Yunan Gemisi Sanmıştık « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Kocatepe’nin Türk Uçaklarınca Batırılması
21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 1960′da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki ilişkileri bir sisteme bağladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu. Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye’ye ve Yunanistan’a bağlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu.

1963, 1964 ve 1967′de kanlı olaylar cereyan etmiş ve Türkiye “soydaşlarını kurtarmak üzere” adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964′deki ünlü “Johnson Mektubu” hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmişti.

ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta, eğer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato’nun Türkiye’nin yanında yer almayacağını söylemiş ve İnönü de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” gibi ağır bir laf etmişti, ama olay da o noktada bitmişti. Buna rağmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti.

Bu harekat sırasında 8 Ağustos 1964′de Türk pilotu Cengiz Topel’in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti. 1967′deki kriz sırasında ise Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas’ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı.

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti. 15 Temmuz 1974′de Nikos Sampson liderliğinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs’ta da Atina’daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluştu. Makarios son anda kurtularak Malta’ya kaçmıştı.

Makarios’dan Türkiye de rahatsızdı ama Sampson’un yönetiminin kabullenilmesi de mümkün değildi. Özellikle 1963 ve 1964 olaylarında Türklere yapılan saldırılarla tanınan Sampson hem uluslararası anlaşmaları çiğnemiş, hem de adadaki Türklerin can güvenliğini büyük bir tehdit altına sokmuştu.

Türkiye’de iktidarda bulunan CHP-MSP hükümeti adaya çıkartma yapmanın kaçınılmaz olduğuna karar vermişti. 1964′de-ki krizden ders çıkararak gereken önlemlerini alan Türk ordusu da adaya yapılacak bir çıkartma harekatı için gereken olanaklara artık sahipti. Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan’ın olduğu bilindiği için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı. Dolayısıyla koşullar Türkiye’nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu.

Öteden beri adada denizle bağlantısı olan bir bölgede Türk egemenliğinin oluşturulması gerektiğine inanan Türkiye’nin eline bu amacına ulaşmak için iyi bir fırsat geçmişti. Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in yürüttüğü temaslar, bir diğer garantör devlet olan İngiltere’ye ortak askeri harekat önerileri olumlu karşılık bulmayınca 20 Temmuz 1974 sabahı Türk birlikleri çıkartma harekatına başladı. Başbakan Ecevit “Barış Harekatı” adı verilen askeri harekatın Kıbrıs’a barış, Yunanistan’a da demokrasi getirmek üzere yapıldığını söylüyordu.

Girne bölgesine çıkartma yapan Türk birlikleri şiddetli bir direnişle karşılaştılar ancak burada bir köprü başı tutmayı da başaracaklardı. Girne’den Lefkoşa’ya doğru ilerlemek ve iki kent arasında bağlantı kurmak zorundaydılar. ABD ve diğer ülkeler Türkiye’nin askeri harekatına karşıydılar.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi hemen toplanarak ateşkes çağrısında bulundu ve sorunun barışçı yollardan çözümlenmesini istedi. Ancak Türkiye artık askeri harekatı başlatmıştı. Sampson’un darbesinin gayri meşru niteliği ve Atina’da iktidarda bir askeri cuntanın bulunması doğrusu Ankara’nın işini kolaylaştırıyordu. Girne ve Lefkoşa arasındaki bağlantıyı kurup, askeri açıdan saptanan hedeflere ulaşmadan BM’nin çağrısına uyulması düşünülmüyordu.

20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara’da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan’dan Kıbrıs’a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu.

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

Ama bu arada Ankara’daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO’da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.

Bu durum hemen Başbakan Ecevit’e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger, Yunanistan’ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye’nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs’la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi.

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit’e “Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan” Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi.

İşte Kissinger’in ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti. Kissinger’a Yunanistan’ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs’a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu. Kissinger’a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı.

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı.

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış, Ecevit’in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit’in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir yanıt vermişti. Kissinger; “Evet, sayın başbakan” demişti, “Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.”

Kissinger’ın anılarında aktardığına göre Ecevit’le konuşmaları şöyle olmuştu:

Ecevit: Yunanistan’ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan’ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz. Yuannides’in şeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides’in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

Kissinger: Evet, sayın başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan’ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

Kissinger: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bu çatışma devam etmemeli. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

Ecevit: Ateşkes istediklerini söylüyorlar ama ateşkesi adaya askeri yığınak yapmak için istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu yöntemlere son vermeliler.

Kissinger: Hangi yöntemlere son vermeliler?

Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Ama bir yandan da bize ateşkesi çiğnemekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

Kissinger: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

Ecevit: Ateşkesi kabul edeceğiz.

Kissinger: Bugün mü?

Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz.

Kissinger’la bu görüşmenin ardından “Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan” Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan’la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı’nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım gören gemiler şaşkınlık içindeydi.

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar.

Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz’in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı.

Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe’nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler.

İsabet alan Mareşal Çakmak da kendi derdine düştü, batmaktan kurtulmak için Kocatepe’den uzaklaştı ve hala çalışmaya devam eden tek kazanıyla zigzaglar çizerek Mersin sahillerine doğru çekilmeye başladı. Aynı şekilde Adatepe de yara almış ve o da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu.

Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi.

Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri delik deşik vaziyette de olsa ancak ertesi gün Mersin’e ulaşmayı başarırken kaderine terk edilen Kocatepe muhribi Akdeniz’in sularına gömülecekti. Kocatepe mürettebatından 54 kişi hayatım kaybedecek, kurtulanlar denizde sallar üzerinde yaklaşık bir gün geçirdikten sonra tesadüfen bir İsrail balıkçı gemisi tarafından kurtarılarak İsrail’e götürüleceklerdi. Kurtulanlar arasında Kocatepe muhribinin komutanı Albay Güven Erkaya da vardı ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktı.

Sonuçta ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’ın dediği oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye’yi suçlamadı! Zaten bir süre “devlet sırrı” olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamayacak, kimseden hesap sorulmayacaktı!

Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz Kuvvetleri arasında meydana gelen çarpışmada 54 denizci hayatını kaybetmiş oldu, hepsi bu!

Bolu Dağı Fiyaskosu « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş
MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı

Orta Asya’daki eski Türklerin dilinde “sarp dağ yamacı” anlamına gelen Ergenekon’la ilgili destanı bilmeyen yoktur. Türklerin yeniden doğuşunu ve çoğalarak Orta Asya’ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist örgütün, kontr-gerillanın Türkiye’deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir, ama şu anda konumuz bu değil.

Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı eriterek yurt edindikleri Ergenekon’dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra yurt edindikleri Anadolu’da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları…

Ergenekon Destanı’nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre, Aral Gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle gelişiyor:

Hunların büyük imparatoru Oğuz Han’ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han’ın döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han’a saldırırlar ve çarpışma sonunda Türkleri kılıçtan geçirirler.

