın fethi Osmanlıların zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150 yıl sonra Temmuz 1683′de Osmanlı ordusu bir kez daha Viyana önlerinde göründü. Bu kez Sadrazam Kara Mustafa PaÅŸa komutasındaki 200 bin kiÅŸilik dev bir ordunun elinden Viyana’nın kurtulması bir mucize olurdu! Ama tarihte kazananlar açısından “mucize” kaybedenler açısından ise “fiyasko” olarak nitelendirilecek olaylara da yer var.

Nitekim “Cihan PadiÅŸahı”nın Sadrazamının olaÄŸanüstü kibri, ÅŸehrin yaÄŸma edilmeden eline geçmesi için gösterdiÄŸi açgözlülüğü ve 11 yıl önce 1672′de Dinyester Nehri kıyılarında yenilgiye uÄŸrattığı Polonya Kralı Jan Sobieski’yi küçümsemesi hem Viyana’yı kurtaracak, hem de bu ihtiraslı sadrazamın kellesine mal olacaktı.

17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve ordusunda çeÅŸitli reformlar yaparak imparatorluÄŸu güçlendiren Köprülü Mehmet PaÅŸa’nın evlatlığı olarak yetiÅŸen Kara Mustafa PaÅŸa, Köprülü’nün oÄŸlu Fazıl Ahmet PaÅŸa’dan sonra sadrazam oluncaya kadar bazı önemli askeri baÅŸarılara imza atmıştı. Özellikle 1672′deki Kameniçe seferi askeri kariyerinde bir dönüm noktası oldu.

Fazıl Ahmet PaÅŸa’nın sadrazamlığı sırasında Kaptan-ı Deryalığa getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da yapan Kara Mustafa PaÅŸa, Köprülü ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu ailenin hizmetlerinden memnun olan IV. Mehmet tarafından 1676′da sadrazamlığa getirildikten sonra 1678 ve 1680′de Ruslara karşı savaÅŸlarda baÅŸarılı olan Kara Mustafa PaÅŸa en sonunda Kanuni Sultan Süleyman’ın baÅŸaramadığını baÅŸarmak azmiyle Viyana üzerine sefer için hazırlıklara baÅŸladı.

Nisan 1683′de Avusturya’ya açılan savaÅŸta ordu yola çıktığında Sultan IV. Mehmet Belgrat’a kadar ordunun başında geldi. Ancak daha ileri gitmeyi uygun görmeyerek ordunun komutasını sadrazama bıraktı ve Edirne Sarayına ve av partilerine geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan askeri seferler sırasında padiÅŸahlar ordunun komutasını verdikleri vezirlerine İslam Peygamberi Muhammed’in bayrağı olduÄŸu kabul edilen Sancak-ı Åžerif’i de teslim ederler, böylece sefere yüklenilen anlam farklı bir dinsel boyut da kazanırdı. IV. Mehmet de böyle yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu ve Kabe’nin anahtarlarını emanet ettiÄŸi sadrazamına Belgrat’ta peygamberin sancağını da teslim ederek Viyana’ya doÄŸru uÄŸurladı.

Hızla Viyana’ya doÄŸru yürüyüşe geçen Osmanlı ordusu önüne çıkan her ÅŸeyi yakıp, yıkıp, yaÄŸmalayarak Viyana surlarının önüne geldiÄŸinde Temmuz ayının ortası olmuÅŸtu. Yani bu kez birinci kuÅŸatmada olduÄŸu gibi bir gecikme ve savaÅŸ mevsiminin sonu gelmiÅŸ deÄŸildi. Dönemin gözlemcilerinin aktardığına göre Viyana’nın karşısına kurulan ordugah neredeyse Viyana kentinden daha büyük ve daha gösteriÅŸliydi.

Viyana’yı ele geçireceÄŸinden hiç kuÅŸkusu olmayan Kara Mustafa PaÅŸa rivayete göre 1500 cariyenin bulunduÄŸu haremini bile yanında getirmiÅŸti. En büyük kaygısı da Habsburgların bu zengin baÅŸkentini yaÄŸmaya uÄŸramadan ele geçirmekti. Osmanlı ordusunun geleneklerine göre zorla fethedilen bir kent bir süre için onu ele geçiren askerin yaÄŸmasına bırakıldığından buna meydan vermemek için kentin teslim olmasını saÄŸlamak gerekliydi. Sadrazam da bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı.

Askerin yaÄŸma hırsının ve hevesinin azalması için yol boyunca ele geçirilen kasaba ve köylerin yerle bir edilmesine varan bir yaÄŸmaya göz yummuÅŸ, böylece Viyana’nın fazla hasar görmeden kendi ganimeti olabilmesi için önlem almıştı. Hatta kentin zarar görmesini istemediÄŸi için Osmanlı ordusunun en büyük toplarını yanında getirmemeyi bile düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla yetinmiÅŸti.

Osmanlı ordusunun Viyana’ya gelinceye kadar yol boyunca saçtığı dehÅŸet ve sergilediÄŸi güç karşısında Avusturya İmparatoru I. Leopold ve ailesi kenti terk etmiÅŸ ve geride Starhemberg komutasında yaklaşık 20 bin kiÅŸilik bir savunma kuvveti bırakarak Linz’e doÄŸru çekilmiÅŸti. Bunu öğrenen Viyanalıların iyice morali bozulurken kenti kuÅŸatan Osmanlı ordusunun ise kendisine olan güveni ve zafere olan inancı pekiÅŸmiÅŸti.

Kara Mustafa PaÅŸa 14 Temmuzdan itibaren bir yandan kenti kuÅŸatır ve bunun için gerekli askeri önlemleri alırken, bir yandan da kentin kendiliÄŸinden teslim olmasını saÄŸlayacak moral bozucu önlemlere ağırlık veriyor, hatta gösteriler düzenliyordu. Viyana’yı savunanların savaÅŸma gücünün kırılması için gereken her ÅŸey yapılıyor, adeta bir tür “psikolojik savaÅŸ” yürütülüyordu.

Öncelikle ordunun neredeyse Viyana’dan daha büyük, düzenli ve gösteriÅŸli bir kent gibi surların karşısına yerleÅŸmesi dikkat çekiyordu. Sadrazamın çadırı gerçekten de bir saray gibi inÅŸa edilmiÅŸ, etrafını çeviren diÄŸer paÅŸaların çadırları da konaklar gibi yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının çevresine çiçekler dikilerek küçük bir park yapılması bile ihmal edilmemiÅŸti.

Kuşatma için kurulan metris ve tabyalarda da bir tür pervasızlık sergileniyor, birliklerin ve komutanların hareketlerinin de kalenin içindekileri önemsemeyen, ciddiye almayan bir havada cereyan etmesine özen gösteriliyordu. Öyle ki, Osmanlı ordusu istediği anda kenti ele geçirebilecekmiş, kenti savunanların elinden bir şey gelemezmiş gibi davranıyordu. Birlikleri teftiş ederken Kara Mustafa Paşa bile tüfek menziline girmekten çekinmiyor, maiyetiyle birlikte adeta resmi geçit yapmaktan zevk alıyordu.

Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada yer alan bir bahçeyi ziyarete gidiyor, gidişte ırmağı atıyla geçerken birkaç saat sonraki dönüşü için hemen adayla kara arasına bir köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma bölgesinin çeşitli noktalarına sevk edilen birlikler Viyana surlarının dibinde mehteran bölüğünün çaldığı askeri marşların eşliğinde ve gerçek bir resmi geçit yaparak yola çıkıyorlardı.

Bu arada ele geçirilen esirlere de hiçbir ÅŸekilde merhamet gösterilmiyor, böylece estirilen terörün yaratacağı korkudan da yararlanılmaya çalışılıyordu. KuÅŸatma boyunca infazların yapıldığı “Leylek Çadırı” sürekli faaliyetteydi ve binlerce kelle kesilmiÅŸti. Daha önceki savaÅŸlardan esir düşmüş Avusturyalı bir hizmetkar sahibini öldürünce o sırada orduda bulunan Avusturya uyruklu 150 hizmetkarın hepsi kılıçtan geçirilmiÅŸti. Viyana yakınlarında kuÅŸatılan ve teslim olan bir kasabadaki binlerce kiÅŸi de yine kılıçtan geçirilmekten kurtulamamıştı.

Bir yandan da Viyana surlarına çok ÅŸiddetli olmayan saldırılar sürüyordu. Zaman zaman yapılan hücumları Avusturya askerleri püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama artık haftaları geride bırakan kuÅŸatma kentin 50 bin kiÅŸi civarında olduÄŸu tahmin edilen nüfusunun yaÅŸamını doÄŸal olarak zorlaÅŸtırmaya baÅŸlamıştı. Ele geçirilen esirlerin verdiÄŸi bilgiler de Kara Mustafa PaÅŸa’nın kentin teslim olacağına iliÅŸkin umutlarını güçlendiriyordu.

Bu arada kuÅŸatmanın kaderini tayin edecek birkaç önemli olay meydana geldi; birincisi, İstanbul’dan getirilen Avusturya elçisi serbest bırakılarak İmparatorunun yanına gitmesine izin verildi. Böylece Osmanlı’nın baÅŸ edilmez gücüne tanık olan elçinin aktaracağı bilgilerle kentin teslim edilmesinden baÅŸka çare olmadığını imparator anlamış olacaktı. Oysa elçinin ordunun zaaflarına iliÅŸkin gözlemleri ve bilgileri de vardı ve bunların Osmanlıların aleyhine kullanılacağı hiç de dikkate alınmıyordu.

İkincisi, daha kuÅŸatma baÅŸlarken Budin Beylerbeyi Koca İbrahim PaÅŸa Viyana’nın arkasına düşen bazı önemli kalelerin fethedilmesinin doÄŸru olacağını söylemiÅŸ ve böylece Viyana’ya gelebilecek yardım kuvvetlerinin bu noktalarda engellenebileceÄŸini belirtmiÅŸti. Ancak Kara Mustafa PaÅŸa bu öneriyi fazla ciddiye almadı ve düşmanın gücünü abartmak olarak deÄŸerlendirdi. Oysa bu yapılmış olsa, gerçekten de kuÅŸatmanın sonlarına doÄŸru gelen yardım ordusu engellenebilir, bir ölçüde yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki meydana savaşına o kadar diri bir ÅŸekilde çıkamayabilirdi.

Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun Viyana’ya yardım çaÄŸrısının da Avrupa’da pek karşılığı olmayacağı varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan kuÅŸatmanın aynı zamanda imparatora büyük bir askeri kuvvet toparlamak için de fırsat ve zaman kazandırdığı dikkate alınmadan kentin ele geçirilmesini saÄŸlayacak tayin edici saldırılara giriÅŸmekten uzak duruldu. 14 Temmuzda baÅŸlayan kuÅŸatma artık iki aya yaklaşıp da Eylülün ilk haftasına gelindiÄŸinde Leopold’un ve Jan Sobieski’nin büyük bir orduyla Viyana’ya yardıma gelmekte olduÄŸu öğrenilmesine raÄŸmen Sadrazam bu duruma pek aldırmadı. Kendisini uyarmaya çalışanları da korkaklıkla suçlayarak susturdu.

Böylece uzayan ve artık iki ayı bulan kuÅŸatma Osmanlı ordusu içinde sıkıntılara ve moral bozukluklarına yol açmaya baÅŸlamıştı. Yiyecek kıtlığı baÅŸlamış ve fiyatlar çok yükselmiÅŸ, hayvanların beslenmesi için gereken otun bulunması için artık iki günlük yola gidilir olmuÅŸtu. Viyana önlerine gelinceye kadar yapılan yaÄŸmalardan elde edilen ganimetlerle İstanbul’a dönmek asker için önemli bir kaygı haline geliyordu. Ya sıkı bir saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya da İstanbul’a dönüş için yola çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu içinde açıkça konuÅŸulmaya baÅŸlanmıştı.