İl Han’ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. Bir kurdun ayak izlerinin peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleşirler. Bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.

Mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık Ergenekon’a sığamaz olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar. Nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar. Mağaranın dibinde küçük bir delik vardır ve kurt oradan çıkmıştır. Bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın bulunduğu dağ demirdendir. Bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler. Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine karar verir. Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Türkler de Ergenekon’dan çıkarlar.

Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya’dan yola çıkarak Anadolu’ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. Gel zaman, git zaman bu topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarlar.

Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. Çağdaş uygarlığın egemen olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.

Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler. Demiryolları ise cumhuriyetin ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir. Montaj otomotiv sanayii devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır.

Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş bir “Büyük Türk Büyüğü” Turgut Özal demiştir ki; “Demiryolu komünistlere özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. İstediğiniz yerde inip, binemezsiniz. Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz iner, binersiniz.”

İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır. Bir yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki “demirağ heyecanı” gibi memleketi “otoyol heyecanı” sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye başlanmıştır. Başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada Türklerin karşısına bir dağ çıkmıştır; Bolu Dağı.

Bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara’nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir. Başta bu iki kent olmak üzere, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan karayolunda seyreden araçlara etmediğini bırakmaz. Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon’dan çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında yıllarca çaresiz kalırlar. En sonunda yapımına başlanan Anadolu Otoyolu ile bir tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. Edirne’den başlayan Anadolu Otoyolu Bolu Dağı’nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.

Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra “Bitti, bitecek” derken 12 Kasım 1999′da Düzce’de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı, yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç güvenli değil…

2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: “Trilyonlar tünelde kaldı. Uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı değiştiriliyor. Düzce depreminin ardından yapılan ‘hasar yok’ açıklamalarından yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi. Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli’nin şimdiki güzergahın 2 kilometre sağma kaydırılması planlanıyor.

Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. Geçmişte harcanan miktarla birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. Yeni tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak. Bolu Tüneli’nin hiçbir zaman dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar ‘Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor’ diyorlar.”

Başka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü’ne yanıt veren Türk Müteahhitler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli’ni bir mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, “Tünelin içinde binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı’nda tünel yapmazdım. Bolu Dağı Geçidi’nde pek çok heyelan olurdu. Bolu Dağı’nda trafiğin en az olduğunda bile heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. Heyelan hala var.

Bolu Dağı’na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik. Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. Çünkü yatırımlar yapılmış, şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. Çalışmalar durdurulduğu zaman bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar. Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. Tünelin içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum.”

İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar. Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda Ergenekon Destanı’nı parti programlarından bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!

Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu’ya göç ettikten sonra Türklere bir şeyler oldu!

Okumayı Bilmek Tehlikelidir « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Yıldırım Bayezid’dan Timur’a Mektuplar
1402, Ankara

Okuma yazma bilmek her zaman işe yaramayabilir, hatta padişah bile olsa bazen insanın başını derde sokup, hayatına bile mal olabilir! Nitekim okuma yazma bilen ilk Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yazdığı hakaret mektupları nedeniyle canından olduğu tarihsel rivayetlerden biridir.

Yıldırım Bayezid ilklerin adamıdır; ilk okuma yazma bilen padişah olmasının yanı sıra kardeş kanı döken, savaşta esir düşerek can veren ve İstanbul’u kuşatan ilk Osmanlı padişahıdır.

Babası I. Murad, Kosova’da Haçlılara karşı kazandığı zaferden sonra savaş meydanında hançerlenerek öldürülünce Sadrazam Çandarlı Ali Paşa’nın yardımıyla kardeşi Yakub Çelebi’yi boğduran Yıldırım 28 Ağustos 1389′da padişahlığını ilan etti. Gerçekten de kısa sürede Rumeli’deki Osmanlı topraklarını Macaristan’a kadar genişletti, Anadolu’daki beyliklerin de bir çoğuna son vererek egemenliğini Fırat’a kadar ulaştırdı. Böylece babasından devraldığı toprakları üç misline çıkartırken Osmanlı’yı üçte ikisi Anadolu’da, üçte biri de Rumeli’de büyük bir devlet haline getirdi.

1391′de İstanbul’u ilk kez kuşatan Yıldırım yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans İmparatoru II. Manuel’le bir anlaşma imzalayarak onu haraca bağladı. Ayrıca İstanbul’da bir Müslüman mahallesi kurulmasını, bu mahalledeki bir kilisenin camiye çevrilmesini ve kadı bulunmasını da kabul ettirdi.

Gerek Bizans’la yaptığı bu anlaşma, gerekse Rumeli’deki genişlemesi sırasında yürüttüğü incelikli politikalar ve gerekse de 1394′de Kahire’deki Abbasi halifesinden “Kayzer-i Rum” unvanını almayı düşünmesi Yıldırım’ın diplomasinin dilinden oldukça iyi anladığını göstermektedir. Ama yine de Timur’a karşı dilini yeterince tutamamasının kurbanı oldu.

Başında bulunduğu devletin toprakları arasına sıkışmış bir kent devleti durumundaki İstanbul’u 1395′de ikinci kez kuşatan Yıldırım, bir Haçlı ordusu Bizans’a yardıma gelmek üzere yola çıkınca kuşatmayı kaldırarak Rumeli’ye geçti ve 25 Eylül 1396′da Niğbolu’da büyük bir zafer kazandı. Zaferinin tadım çıkarmak ve yenilene eziyet etmek için Yıldırım korkunç bir yol bulmuştu; kellesi vurulmak üzere belirlenen şövalyelerin içinden sadece ikisini kurtarma hakkı tanıdığı düşman ordusunun komutanının önünden binlerce esire resmi geçit yaptıracaktı.

Ve seçilen iki kişi dışında diğerlerinin hepsinin başları gövdelerinden ayrılacaktı. Yendiği ordunun komutanına böylesine korkunç bir davranışı uygun görürken bir gün kendisinin de yenilebileceği, savaşta esir düşebileceği herhalde aklına gelmemişti. Oysa en az kendisi kadar zalim olan başkaları da vardı…

Ardından tekrar Anadolu’ya geçen Yıldırım doğuda Erzincan ve Malatya’ya kadar ilerleyince batıya doğru sefer yapmakta olan Timur’la karşı karşıya gelmek zorunda kaldı.

Bu arada Yıldırım’ın topraklarını elinden aldığı Anadolu beyleri Timur’a sığınırken, Timur’un gazabına uğramış Karakoyunlu Yusuf Bey ve Celayir Sultanı Ahmed de Yıldırım’a sığınmıştı.