Öte yandan Hıristiyan dünyası da Avrupa’nın bu en büyük kentini kuÅŸatan İslam ordusuna karşı harekete geçecek ve Viyana’nın kurtarılması için büyük bir ordunun toparlanmasını saÄŸlayacaktı. Bu giriÅŸimlerden ve hazırlıklardan bilgisi olan Viyana’daki savunma kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor ve teslim olmayı düşünmüyordu. Nitekim Eylül’ün başında yaklaşık 100 bin kiÅŸilik büyük bir ordu Viyana’nın yardımına gelmek üzere yola çıkmıştı.

Durumu haber alan Kara Mustafa PaÅŸa hala düşmanını küçümsemeye devam etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de küçük olmamasına raÄŸmen kuÅŸatmada görev alan askerlerin sayısını iyice azaltarak veya kuÅŸatmayı tümden kaldırarak bu orduyla meydan savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı birlikleri kaydırarak ve yeniden bir düzenleme yaparak Avusturya İmparatoru ve Polonya Kralı’nın 100 bin kiÅŸilik ordusunun karşısına 30 bin kiÅŸilik bir kuvvetle çıkmayı yeterli gördü. Bu savaşı kazandığında Viyana’nın da eline olmuÅŸ bir meyve gibi düşeceÄŸini umuyordu. Ama hiç de öyle olmayacaktı.

12 Eylül 1683′de meydana gelen savaÅŸta Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uÄŸrarken bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakarak hızla Belgrat’a doÄŸru çekilmek zorunda kaldı. Avrupa topraklarında Osmanlılar ilk kez bu kadar ağır bir bozguna uÄŸruyordu. Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan Avusturya ve Polonya ordusu çekilmekte olan Osmanlı ordusunu takip etse sonuç daha da vahim olabilirdi ama buna kalkışmadılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok toparlanarak Belgrat’a çekilmeyi baÅŸardı.

UÄŸradığı bozgun karşısına ÅŸaÅŸkına dönen ve hem kendi sorumluluÄŸunu azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak için maiyetindeki birçok komutanın kellesini vurduran Kara Mustafa PaÅŸa bu arada İstanbul’daki padiÅŸahın gazabından da kurtulamayacağını herhalde biliyordu. Viyana’nın arkasındaki kaleleri almadan kuÅŸatmaya baÅŸlamaması konusunda kendisini uyaran Budin Beylerbeyi Koca İbrahim PaÅŸa’yı da Viyana önlerindeki meydan savaşında ilk önce bozulan tarafa komuta ettiÄŸi ve kendisinden önce çekilmeye baÅŸladığı için idam ettirmesi de bir iÅŸe yaramayacaktı.

25 Aralık 1683′de İstanbul’dan gelen Kapıcılar Kethüdası Ahmed AÄŸa ve ÇavuÅŸbaşı Mehmed AÄŸa Belgrat’ta Sadrazamın huzuruna kabul edildiler. IV. Mehmet’in bu görevlilerinin neden geldiÄŸini herkes gibi Kara Mustafa PaÅŸa da biliyordu. Yine Osmanlı geleneklerine uygun bir ÅŸekilde son anma kadar Sadrazama saygıda hiçbir kusur etmediler. PadiÅŸahın emanet ettiÄŸi Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Åžerifi ve Kabe’nin anahtarlarını teslim aldılar. Kara Mustafa PaÅŸa seccadesini serip namazını kıldı ve ardından boÄŸularak idam edildi. Kellesi kesilerek verilen görevin yerine getirildiÄŸinin kanıtı olarak Topkapı Sarayına gönderildi.

17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluÄŸu artık eski gücünde deÄŸildi. Batı Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybedeli epey olmuÅŸtu. Ama yine de Viyana’nın belki bir süre için Osmanlıların eline geçmesini engelleyen ÅŸey Kara Mustafa PaÅŸa’nın olaÄŸanüstü kibiri ve açgözlülüğü olmuÅŸtu.

BoÅŸuna dememiÅŸler; “Az tamah, çok zarar getirir!”

Patrona Halil Ayaklanması « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Patrona Halil Ayaklanması
28 Eylül 1730, İstanbul

18. Yüzyılın baÅŸlarında III. Ahmed’in saltanatı dönemindeki ‘Lale Devri’ Osmanlı tarihi içinde genellikle küçümsenerek ve İstanbul’daki yönetici elitin kendini kaptırdığı zevk ve eÄŸlenceler öne çıkarılarak deÄŸerlendirilir.

Saray ve çevresinin sefahate dalması bir gerçekse de bu durum ilk kez böyle olmuyordu. Saray her dönemde benzer bir yaşam sürüyor ancak bunu duvarların arkasında yapıyordu, ahalinin gözü önünde değil. Tabii böylesi bir yaşam tarzının sarayın ve hanedanın dışına doğru genişleyen bir çevreye yayılması kolay değildi.

‘Lale Devri’ diye adlandırılan dönemde sefahat konusunda biraz daha ipin ucunun kaçtığı, biraz daha halkın gözü önünde cereyan ettiÄŸi ve nihayet biraz daha saray ve hanedanın dışına doÄŸru yayıldığından söz edilebilir. Bir Batılı, dönemin İstanbul’daki Fransız elçisi, Sadrazam NevÅŸehirli İbrahim PaÅŸa’nın konağında verilen bir gece davetini şöyle anlatır:

“Laleler açtığı ve sadrazam onları padiÅŸaha göstermek istediÄŸi zaman, lalelerin açmadığı boÅŸluklar baÅŸka bahçelerden alınan ve ÅŸiÅŸeler içine konan lalelerle doldurulurdu. Her dört çiçekte bir, çiçekle aynı seviyede bir mum yanar ve bahçe yollarına her türlü kuÅŸla dolu kafesler asılırdı. Kameriyeler muazzam miktarda ve ÅŸiÅŸelere konmuÅŸ her türden çiçekle süslenir ve sonsuz sayıda çeÅŸitli renkli cam lambalarla aydınlatılırdı. Bu lambalar aynı zamanda davet için özel olarak aÄŸaçlıklardan getirilen ve kameriyelerin arkasına yerleÅŸtirilen çalılıkların yeÅŸil dallarına asılırdı. Bütün bu çeÅŸitli renklerin ve sayısız ayna ile yansıtılan ışıkların etkisi ÅŸahanedir. Işıklandırma ve Türk müziÄŸinin gürültülü konseri tüm bunlara eÅŸlik eder ve laleler açtığı sürece her gece bu eÄŸlenceler devam eder. Bu süre zarfında Sultan ve maiyeti sadrazam tarafından yedirilir ve yatırılır.”

Evet, yönetici elitin yaşamına ilişkin tablo budur ve hiç kuşkusuz bu kadarının ahalinin isyan duygularını kışkırtması anlaşılır bir şeydir.

Ama bu dönem sadece yönetici elitin zevk ve sefasıyla anılacak bir dönem deÄŸildir. Aynı zamanda İstanbul’da önemli mimari düzenlemeler yapılmış, eski yangın mahalleleri yeniden imara açılmış ve İstanbul’da dönemine göre bir kent yaÅŸamı ortaya çıkmıştır. İtfaiye bu dönemde kurulmuÅŸ ve en önemlisi de ilk matbaa 1729′da faaliyete geçmiÅŸtir.

1670′de Macar asıllı bir Hıristiyan olarak doÄŸan İbrahim Müteferrika 1693′de Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı’nın hizmetine girdikten sonra Osmanlı devletinde Müslümanlar adına ilk matbaayı kuran kiÅŸi olmuÅŸtur. Daha öncesinde Ermenilere verilen bir matbaa izni vardır ama Müslümanlar adına ilk izni alan da yine eski bir Hıristiyan olacaktır.

BaÅŸta Haliç civarı olmak üzere İstanbul’un park ve bahçelerinin lalelerle bezendiÄŸi bu yıllarda devletin maliyesinde ve ordusunda da bazı düzenlemeler yapılmıştır ama genellikle olduÄŸu gibi bunların yoksul halka pek bir yararı olmayacaktır. GeniÅŸ toplulukların gözü önünde yaÅŸanan sefahat ve geliÅŸmekte olan kent yaÅŸamının nimetlerinden yararlanılamaması öfke birikimine yol açacaktır. Ve bir an gelip bu öfkenin isyana dönüşmesi için bir kıvılcım yeterli olacaktır. Bu arada gayrimüslimlere tanınan yeni bazı ayrıcalıklar ise İslam adına ahaliyi kışkırtmak için çok uygun bir malzeme oluÅŸturacaktır.

İran’la süren savaÅŸta uÄŸranılan baÅŸarısızlıklar üzerine padiÅŸah III. Ahmed’in ordunun başına geçerek sefere çıkması talebi öylesine yoÄŸunlaşır ki sarayın buna daha fazla direnmesi olanaksız hale gelir. Bunun üzerine Üsküdar’da ordugah kurulur ve askerler İran üzerine sefere çıkmak için hazırlıklara baÅŸlarlar. PadiÅŸah ve vezirler de Üsküdar’a geçerek orduyla birlikte yola çıkmaya hazırlanırlar. Ancak aslında padiÅŸah III. Ahmed’in İstanbul’daki tatlı yaÅŸamı bırakarak savaÅŸa gitmeye hiç niyeti yoktur. Ordu bir türlü yola çıkmamaktadır.

Sonuçta İran’ın temsilcileri Üsküdar’a gelirler ve onlarla yapılan görüşmelerde savaşı devreden çıkaran kötü bir anlaÅŸma yapılarak padiÅŸah ve çevresi BoÄŸazın Anadolu yakasından Avrupa yakasına dönerler. Ama bu da beklenen kıvılcım olacak ve bu devire son verecek ayaklanma patlayacaktır.

Eskicilikle uÄŸraÅŸan bir yeniçeri olan Patrona Halil ve Muslu BeÅŸe önderliÄŸinde patlayan isyan 28 Eylül 1730′da baÅŸladı ve dört gün boyunca İstanbul sokaklarını ele geçiren topluluklar 2 Ekim’e kadar evlerine girmediler. Bir bölüm ulemanın da desteÄŸini alan asiler ilk gün kentte duruma egemen olarak Topkapı Sarayı’nı kuÅŸattılar ve padiÅŸahla pazarlığa baÅŸladılar. Ertesi gün aralarında Sadrazam NevÅŸehirli Damat İbrahim PaÅŸa ile yakınlarının da bulunduÄŸu 37 kiÅŸinin kellesini istediler. III. Ahmed çok sevdiÄŸi sadrazamına hemen kıyamadı ama direndiÄŸinde kendi kellesinin de gidebileceÄŸini görünce üçüncü gün İbrahim PaÅŸa ve damatları boÄŸdurularak cesetleri asilere teslim edildi.

Ancak isyanın bununla yatışması mümkün deÄŸildi, elebaşılar padiÅŸahın da tahttan çekilmesini istediler ve istediklerini de yaptırdılar. III. Ahmed l Ekim’de yeÄŸeni Mahmud lehine tahttan feragat ettiÄŸini ilan etti. Ertesi gün I. Mahmud tahta geçecekti.

I. Mahmud padiÅŸah oldu ama saray “ayak takımı”nın denetimindeydi. Eskici Patrona Halil Rumeli Beylerbeyi olmuÅŸ, Muslu BeÅŸe de Kul Kethüdası olarak sarayın yönetimini ele almıştı. Rivayete göre Patrona Halil eski püskü paçavralar içinde dolaşıyordu ve hiç kuÅŸkusuz bu durum eski ÅŸatafata öfke dolu ahalinin sempatisini canlı tutmak için etkili bir yoldu. İsyan, meÅŸruiyetini sefahate son vermekten aldığı için isyanın önderi de giyimiyle bunu temsil ediyor ve ahalinin desteÄŸinin sürmesini saÄŸlamaya çalışıyordu. Bu arada Lale Devri sırasında İstanbul’da yapılan zarif mimarı yapılar yıkılıyor, halkın öfkesini tatmin eden kitlesel ayinler gibi yıkım ve yaÄŸmalar düzenleniyordu.