Sivas’a kadar gelip ardından güneye inerek Suriye ve Bağdat’ı fetheden Timur Anadolu beyleri tarafından Osmanlılara karşı kışkırtılıyordu. Aynı zamanda kendisini İlhanlıların varisi saydığı için Anadolu üzerinde hak iddia ediyordu. Osmanlıların kendisine bağlanmasını ve ayrıca Yıldırım’a sığınan Kara Yusuf ve Ahmed’in kendisine teslim edilmesini isteyen Timur’a Yıldırım hiç aldırmayarak, bu taleplerin hepsini reddetti.

Rumeli ve Anadolu’da kazandığı zaferlerle başı dönen kibirli Osmanlı padişahı tam tersine Timur’a hakaret dolu mektuplar gönderip, onu küçümsemekten de geri kalmadı. Kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazıp, egemen olduğu toprakları uzun uzun sıralarken Timur’un ismini küçücük yazarak ona sıradan bir hükümdar muamelesi yaptı. Bu arada, rivayete göre, bir gözü kör olan Yıldırım, bir ayağı topal olan Timur’a “Bu dünya bir körle bir aksağa kaldıysa vay bu dünyanın haline” diyerek ve meydan okumuştu.

Böylece kaçınılmaz savaş en sonunda geldi çattı; büyük bir orduyla Anadolu’ya giren Timur Sivas’ı yerle bir etti. Fethettiği şehirlerin ahalisini öldürerek binlerce kelleden piramitler yapmak adetiydi, Sivas’ta da aynısını yaptı. Ardından Ankara’ya yöneldi ve kaleyi kuşattı. Bu sırada Yıldırım da Tokat üzerinden Ankara’ya doğru ilerliyordu. Kuşatmayı kaldıran Timur Çubuk ovasında Osmanlı ordusunu karşıladı.

28 Temmuz 1402′de meydana gelen Ankara Savaşı tarihin gördüğü en kanlı meydan savaşlarından biri oldu. Bütün gün boyunca, tam 14 saat süren çarpışmaların başlangıcında Osmanlı ordusu daha üstün görünüyordu. Karatatarlar ve daha önce Timur’a sığınmış olan beylerin askerleri de Osmanlı ordusunu terk ederek karşı tarafa geçince savaşın kaderi de belli oldu. Osmanlılar ağır bir yenilgiye uğradı.

Yıldırım’ın oğulları ve Sadrazam Çandarlı Ali Paşa kuşatmayı yararak kaçmayı ve canlarını kurtarmayı başardılar. Padişah ise hava kararıncaya kadar savaşı sürdürerek karanlıktan yararlanıp kaçmayı denedi ama Timur’un komutanlarından Çağatay Han tarafından yakalanarak esir edildi.

Yine rivayete göre savaşçılığı dolayısıyla Yıldırım’a saygılı davranan Timur yenik Osmanlı padişahından aynı şekilde karşılık görmedi. Tam tersine hakaretlerine devam eden ve diline egemen olamayan Yıldırım’ı en sonunda ayakta duramayacak kadar küçük bir kafesin içine kapatan Timur Anadolu’da gittiği her yere onu da götürdü. Ayrıca onu daha da aşağılamak için savaş meydanında Yıldırım’la birlikte yakalanan karısı Despina’yı da kendi sofrasında hizmetçi olarak kullandı.

Mağrur Yıldırım tüm bu hakaretlere ancak yedi ay dayanabildi ve sonunda kurtuluş için hiçbir umut kalmayınca kapatıldığı kafesin demirlerine kafasını vura vura 9 Mart 1403′de Akşehir’de intihar etti.

Fatih’in Çocukları « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Fatih Sultan Mehmed’in Oğullarının Taht Kavgası
1481-1494, Anadolu, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya

II. Mehmed, İstanbul’u alarak Bizans İmparatorluğuna son vermiş ve tarihe “Fatih” unvanıyla geçerken Osmanlı devletini “imparatorluk” haline getiren padişah olmuştu. Ayrıca büyük dedesi Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yenilmesinden sonra Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı dağılma tehlikesi ve on yıldan fazla süren “Fetret Devri” sırasında şehzadeler arasında çıkan taht kavgalarının bir daha tekrarlanmaması için “kardeş katline” olanak tanıyan bir “kanunname” de yapmıştı.

Nitekim daha sonra bu kanunnameye uygun olarak çok kan dökülecek, saraydan bir gün içinde 17 şehzadenin cesedinin çıktığına bile tanık olunacağı zamanlar gelecekti. Ama Fatih kendi oğullarına söz geçiremeyecek ve Osmanlı tarihindeki en ciddi, en uzun süreli ve uluslararası boyutlar kazanan taht kavgası da Fatih’in oğulları arasında meydana gelecekti. Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki mücadele tam 13 yıl sürecekti.

Aralık 1459′da Edirne’de doğan Cem Sultan ağabeyi Bayezid’dan on iki yaş küçüktü ama ondan daha yetenekli ve daha iyi yetişmişti. Bir Türk beyinin, Dulkadiroğlu’nun kızından doğan Bayezid, babası Fatih henüz şehzade iken dünyaya gelmişti. Bir Hıristiyan prensesi, Macaristan Kralı Matyas’ın kuzeni Sofya’dan olan Cem ise II. Mehmed “Fatih” unvanını aldıktan ve imparator olduktan sonra doğmuştu. Dinini değiştirmemesine rağmen Çiçek Hatun adını alan Sofya, II. Mehmed’in hareminde yönetimi ele almış ve padişahın en sevdiği karısı olmuştu.

Fatih, Sofya’ya o kadar düşkündü ve öylesine değer veriyordu ki, Hıristiyan olarak kalmasına ve dini inancının gereklerini Topkapı Sarayı’nda sürdürmesine izin vermişti. Kendisinin de yine bir Hıristiyan prensesinin -Sırp Kralı Brankoviç’in kızı Mara Despina’nın- oğlu olması Fatih’in Cem’i daha çok sevmesinde rol oynamış olabilir. 3 Mayıs 1481′de Gebze’de son nefesini vermeden önce Fatih’in “Benden sonra tahta geçecek olan Cem’dir” dediği söylenir.

Yunanca ve Farsça’yı çok iyi bilen Cem Fransızca ve İtalyanca’yı da oldukça iyi konuşuyordu. Farsça’dan çeviriler yapıyor, müzik, edebiyat ve felsefeyle ilgileniyordu. Önce Kastamonu’ya daha sonra da ağabeyi Mustafa’nın ölümü üzerine de Konya’ya vali olarak atanan Cem’in ağabeyi Bayezid’a göre yeniçeriler ve halk tarafından daha çok sevildiği söyleniyordu.