‘Ayak takımı’ iki ay boyunca Topkapı Sarayı’na egemen olup devleti yönetirken isyanın silahlı gücü Yeniçerileri tabii ki ihmal etmediler. Devlet yeniçerilerden ebediyen kurtulmanın yollarını ararken isyandan önce 40 bin olan yeniçeri sayısı iki ay içinde 70 bine çıkmıştı. Ayrıca devletin çeÅŸitli yüksek görevlerine de ‘ayak takımı’ arasından atamalar yapılıyor, örneÄŸin bir kasap Eflak voyvodalığına atanıyordu.

Yaklaşık iki ay bu duruma tahammül eden yeni padiÅŸah ve çevresi kendilerini rezil ettiklerine inandıkları bu paçavralar içindeki asilerin hakkından gelmek için fırsat kolluyorlardı. Nihayet gereken örgütlenmeyi tamamladılar ve asileri ortadan kaldırmak için uygun ortamı hazırladılar. İran’a savaÅŸ açılması konusunu görüşmek üzere divan toplantısına çaÄŸrılan Patrona Halil ve 14 elebaşı 25 Kasım 1730′da sarayda pusu kuran askerlerce öldürüldü. Bunları destekleyen ulema da sürgüne gönderilirken, geri kalan asilerin 28 Ocak 1731′de ikinci bir kez ayaklanma giriÅŸimleri bastırılarak yakalananlar idam edildi.

Daha önce başına hiç böyle bir ÅŸey gelmemiÅŸ olan dehÅŸet içindeki Topkapı Sarayı’nda iki ay süren kabus böylece bitti. Ayak takımından ve paçavralar içinde dolaÅŸan beylerbeyinden kurtulan saray eski asaletine ve zarafetine tekrar kavuÅŸtu!

Yerini ÅŸaşırıp “baÅŸ” olmaya kalkışan “ayaklar” da yine yerlerine döndüler ve yeni bir deneme için uygun koÅŸulların gelmesini sabırla beklemeye devam ettiler…

İngiliz Elçisinin Yanlışı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

İngiliz Elçisinin Yanlış Hesabı Büyükada’dan Döndü
Şubat 1807, İstanbul açıkları

Türkiye’nin Ekim 1998′de Suriye’ye uyguladığı ve Abdullah Öcalan’ın ülkeden çıkarılmasını saÄŸlayarak istediÄŸi sonucu da aldığı “silahlı diplomasi” tarihte büyük devletler tarafından zaman zaman uygulanan bir yöntemdi. Silahlı kuvvetlerin açıkça harekete geçirilip savaÅŸ tehdidi ile üzerine yürünülen ülke daha zayıf veya o anda savaÅŸa hazır deÄŸilse ödün vermek, geri adım atmak zorunda kalırdı.

Türkiye 20. yüzyılın sonunda bunu ilk kez uyguladı -ve böylece “büyük devlet” olduÄŸuna belki kendisi de inandı- ama baÅŸka büyük devletler bu yönteme daha önce çok baÅŸvurmuÅŸlardı. Ancak her zaman istedikleri sonucu aldıkları söylenemez. Nitekim İngiltere 19. yüzyılın baÅŸlarında Osmanlı İmparatorluÄŸuna karşı aynı yöntemi denedi ancak amacına ulaÅŸamadı. Büyükada önlerine kadar gelen İngiliz savaÅŸ gemileri elleri boÅŸ dönmek zorunda kaldı.

Nisan 1789′da tahta çıkışının hemen ardından meydana gelen Fransız Devrimi’nin estirdiÄŸi rüzgarların da etkisiyle III. Selim Osmanlı İmparatorluÄŸuna yeni bir düzen “Nizam-ı Cedid” getirmeye çalışıyordu. Fransız Devrimi’nden etkilenmiÅŸti ama 1798′de Mısır ve Suriye’yi iÅŸgal eden General Napolyon’dan doÄŸal olarak hoÅŸlanmıyordu. Hatta bu sırada III. Selim İngiltere ve Rusya’ya yanaÅŸacak ve onlarla ittifak yapacaktı.

Daha sonra kendisini “Fransa İmparatoru” ilan eden Napolyon’u III. Selim baÅŸlangıçta yine tanımadı ve doÄŸrusu pek ciddiye almadı ama Napolyon’un komutasındaki Fransız orduları Avrupa’yı bir baÅŸtan diÄŸer baÅŸa hallaç pamuÄŸu gibi atmaya baÅŸladığında Osmanlı padiÅŸahı da ülkesinin eski dostu Fransa’ya ve Napolyon’a yakınlaÅŸmak gereÄŸini duyacaktı. Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavurması ve Osmanlıların geleneksel düşmanı Rusların üzerine yürümesi III. Selim’in iÅŸine geliyordu.

Böylece III. Selim’in tavrı hızla deÄŸiÅŸecek ve Fransa ile ittifaka yönelirken İngiltere ve Rusya’yı karşısına alacaktı. Napolyon’un da istediÄŸi bu idi. Osmanlıların ve İran’ın güneyden Rusları sıkıştırmasını isteyen Fransız imparatoru en güvendiÄŸi adamlarından birini, General Sebastiani’yi İstanbul’a elçi olarak gönderdi.

Fransız general gerçekten de İstanbul’da çok iyi karşılandı ve özel bir yakınlık gördü. O kadar ki, Hıristiyan elçilerinin Osmanlı hükümdarının huzuruna kılıçlarıyla kabul edilmemesi yerleÅŸmiÅŸ bir kural, bir gelenek olmasına raÄŸmen Sebastiani kılıcıyla sultanın yanına girebilen ilk Avrupalı elçi oluyordu. Askeri baÅŸarılarına hayranlık duyduÄŸu Fransa ve Napolyon’un desteÄŸiyle III. Selim ordusunu modernleÅŸtirip, güçlendireceÄŸini umuyordu.