Babaları öldüğü sırada Bayezid Amasya’da, Cem ise Konya’da bulunuyordu ve tahta Cem’in geçmesini isteyen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa hemen Cem’e üç ulak, Bayezid’a de iki ulak göndererek durumu bildirdi. Konya İstanbul’a daha yakındı ama Topkapı Sarayı’nda Bayezid daha örgütlüydü. Zaten ölümünden önce Fatih’le oğlu Bayezid arasında dolaylı bir iktidar mücadelesi başlamıştı ve hatta Fatih’in Üsküdar’dan hareket ettiği orduyla Bayezid’ın üstüne yürüyeceği söyleniyordu. Daha önce bilinen bir sağlık sorunu olmayan padişahın birdenbire rahatsızlanarak ölmesi üzerine zehirlendiği ve üstelik Bayezid’ın

adamları tarafından zehirlendiği de ileri sürülecekti. Bayezid’ın damadı ve Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ulakların Cem’e üç gün geç gitmesini sağladı ve böylece daha erken haberi alan Bayezid Amasya’dan hemen yola çıkarak Cem’den önce İstanbul’a gelip padişahlığını ilan etme fırsatını buldu.

Ama kendisini tahtın asıl sahibi gören Cem bu durumu kabullenmeyerek toparladığı bir orduyla Konya’dan yola çıktı. 28 Mayıs’ta Bursa önlerinde ağabeyinin gönderdiği orduyu yenerek Bursa’da hükümdarlığını ilan etti. Kendi adına para bastırıp, camilerde hutbe okutarak Osmanlı’da ikili bir iktidarın varlığını herkese kanıtlamış oluyordu.

Bu arada İstanbul’da kontrolü ele alan Bayezid iktidarını pekiştirmek için önemli adımlar attı. Cem’in destekçisi olarak bilinen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa’ya karşı yeniçerileri kışkırttı ve onların bazı haklarının elinden alınmasının sorumlusu olarak gösterdi. Yeniçerilerin sadrazamı katletmesi üzerine hem Cem’in önemli bir destekçisinden kurtulmuş, hem de Yeniçerileri kendi yanına kazanmış oluyordu.

Bayezid, ulema ve vakıf sahibi güçlü aileleri de yanına alacak tarzda davrandı. Zaten Fatih’in ölümüne giden olayların nedenleri arasında gösterilen vakıf arazilerine ve mallarına el konulmasından vazgeçileceğini ve bunların eski sahiplerine verileceğini ilan ederek kardeşiyle arasındaki iktidar savaşının sonucunu tayin edecek bir adım da atmış oldu.

Böylece konumunu güçlendiren Bayezid büyük bir orduyla Bursa’daki Cem’in üzerine yürüdü. Kardeş kanı dökülmesini istemediğini söyleyen Cem, Bayezid’la anlaşmanın yollarını arayarak Anadolu topraklarının Bayezid’a, Rumeli topraklarının ise kendisine bırakılacağı ikili bir yönetim önerdi ama kabul edilmedi. 20 Haziran 1481′de Bursa önlerinde yapılan savaşı Cem kaybetti ve böylece fiilen ikili iktidar durumuna da son verilmiş oldu. Cem’in Osmanlıların ilk başkentindeki saltanatı ancak 20 gün sürebilmişti.

Cem savaşı kaybetti ama taht üzerindeki iddiasını, Fatih’in meşru varisinin kendisi olduğu yolundaki inancını kaybetmedi. Savaş alanında ele geçirilemeyen Cem annesinin ve ailesinin bulunduğu Konya’ya gizlice ulaştı ve buradan da hemen yola çıkarak Kahire’ye Memluklara sığınmayı başardı. Eylül ayı sonlarında ulaştığı Mısır’da Memluk Sultanı Kayıtbay tarafından törenle karşılanan Cem Sultan için artık uzun yıllar sürecek bir sürgün hayatı başlamıştı.

Oysa Cem’in tek düşüncesi yeniden Anadolu’ya dönüp bir ordu toparlayarak İstanbul’a yürümek ve gasp edildiğine inandığı tahtını ele geçirmekti. Bunun için Kayıtbay’ın mali desteğine ihtiyacı vardı ve Osmanlılarla ihtilafı olan Memluk Sultanının da Cem’e ihtiyacı vardı. Bu taht kavgasında Osmanlıların yıpranacağını hesaplıyor, Cem’in kazanması durumunda ise kendisine dost olan bir sultanın İstanbul’da olması tabii ki işine geliyordu.

Kayıtbay destek sözü verdi ama önce yaklaşan Hac zamanını değerlendirmesini ve Mekke’ye giderek hacı olmasını önerdi. Böylece bütün Müslümanlar gözünde itibar kazanacaktı. Nitekim Cem de bu öneriyi akıllıca buldu ve binlerce taraftarından oluşan görkemli bir kafileyle Mekke’ye giderek Osmanlı hanedanından İslamın kutsal topraklarına giderek hacı olan ilk kişi oldu. Gerçekten de bu durum İslam dünyasında Cem’in itibarını ve desteğini artırdı.

Kahire’ye döndükten sonra ailesini Kayıtbay’ın yanında bırakarak yeniden Anadolu’ya doğru yola çıkan Cem Suriye üzerinden Adana’ya geldi ve 14 Mayıs 1482′de Karaman beyi Kasım’la buluştu. Karamanlıların yanı sıra Bayezid’a karşı olan güçlerden bir ordu meydana getiren Cem Ankara’ya doğru yürüdü ve kaleyi kuşattı. Ancak Bayezid’in büyük bir orduyla üzerine gelmesi üzerine kuşatmayı kaldırdı ve Alaşehir’e doğru çekildi. Kuvvetleri dağılmıştı ve artık canını kurtarmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

Çareyi Rodos şövalyelerine sığınmakta buldu. Şövalyelerin lideri Pierre d’Aubusson’la yapılan anlaşmaya göre adada özgür olacak ve istediği zaman adadan ayrılabilecekti. Güneyden Anadolu’dan ülkeye girerek şansını deneyen ancak kaybeden Cem bu kez Batı’ya giderek, kendisine destek olacağını söyleyen dayısı Macar Kralı Matyas’la buluşmayı ve Rumeli’den ilerleyerek tekrar şansını zorlamayı düşünüyordu.

20 Temmuz 1482′de geldiği Rodos’ta uzun süre kalmaya niyeti yoktu. Saint-Jean şövalyeleri ise Cem’i mümkün olduğunca uzun süre ellerinde tutmak ve böylece hem Osmanlı hükümdarının adaya saldırmasını engellemek ve ondan para sızdırmak, hem de Hıristiyan dünyası üzerinde etkili olmak istiyordu. Avrupa’daki her kral Osmanlı hükümdarının korkulu rüyası olan böylesi bir tutsağa sahip olmak için her şeyi yapabilirdi. Balkanları ele geçirip Orta Avrupa’ya doğru yayılmakta olan Osmanlıları ve İslam’ı durdurmak için Cem Sultan çok iyi bir araç olarak görülüyordu. Bunu başaran kral ise hiç kuşkusuz Avrupa’nın hakimi olurdu.