Böylece süreç hızla Rusya ve İngiltere aleyhine geliÅŸmeye baÅŸlayınca İngiltere “silahlı bir diplomasi” uygulayarak III. Selim’i bu politikadan uzaklaÅŸtırmaya ve yeniden kendilerinden yana dönmesini saÄŸlamaya karar verdi. Elbette İngiltere büyük bir güçtü ve bunu ilk kez denemeyecekti. Son olarak Nisan 1801′de Danimarka’ya yönelik olarak bunu denemiÅŸler ve Kopenhag önüne gönderdikleri Kraliyet Donanması’nın topları ateÅŸlenince istedikleri sonucu almışlardı.

Aynı ÅŸey İstanbul için de uygulanabilirdi; Çanakkale’den girerek Marmara’yı geçen gemiler Sarayburnu’na gelerek toplarını Topkapı Sarayı’na çevirdiklerinde III. Selim’in dize geleceÄŸine inanıyorlardı. İki yıldır İstanbul’da İngiliz elçisi olan Charles Arbuthnot Osmanlı yöneticilerini ve III. Selim’i iyi tanıdığına inanıyordu ve Londra’ya yolladığı raporlarda Osmanlı padiÅŸahının Sarayburnu’nda İngiliz savaÅŸ gemilerini gördüğünde yelkenleri suya indireceÄŸinden kuÅŸku duymadığını yazıyordu. Sultan, BoÄŸaziçi’nde bir savaÅŸa giriÅŸmektense Bosna’da Fransızlarla bir savaÅŸa girmeyi tercih ederdi.

İngiltere bu doÄŸrultuda hazırlıklara giriÅŸerek Plymouth’dan yola çıkan savaÅŸ gemilerine DoÄŸu Akdeniz rotası verirken İstanbul’daki İngiliz elçisi Arbuthnot da Osmanlı yönetimine bir ültimatom vererek Fransız elçisi Sebastiani’nin ülkesine geri gönderilmesini talep etti. Çünkü Fransız elçisinin Osmanlı baÅŸkentindeki faaliyetleri Fransa ile İngiltere arasındaki savaÅŸta tarafsız olduÄŸunu söyleyen Osmanlı devletinin bu konumuna uygun düşmüyordu. Ancak Osmanlılar hiç de oralı olmadılar ve İngiliz elçisinin taleplerine olumlu bir yanıt vermediler. Hatta tam tersine Charles Arbuthnot’un bu tutumu öfkeye yol açtı ve İstanbul’da istenmeyen adam haline gelmeye baÅŸladı.

Bu arada İngilizlerin bu giriÅŸimleri karşısında BoÄŸazlar’dan bir saldırı olasılığına karşı Çanakkale BoÄŸazı’ndaki savunma mevzileri, eski kaleler de Fransızların desteÄŸiyle teknolojik olarak güçlendirilmeye baÅŸlandı. Öte yandan İngiliz elçisi ve İstanbul’daki İngiliz vatandaÅŸlarına da tehdit yaÄŸmaya baÅŸlamıştı. Bu durum karşısında daha önce gelip Galata önlerinde demirlemiÅŸ olan bir İngiliz firkateynine binen elçi ve bazı önde gelen İngiliz vatandaÅŸları gerilimin doruk noktasına ulaÅŸtığı 1807 yılının Ocak ayı sonlarında Marmara’ya doÄŸru açılmak ihtiyacını hissettiler.

Aslında İngiliz elçisi gerilimi tırmandırma politikasını erken baÅŸlatmış ve henüz İngiliz savaÅŸ gemileri BoÄŸazlarda görünmeden doruk noktasına ulaÅŸan krizi yönetebilecek tarzda bir silahlı gücü arkasına alamamıştı. İstanbul’daki İngilizleri Çanakkale’ye doÄŸru götüren savaÅŸ gemisini boÄŸaz çıkışında ancak üç gemi daha bekliyordu ve bunlar “silahlı diplomasi” için yeterli bir güç deÄŸildi. Malta’ya haber gönderilerek on gemi daha ve çıkarma birlikleri istendi.

Bir yandan Gelibolu’ya çıkarma yapılacak, bir yandan da İstanbul’a kadar gidilecekti. Ancak Amiral Duckworth’un komutasında yedi geminin daha Çanakkale BoÄŸazı açıklarına gelmesi için on gün geçecekti. On bir gemiye ulaÅŸan İngiliz filosu bundan sonra bir on gün daha rüzgarın uygun hale gelmesini beklemek zorunda kalacak ve ancak 19 Åžubat 1807′de Kraliyet Donanmasının gemileri tarihlerinde ilk kez Çanakkale BoÄŸazı’na girip ilerlemeye baÅŸlayacaklardı. BoÄŸazın savunma mevkileri İngiliz gemilerine ateÅŸ açtılar ama gemilere bir zarar veremediler. Bazı eski Osmanlı gemileri de düşman filosuna ateÅŸ açacak ancak etkili olamayacaklar ve karşı ateÅŸle bazıları batırılacaklardı.

Böylece Amiral Duckworth’un küçük filosu Marmara’yı geçti ama Topkapı Sarayı’nı tehdit edecek kadar BoÄŸaziçi’ne sokulamadı. Çünkü Karadeniz’den esen güçlü rüzgar ve ÅŸiddetli akıntı İngilizlerin gemilerini istediÄŸi yerde demirlemesine olanak tanımıyordu. Zorunlu olarak ancak Büyükada önlerinde demirleyebildiler. Ama İstanbul’a on kilometreden uzak olan bu mesafeden topların bir tehdit unsuru olması pek mümkün deÄŸildi. İki gün boyunca İngiliz gemileri adalar civarında dururken bu gücü arkasına alan İngiltere elçisi Arbuthnot da İstanbul’a gelmiÅŸ kendince çeÅŸitli temaslar yapıyor, sonuç almaya çalışıyordu.