Gerçekten de l Eylül’de Rodos adasından gemiyle yola çıkan Cem Sultan ve kendisini terk etmeyen bir avuç adamı Ekim ayında Fransa kıyılarına, Nice şehrine ulaştılar. Cem’in bundan sonraki yedi yılı bazen kısmen özgür, bazen de iyice ağırlaşan tutsaklık koşulları içinde Rodos şövalyelerinin yönetiminde bulunan Fransa’nın Akdeniz kıyılarındaki şatolarda geçecekti.

Bu arada bir Fransız asilzadesinin Philippine adlı bir kızıyla kısa süreli bir aşk yaşadığı ve daha sonra ondan bir oğlu olduğu da söylenir. Ellerindeki değerli tutsağı kimseye kaptırmamaya çalışan Saint-Jean şövalyeleri Bourganeuf’da onun için özel bir kule bile yaptırdılar. Batılılar Cem Sultana “Zizimi” dedikleri için hala “Zizimi Kulesi” diye bilinen bu özel hapishanede Fatih’in oğlu iki yıldan fazla kaldı.

Bu arada İstanbul’daki ağabeyi Bayezid tabii ki hiç de huzurlu değildi ve yaşadığı sürece tahtı için bir tehlike olacak Cem’i ortadan kaldırmak veya en azından serbest bırakılmamasını sağlamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Cem’i elinde tutanlara yıllar boyunca her ay 40 bin düka altın rüşvet verirken bir yandan da onu öldürtmek için her yolu deniyordu. Cem gerçekten de Hıristiyan dünyası karşısında elini kolunu bağlıyordu.

Cem’i destekleyenleri kendi yanına çekmeye çalışıyor, siyasi ödünler veriyor, anlaşmalar yapıyor, hükümdarları satın almaya uğraşıyordu. Fransa Kralı XI. Louis’nin çok dindar olduğunu öğrenince Cem’i kendisine teslim etmesi için Topkapı Sarayı’nda bulunan Hıristiyanlık için kutsal emanetlerden “Vaftizci Yahya’nın elini” ve “İsa’yı öldüren mızrağın parçasını” krala vermeyi teklif etti. Ancak hasta ve yakında öleceğini düşünen kral bir kafirden bunları kabul etmeye yanaşmadı.

Hıristiyan dünyasının ruhani lideri Papa VIII. Innocentius da Cem’i elde etmeye çalışıyordu. Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlemeyi düşünen Papa, Cem’i de ikna ederse Türkleri Avrupa’dan atacağına inanıyordu. Nitekim uzun uğraşlardan sonra Saint-Jean şövalyelerinin lideri Pierre d’Aubusson’u kardinal yaparak Cem’in Roma’ya verilmesini sağlayacaktı.

Mayıs 1489′da Roma’ya gelen Cem, burada daha özgür olacağını ve Macaristan’a geçme olanağını bulacağını umuyordu. Ancak Papanın Hıristiyan olma davetine şiddetle karşı çıkınca yaşamı yine Rodos şövalyelerinin elindeki gibi sürüp gitti. Bu arada 6 Nisan 1490′da dayısı Macar Kralı Matyas da ölünce artık Cem’in Rumeli üzerinden İstanbul’a yürüme hayalleri de sönüp gidecekti.

Siyasi emelleri için Cem’le yakından ilgilenen son hükümdar Fransa Kralı VIII. Charles oldu. Kudüs üzerine bir sefer yapmak niyetindeki Charles, VIII. Innocentius’un ölümü üzerine 27 Eylül 1492′de yeni Papa olarak seçilen VI. Alexandre’ın Cem’i ağabeyi Bayezid’a teslim etmek için pazarlık yaptığını duyunca 31 Aralık 1493′de Roma’ya girdi ve Cem’i kendi himayesine aldı. Fransa Kralı ile birlikte İtalya’dan yola çıkan Cem yolda hastalandı ve 24 Şubat 1494′de Napoli’de öldü.

Henüz 35 yaşında hayata veda eden bu talihsiz şehzadenin ani ölümü zehirlenmiş olduğunu gösteriyordu. Ama bu konudaki esrar perdesi tam olarak aydınlanamadı. Bayezid’ın görevlendirdiği casuslardan birinin berber kılığında Cem’in yanına kadar gittiğini ve bir tıraş sırasında usturasıyla kanına zehir karıştırdığı söylentisi en çok üzerinde durulan olasılıklardan biridir.

Daha sonra ilaçlanarak bozulmadan saklanan cesedi bile yıllar boyu süren pazarlıklara konu olan Cem Sultan en sonunda ölümünden 5 yıl sonra Bursa’ya getirilerek toprağa verildi.

On yedi yıl önce Anadolu kıyılarından Avrupa’ya doğru yelken açmak zorunda kalan Fatih Sultan Mehmed’in en sevdiği oğlu taht kavgasında bir türlü başarılı olamamış ve Anadolu’ya ancak cesedi dönebilmişti. Kurduğu imparatorluğun taht kavgalarına sürüklenmesini önlemek için “kardeş katline” bile olanak tanıyan ve kendisinden sonra Cem’in gelmesini vasiyet eden Fatih ise ne oğullarının kavgasını önleyebilmiş, ne de kendisinden sonra Cem’in imparatorluğun başına geçmesini sağlayabilmişti.

Büyük bir imparator olabilirdi, ama “iyi bir baba” olduğunu kimse söyleyemeyecekti!

Elçiye Kötü Davranılmaz « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Macarlar Kanuni Sultan Süleyman’ı ‘Kuzu’ Sandılar
1520′ler, Orta Avrupa

1512′den 1520′ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı’ya, Avrupa’ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı’nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı. Öldüğünde tam da Macaristan’a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez Edirne kapısına konmuştu, yani ordu Avrupa’ya doğru yola çıkıyordu.

Osmanlılarla büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve “aslan” gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oğlu Süleyman geçince “Osmanlı tahtına bir kuzu geçti”, “Vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi” diye raporlar yazdılar, sevindiler. Ancak bu “kuzu”nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi.

Doğrusu Süleyman da başlangıçta Avrupalıların “kuzu” benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. Önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran’a çeşitli ödünler verdi. Selim’in halifelik unvanıyla birlikte Kahire’den İstanbul’a zorla getirttiği İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

O sıralarda Avrupa’nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli Macaristan’a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı. Ancak Macarlar Süleyman’ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler. Kutsal Roma İmparatorluğunun prensleri Worms’da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa’yı tehdit eden İslam’a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü.

V. Charles, reformcu din adamı Luther’i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti. Macarların İslam’a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler. Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman’ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat’tan oldular. Süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1521′de güçlü Belgrat kalesini fethetti. Belgrat’ın düşmesi Macaristan’ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. Ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra Mohaç’ta olacaktı.

İran hükümdarı I. Tahmasp Macar Kralı II. Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. Doğudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabilirlerdi. Bu arada Macarlar da boş durmuyor Eflak ve Boğdan’da Osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı.

Öncelikle Macaristan’ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı İbrahim Paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı. Yaklaşık 100 bin kişiden oluşan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik bir kuvvetle çıkan Kral II. Lagos 130 yıl önce, 1396′da Niğbolu’da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetişmesini beklemedi. Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen “Türk kıskacı”na düştü. İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu.

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II. Lagos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı. Ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti. Savaşın ardından ilerleyerek Budin’i de alan Süleyman tüm Macaristan’ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul’a döndü.

Daha sonra 1541′de Macaristan’a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan’ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara bağlayacaktı.

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan’a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların “kuzusu” Osmanlı İmparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556′da büyük bir donanma ile sefere çıkan “Muhteşem Süleyman” bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç’e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan’ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya’yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için İstanbul’da tebdili kıyafetle dolaşacaktı…

Tımar Sisteminin Tasfiyesi « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Tımar Sisteminin Tasfiyesi
16. Yüzyıl sonlan, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir inişi vardır ve zirve aynı zamanda inişin de başladığı en yüksek noktadır. Nitekim ‘Muhteşem Süleyman’ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da inişe geçmeye başlayacaktır. Bu durumun ise çeşitli ve dış nedenleri vardır. İnişe geçiş, hem uluslararası, hem de yerel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan gelişmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunu çağdaşları karşısında üstün kılan iki özelliği vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa’daki hiçbir devlet böylesi büyük, eğitimli ve iyi örgütlenmiş bir orduya sahip değildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliştirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliğin sağlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok işlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaşan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu’da 100 bin civarında, Rumeli’de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doğal genişlemesinin de sınırlarına varan imparatorluk Doğu’ya doğru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran’ı fethederek Hindistan’a doğru ilerlemesi mümkün değildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika’daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa’da ise güçlü Avusturya İmparatorluğu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa’dan Batıya doğru ilerlemeye teşebbüs edilmiş ancak başarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa’da gelişmekte olan ticari kapitalizm karşısında, “basit yeniden üretim”e dayalı Osmanlı sisteminin “genişletilmiş yeniden üretim” sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük sağlaması mümkün değildir. Dolayısıyla bu koşullar önemli ölçüde “dış haraca”, fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika’nın keşfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa’ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir “fiyat devrimi”ne yol açmış ve Avrupa’da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika’dan İspanya’ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiği sanılmaktadır. Avrupa’da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın değerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında önemli bir etken olmuştur.

Örneğin İngiltere’de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beş kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaşmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, başka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya başlayacaktır. Ülke içinde “Celali Ayaklanmaları” adı verilen isyanlar patlak vermeye başlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiğini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya başlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluşturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduğu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi “özelleştirilerek” gelirler artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı’nın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

Örneğin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul’dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduğunu, örneğin 75 bin akçe olduğunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu. Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

Viyana’yı Kurtaran Kibir « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Viyana’yı Kurtaran Kibir ve Açgözlülük
1683, Viyana önleri

16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa’nın kaderi iki hanedanın elindeydi; Habsburglar ve Osmanlılar. Habsburgların başkenti Viyana aynı zamanda Avrupa’da Osmanlı askerinin görülebildiği son nokta idi. Viyana’nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi sadece en önemli rakip hanedanının tasfiyesini getirmekle kalmayacak Orta Avrupa’dan Batı Avrupa’ya doğru Türklere yeni bir yayılma alanı da açılacaktı. Ve böyle bir durumda hiç kuşkusuz Avrupa’nın tarihi çok farklı şekillenecekti.

Viyana’nın fethine ilk kalkışan Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529′da 75 bin kişilik o zamana göre büyük bir orduyla Viyana önlerine gelerek kenti kuşatmıştı. Ama Mayıs’ta İstanbul’dan yola çıkan ordu görülmemiş yağmurların etkisiyle çok ağır ilerleyebilmişti. Bu arada kuşatmada etkili olacak büyük toplarını geride bırakmak zorunda kalmış ve ancak Eylül sonlarında Viyana önlerine gelebilmişti. Üç hafta kadar kenti kuşatan Sultan Süleyman, Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın kenti terk etmiş olduğu gerekçesiyle -aslında artık kış bastırdığı için- kuşatmayı kaldırmış ve geri çekilmişti. Kenti alamamış duruma düşmektense kendi kararıyla vazgeçmiş olmayı tercih etmişti.

Ama Viyana’nın fethi Osmanlıların zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150 yıl sonra Temmuz 1683′de Osmanlı ordusu bir kez daha Viyana önlerinde göründü. Bu kez Sadrazam Kara Mustafa Paşa komutasındaki 200 bin kişilik dev bir ordunun elinden Viyana’nın kurtulması bir mucize olurdu! Ama tarihte kazananlar açısından “mucize” kaybedenler açısından ise “fiyasko” olarak nitelendirilecek olaylara da yer var.

Nitekim “Cihan Padişahı”nın Sadrazamının olağanüstü kibri, şehrin yağma edilmeden eline geçmesi için gösterdiği açgözlülüğü ve 11 yıl önce 1672′de Dinyester Nehri kıyılarında yenilgiye uğrattığı Polonya Kralı Jan Sobieski’yi küçümsemesi hem Viyana’yı kurtaracak, hem de bu ihtiraslı sadrazamın kellesine mal olacaktı.

17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve ordusunda çeşitli reformlar yaparak imparatorluğu güçlendiren Köprülü Mehmet Paşa’nın evlatlığı olarak yetişen Kara Mustafa Paşa, Köprülü’nün oğlu Fazıl Ahmet Paşa’dan sonra sadrazam oluncaya kadar bazı önemli askeri başarılara imza atmıştı. Özellikle 1672′deki Kameniçe seferi askeri kariyerinde bir dönüm noktası oldu.

Fazıl Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Kaptan-ı Deryalığa getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da yapan Kara Mustafa Paşa, Köprülü ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu ailenin hizmetlerinden memnun olan IV. Mehmet tarafından 1676′da sadrazamlığa getirildikten sonra 1678 ve 1680′de Ruslara karşı savaşlarda başarılı olan Kara Mustafa Paşa en sonunda Kanuni Sultan Süleyman’ın başaramadığını başarmak azmiyle Viyana üzerine sefer için hazırlıklara başladı.