İngiliz gemilerinin adalara kadar gelmesi tabii ki Topkapı Sarayı’nı endiÅŸelendirmiÅŸti. Ama daha sonra kıyıya pek sokulamadıkları fark edildi ve kentte savunma önlemleri alındı. Sadece bir firkateyn Galata önlerine gelebilmiÅŸti. İngiliz elçisinin tehditlerine pek aldırmayan Osmanlı yöneticileri tam tersine Arbuthnot’u tehdit ettiler. Halkın galeyan halinde olduÄŸunu ve her an kentteki yabancılara saldırıların baÅŸlayabileceÄŸini söyleyerek bir an önce çekip gitmelerinin en iyi yol olacağını bildirdiler.

Amiral Duckworth 22 Åžubat sabahı gemilere İstanbul’u bombalamaları emrini verdi ama hemen geri aldı. Çünkü kente fazla sokulamadan yapılacak bir bombalama pek bir iÅŸe yaramayacağı gibi çıkarma birlikleri de olmadığı için etkili bir sonuç vermesi de beklenemezdi. Kentin bir kısmında hasara meydan verebilecek bombalar uzun vadede İngiltere ile Osmanlı İmparatorluÄŸu arasında çok daha büyük ve kalıcı bir düşmanlığın doÄŸmasına yol açmaktan baÅŸka siyasi bir sonuç üretemeyecekti.

Sonuçta İngilizler Åžubatın son günü tası tarağı toplayıp Marmara’ya doÄŸru açıldılar. Bu iç denizde kalmayı güvenli görmeyen Amiral Duckworth gemilerini Çanakkale BoÄŸazından geçirerek Ege’ye çıkaracak, bu arada bu kez boÄŸazdan geçerken Osmanlı topları daha isabetli atışlar yapınca bazı gemileri de yara alacaktı. Ege’de bir Rus filosu ile buluÅŸan İngilizler geri dönüp birlikte İstanbul’u bombalamayı tartıştılar ama bunun bir yararı yoktu.

Bunun üzerine her iki filo da Akdeniz’e doÄŸru yola çıkarken İngiltere’nin “silahlı diplomasi” denemesi tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor, İstanbul’da ise kutlama gösterileri düzenleniyordu.

Osmanlı Magna Cartası « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Bu Topraklarda ‘Sivil SözleÅŸme’ DediÄŸin Böyle Olur!
Ekim 1808, İstanbul

Tahtta III. Selim’le 19. yüzyıla giren Osmanlı İmparatorluÄŸu 1789′da gerçekleÅŸen Fransız Devrimi’nin tüm Avrupa’ya yaydığı rüzgarlardan etkileniyordu. Zaten oldukça uzun bir zamandır sürmekte olan “yenileÅŸme” ve “modernleÅŸme” çabaları III. Selim’le birlikte yeni boyutlar kazanıyordu. Uzun zamandır askeri bir örgütlenme olarak etkinliÄŸini yitirmiÅŸ olan Yeniçeri Ocağı yerine kurulan Nizam-ı Cedid, yani “Yeni Düzen” adını taşıyan ordu sadece askeri açıdan deÄŸil bütün bir toplumsal düzen açısından da bir mesajı içeriyordu.

Yeniçeriler bu “Yeni Düzen” iÅŸinden memnun deÄŸildiler ve sonuçta ayaklandılar. Kabakçı Mustafa İsyanıyla III. Selim’i devirdiler ve 29 Mayıs 1807′de yerine IV. Mustafa’yı tahta çıkardılar. Nizam-ı Cedid yanlıları kılıçtan geçirilirken önde gelen bazıları kaçarak Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa PaÅŸa’ya sığındılar.

Rusları Silistre’de durdurmakla ünlü Alemdar Mustafa PaÅŸa okuma yazma bilmeyen bir askerdi, ancak III. Selim’e baÄŸlı ve onun yapmak istediÄŸi düzenlemeleri destekliyordu. Kendisine sığınanlar Alemdar Mustafa PaÅŸa’yı ordusuyla İstanbul’a yürümeye ve III. Selim’i yeniden tahta çıkartmaya ikna ettiler. Nitekim 1808 yazında Rumeli askeriyle İstanbul’a yürüyen Alemdar Mustafa PaÅŸa, daha önce Kabakçı Mustafa’yı öldürttüğü için hızla duruma egemen oldu ve sarayın kapısına dayandı.

Ancak IV. Mustafa III. Selim’in ve ÅŸehzade Mahmud’un öldürülmelerini emretmiÅŸti. Saraya girdiÄŸinde III. Selim’in cesediyle karşılaÅŸan Alemdar Mustafa PaÅŸa haremdeki kadınların kendisini saklamaları sayesinde kurtulan II. Mahmud’u 28 Temmuz 1808′de tahta çıkaracaktı.

Yeni padiÅŸah tarafından sadrazamlığa getirilen Alemdar Mustafa PaÅŸa III. Selim’in baÅŸlattığı reformların sürdürülebilmesi için merkezi otorite (padiÅŸah ve İstanbul) ile yerel otoriteler (ayan ve taÅŸra) arasında bir uzlaÅŸmanın yapılmasının ve iliÅŸkilerin yeniden düzenlenmesinin zorunlu olduÄŸunu düşünüyordu. Kendisi de bir ayan, yani bir tür yerel derebeyi olduÄŸu için bu zümreyi iyi tanıyordu.

Merkezi otorite zayıfladıkça doÄŸal olarak yerel otoriteler güçlenip çoÄŸalıyor, bunlar arasında karşılıklı olarak belirlenmiÅŸ ve kabullenilmiÅŸ bir iliÅŸki olmayınca da ortaya bir kaos çıkıyordu. En ünlüleri Anadolu’da ÇapanoÄŸulları, Cabbarzadeler, KaraosmanoÄŸulları, Trabzon’da TuzcuoÄŸulları, Musul’da Kotalhalilzadeler, Arnavutluk’ta İşkodralı Mustafa PaÅŸa, Yunanistan’da Tepedelenli Ali PaÅŸa olmak üzere Bulgaristan, Lübnan ve Arabistan da zaten yerel derebeylerin yönetimindeydi.