Nisan 1683′de Avusturya’ya açılan savaşta ordu yola çıktığında Sultan IV. Mehmet Belgrat’a kadar ordunun başında geldi. Ancak daha ileri gitmeyi uygun görmeyerek ordunun komutasını sadrazama bıraktı ve Edirne Sarayına ve av partilerine geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan askeri seferler sırasında padişahlar ordunun komutasını verdikleri vezirlerine İslam Peygamberi Muhammed’in bayrağı olduğu kabul edilen Sancak-ı Şerif’i de teslim ederler, böylece sefere yüklenilen anlam farklı bir dinsel boyut da kazanırdı. IV. Mehmet de böyle yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu ve Kabe’nin anahtarlarını emanet ettiği sadrazamına Belgrat’ta peygamberin sancağını da teslim ederek Viyana’ya doğru uğurladı.

Hızla Viyana’ya doğru yürüyüşe geçen Osmanlı ordusu önüne çıkan her şeyi yakıp, yıkıp, yağmalayarak Viyana surlarının önüne geldiğinde Temmuz ayının ortası olmuştu. Yani bu kez birinci kuşatmada olduğu gibi bir gecikme ve savaş mevsiminin sonu gelmiş değildi. Dönemin gözlemcilerinin aktardığına göre Viyana’nın karşısına kurulan ordugah neredeyse Viyana kentinden daha büyük ve daha gösterişliydi.

Viyana’yı ele geçireceğinden hiç kuşkusu olmayan Kara Mustafa Paşa rivayete göre 1500 cariyenin bulunduğu haremini bile yanında getirmişti. En büyük kaygısı da Habsburgların bu zengin başkentini yağmaya uğramadan ele geçirmekti. Osmanlı ordusunun geleneklerine göre zorla fethedilen bir kent bir süre için onu ele geçiren askerin yağmasına bırakıldığından buna meydan vermemek için kentin teslim olmasını sağlamak gerekliydi. Sadrazam da bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı.

Askerin yağma hırsının ve hevesinin azalması için yol boyunca ele geçirilen kasaba ve köylerin yerle bir edilmesine varan bir yağmaya göz yummuş, böylece Viyana’nın fazla hasar görmeden kendi ganimeti olabilmesi için önlem almıştı. Hatta kentin zarar görmesini istemediği için Osmanlı ordusunun en büyük toplarını yanında getirmemeyi bile düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla yetinmişti.

Osmanlı ordusunun Viyana’ya gelinceye kadar yol boyunca saçtığı dehşet ve sergilediği güç karşısında Avusturya İmparatoru I. Leopold ve ailesi kenti terk etmiş ve geride Starhemberg komutasında yaklaşık 20 bin kişilik bir savunma kuvveti bırakarak Linz’e doğru çekilmişti. Bunu öğrenen Viyanalıların iyice morali bozulurken kenti kuşatan Osmanlı ordusunun ise kendisine olan güveni ve zafere olan inancı pekişmişti.

Kara Mustafa Paşa 14 Temmuzdan itibaren bir yandan kenti kuşatır ve bunun için gerekli askeri önlemleri alırken, bir yandan da kentin kendiliğinden teslim olmasını sağlayacak moral bozucu önlemlere ağırlık veriyor, hatta gösteriler düzenliyordu. Viyana’yı savunanların savaşma gücünün kırılması için gereken her şey yapılıyor, adeta bir tür “psikolojik savaş” yürütülüyordu.

Öncelikle ordunun neredeyse Viyana’dan daha büyük, düzenli ve gösterişli bir kent gibi surların karşısına yerleşmesi dikkat çekiyordu. Sadrazamın çadırı gerçekten de bir saray gibi inşa edilmiş, etrafını çeviren diğer paşaların çadırları da konaklar gibi yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının çevresine çiçekler dikilerek küçük bir park yapılması bile ihmal edilmemişti.

Kuşatma için kurulan metris ve tabyalarda da bir tür pervasızlık sergileniyor, birliklerin ve komutanların hareketlerinin de kalenin içindekileri önemsemeyen, ciddiye almayan bir havada cereyan etmesine özen gösteriliyordu. Öyle ki, Osmanlı ordusu istediği anda kenti ele geçirebilecekmiş, kenti savunanların elinden bir şey gelemezmiş gibi davranıyordu. Birlikleri teftiş ederken Kara Mustafa Paşa bile tüfek menziline girmekten çekinmiyor, maiyetiyle birlikte adeta resmi geçit yapmaktan zevk alıyordu.

Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada yer alan bir bahçeyi ziyarete gidiyor, gidişte ırmağı atıyla geçerken birkaç saat sonraki dönüşü için hemen adayla kara arasına bir köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma bölgesinin çeşitli noktalarına sevk edilen birlikler Viyana surlarının dibinde mehteran bölüğünün çaldığı askeri marşların eşliğinde ve gerçek bir resmi geçit yaparak yola çıkıyorlardı.

Bu arada ele geçirilen esirlere de hiçbir şekilde merhamet gösterilmiyor, böylece estirilen terörün yaratacağı korkudan da yararlanılmaya çalışılıyordu. Kuşatma boyunca infazların yapıldığı “Leylek Çadırı” sürekli faaliyetteydi ve binlerce kelle kesilmişti. Daha önceki savaşlardan esir düşmüş Avusturyalı bir hizmetkar sahibini öldürünce o sırada orduda bulunan Avusturya uyruklu 150 hizmetkarın hepsi kılıçtan geçirilmişti. Viyana yakınlarında kuşatılan ve teslim olan bir kasabadaki binlerce kişi de yine kılıçtan geçirilmekten kurtulamamıştı.

Bir yandan da Viyana surlarına çok şiddetli olmayan saldırılar sürüyordu. Zaman zaman yapılan hücumları Avusturya askerleri püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama artık haftaları geride bırakan kuşatma kentin 50 bin kişi civarında olduğu tahmin edilen nüfusunun yaşamını doğal olarak zorlaştırmaya başlamıştı. Ele geçirilen esirlerin verdiği bilgiler de Kara Mustafa Paşa’nın kentin teslim olacağına ilişkin umutlarını güçlendiriyordu.

Bu arada kuşatmanın kaderini tayin edecek birkaç önemli olay meydana geldi; birincisi, İstanbul’dan getirilen Avusturya elçisi serbest bırakılarak İmparatorunun yanına gitmesine izin verildi. Böylece Osmanlı’nın baş edilmez gücüne tanık olan elçinin aktaracağı bilgilerle kentin teslim edilmesinden başka çare olmadığını imparator anlamış olacaktı. Oysa elçinin ordunun zaaflarına ilişkin gözlemleri ve bilgileri de vardı ve bunların Osmanlıların aleyhine kullanılacağı hiç de dikkate alınmıyordu.