İstanbul’daki merkezi yönetimin yeni güçlü adamı Sadrazam Alemdar Mustafa PaÅŸa tüm ayanları İstanbul’da bir toplantıya, “MeÅŸveret-i Amme”ye davet etti. Her biri kendi ordusuyla İstanbul’a çaÄŸrılan ayanların bu toplantıya fazla raÄŸbet ettikleri söylenemez. Kavalalı Mehmet Ali PaÅŸa ve Bulgaristan ayanları baÅŸta olmak üzere önemlice bir bölümü toplantıya katılmadı. Ama yine de ayanlardan bazıları kendisi geldiÄŸi gibi, bazıları da temsilci gönderdiler.

İstanbul’un çevresi bu ayanların askerlerinin rengarenk giysilerinden ve çadırlarından oluÅŸan ordugahlarla ilginç bir görüntüye bürünürken Kağıthane’deki ÇaÄŸlayan Köşkü’nde gerçekleÅŸtirilen toplantı sonucunda 7 Ekim 1808′de yerel otoritelerle merkezi otorite arasında bir tür konsensüs anlamına gelen yazılı bir sözleÅŸme ortaya çıktı. Aslında yine çok fazla ayan tarafından onaylanmayan ve ‘Sened-i İttifak’ adı verilen bu belgeye göre, padiÅŸahın ve onun temsilcisi olan sadrazamın otoritesi yeniden saÄŸlamlaÅŸtırılarak buyruklarına uyulacağına söz veriliyor, ama buna karşılık ayanların da meÅŸruiyeti tanınmış oluyordu.

PadiÅŸaha karşı bir ayaklanma durumunda ayanların emir beklemeden İstanbul’a askeri yardıma gelmeleri de kabul edilen belgede, ayrıca vergi sisteminin her yerde aynı ÅŸekilde uygulanacağı ve padiÅŸahın gelirlerine el konmayacağı, ayanların bölgelerinde adil bir yönetim saÄŸlayacağı ve birbirlerinin özerkliÄŸine dokunmayacakları da benimseniyordu. Aslında merkezi otoriteyle yerel otoritenin karşılıklı olarak birbirlerini tanırken yetkilerinin de sınırlandırılmasını içeren bu sözleÅŸmeden ne padiÅŸah, ne de mühür basmak zorunda kalan ayanlar memnun olmuÅŸtu, ama durumu kabullenmiÅŸ göründüler.

Sened-i İttifak’la konumunu güçlendirdiÄŸine inanan Alemdar Mustafa PaÅŸa, Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı Cedid’in kurulmasına karar verecek ve bu arada Yeniçerileri çok rahatsız eden önemli bir karar daha alacaktı; yeniçerilerin aylık cüzdanları olan esamelerin alınıp satılmasını yasaklayacak, böylece önemli bir gelir kaynağını ortadan kaldırmış olacaktı.

Tüm bu geliÅŸmelerin sonucunda Yeniçerilerin Alemdar Mustafa PaÅŸa’yı ortadan kaldırmak için örgütlenmeleri kadar doÄŸal bir ÅŸey olamazdı. Nitekim bu doÄŸrultuda hazırlıklara giriÅŸtikleri açıkça görülüyordu. Bu arada Alemdar Mustafa PaÅŸa’nın Rumeli’den yanında getirdiÄŸi askerler de İstanbul’da yozlaÅŸmış ve dağılmıştı. Alemdar Mustafa PaÅŸa hem kendi elleriyle tahta oturttuÄŸu padiÅŸaha, hem de ayanlarla yaptığı sözleÅŸmeye fazla güvenmiÅŸ olacak ki, Yeniçerilerin hazırlıklarına karşı Rumeli’ye gidip tekrar asker toplayarak İstanbul’a gelmesi önerilerim reddedecekti.

Sonunda Yeniçeriler ayaklandılar. Sened-i İttifak’la yetkilerinin sınırlanmasından hoÅŸnut olmayan padiÅŸah da parmağını oynatmadı, Yeniçerilerin ayaklanması durumunda İstanbul’a koÅŸup gelmeye söz veren ayan da. Alemdar Mustafa PaÅŸa, konağını saran Yeniçerilerle baÅŸ edemeyeceÄŸini anlayınca 15 Kasım 1808′de mahzenine barut doldurup ateÅŸleyerek kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçurdu.

Osmanlı’da sivil toplum sözleÅŸmesine ilk örnek, hatta İngiltere’de kral ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta Libertatum’a gönderme yapılarak “Osmanlı Magna Cartası” diye de anılan bu belgenin ömrü ancak beÅŸ hafta sürdü. İngiltere’de yerel otoriteler merkezi otoritenin yetkilerini sınırlamak üzere Magna Carta’yı kabul ettirmiÅŸti, oysa Osmanlı’da yerel otorite arasından sivrilerek merkeze gelmiÅŸ bir sadrazam, hem padiÅŸahı, hem de diÄŸer ayanları hizaya getirmeye kalkışmıştı.

Yani Magna Carta’nın İngilizi ile Osmanlısının karşılaÅŸtırılması pek mümkün deÄŸildi. Birisi gerçekten anayasal bir düzen doÄŸrultusunda sahici bir adımdı, diÄŸeri ise daha baÅŸtan ölü doÄŸmuÅŸtu ve tek sahibinin de ölümüyle birlikte tamamen tarihten silinecekti. “Tarihten silinmesi” sözcükleri bir mecaz deÄŸil gerçekti; çünkü daha sonra güçlenerek yerel derebeylerini yok etmeye giriÅŸen II. Mahmud, Sened-i İttifak’in aslını da yakıp, yok edecekti.

Sonraki kuÅŸaklar bu belgenin ancak Cevdet Tarihi’nde verilen kopyasını görüp, inceleyebileceklerdi…

cyber-lake.com Top Fishing Sites yokuz.com Top Blogs TOPlist TOPlist iPhone Topsites Dmegs Directory Myspace Topsites