İkincisi, daha kuşatma başlarken Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa Viyana’nın arkasına düşen bazı önemli kalelerin fethedilmesinin doğru olacağını söylemiş ve böylece Viyana’ya gelebilecek yardım kuvvetlerinin bu noktalarda engellenebileceğini belirtmişti. Ancak Kara Mustafa Paşa bu öneriyi fazla ciddiye almadı ve düşmanın gücünü abartmak olarak değerlendirdi. Oysa bu yapılmış olsa, gerçekten de kuşatmanın sonlarına doğru gelen yardım ordusu engellenebilir, bir ölçüde yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki meydana savaşına o kadar diri bir şekilde çıkamayabilirdi.

Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun Viyana’ya yardım çağrısının da Avrupa’da pek karşılığı olmayacağı varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan kuşatmanın aynı zamanda imparatora büyük bir askeri kuvvet toparlamak için de fırsat ve zaman kazandırdığı dikkate alınmadan kentin ele geçirilmesini sağlayacak tayin edici saldırılara girişmekten uzak duruldu. 14 Temmuzda başlayan kuşatma artık iki aya yaklaşıp da Eylülün ilk haftasına gelindiğinde Leopold’un ve Jan Sobieski’nin büyük bir orduyla Viyana’ya yardıma gelmekte olduğu öğrenilmesine rağmen Sadrazam bu duruma pek aldırmadı. Kendisini uyarmaya çalışanları da korkaklıkla suçlayarak susturdu.

Böylece uzayan ve artık iki ayı bulan kuşatma Osmanlı ordusu içinde sıkıntılara ve moral bozukluklarına yol açmaya başlamıştı. Yiyecek kıtlığı başlamış ve fiyatlar çok yükselmiş, hayvanların beslenmesi için gereken otun bulunması için artık iki günlük yola gidilir olmuştu. Viyana önlerine gelinceye kadar yapılan yağmalardan elde edilen ganimetlerle İstanbul’a dönmek asker için önemli bir kaygı haline geliyordu. Ya sıkı bir saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya da İstanbul’a dönüş için yola çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu içinde açıkça konuşulmaya başlanmıştı.

Öte yandan Hıristiyan dünyası da Avrupa’nın bu en büyük kentini kuşatan İslam ordusuna karşı harekete geçecek ve Viyana’nın kurtarılması için büyük bir ordunun toparlanmasını sağlayacaktı. Bu girişimlerden ve hazırlıklardan bilgisi olan Viyana’daki savunma kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor ve teslim olmayı düşünmüyordu. Nitekim Eylül’ün başında yaklaşık 100 bin kişilik büyük bir ordu Viyana’nın yardımına gelmek üzere yola çıkmıştı.

Durumu haber alan Kara Mustafa Paşa hala düşmanını küçümsemeye devam etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de küçük olmamasına rağmen kuşatmada görev alan askerlerin sayısını iyice azaltarak veya kuşatmayı tümden kaldırarak bu orduyla meydan savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı birlikleri kaydırarak ve yeniden bir düzenleme yaparak Avusturya İmparatoru ve Polonya Kralı’nın 100 bin kişilik ordusunun karşısına 30 bin kişilik bir kuvvetle çıkmayı yeterli gördü. Bu savaşı kazandığında Viyana’nın da eline olmuş bir meyve gibi düşeceğini umuyordu. Ama hiç de öyle olmayacaktı.

12 Eylül 1683′de meydana gelen savaşta Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğrarken bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakarak hızla Belgrat’a doğru çekilmek zorunda kaldı. Avrupa topraklarında Osmanlılar ilk kez bu kadar ağır bir bozguna uğruyordu. Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan Avusturya ve Polonya ordusu çekilmekte olan Osmanlı ordusunu takip etse sonuç daha da vahim olabilirdi ama buna kalkışmadılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok toparlanarak Belgrat’a çekilmeyi başardı.

Uğradığı bozgun karşısına şaşkına dönen ve hem kendi sorumluluğunu azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak için maiyetindeki birçok komutanın kellesini vurduran Kara Mustafa Paşa bu arada İstanbul’daki padişahın gazabından da kurtulamayacağını herhalde biliyordu. Viyana’nın arkasındaki kaleleri almadan kuşatmaya başlamaması konusunda kendisini uyaran Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa’yı da Viyana önlerindeki meydan savaşında ilk önce bozulan tarafa komuta ettiği ve kendisinden önce çekilmeye başladığı için idam ettirmesi de bir işe yaramayacaktı.

25 Aralık 1683′de İstanbul’dan gelen Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ve Çavuşbaşı Mehmed Ağa Belgrat’ta Sadrazamın huzuruna kabul edildiler. IV. Mehmet’in bu görevlilerinin neden geldiğini herkes gibi Kara Mustafa Paşa da biliyordu. Yine Osmanlı geleneklerine uygun bir şekilde son anma kadar Sadrazama saygıda hiçbir kusur etmediler. Padişahın emanet ettiği Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve Kabe’nin anahtarlarını teslim aldılar. Kara Mustafa Paşa seccadesini serip namazını kıldı ve ardından boğularak idam edildi. Kellesi kesilerek verilen görevin yerine getirildiğinin kanıtı olarak Topkapı Sarayına gönderildi.

17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücünde değildi. Batı Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybedeli epey olmuştu. Ama yine de Viyana’nın belki bir süre için Osmanlıların eline geçmesini engelleyen şey Kara Mustafa Paşa’nın olağanüstü kibiri ve açgözlülüğü olmuştu.

Boşuna dememişler; “Az tamah, çok zarar getirir!”

Patrona Halil Ayaklanması « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Patrona Halil Ayaklanması
28 Eylül 1730, İstanbul

18. Yüzyılın başlarında III. Ahmed’in saltanatı dönemindeki ‘Lale Devri’ Osmanlı tarihi içinde genellikle küçümsenerek ve İstanbul’daki yönetici elitin kendini kaptırdığı zevk ve eğlenceler öne çıkarılarak değerlendirilir.

Saray ve çevresinin sefahate dalması bir gerçekse de bu durum ilk kez böyle olmuyordu. Saray her dönemde benzer bir yaşam sürüyor ancak bunu duvarların arkasında yapıyordu, ahalinin gözü önünde değil. Tabii böylesi bir yaşam tarzının sarayın ve hanedanın dışına doğru genişleyen bir çevreye yayılması kolay değildi.

‘Lale Devri’ diye adlandırılan dönemde sefahat konusunda biraz daha ipin ucunun kaçtığı, biraz daha halkın gözü önünde cereyan ettiği ve nihayet biraz daha saray ve hanedanın dışına doğru yayıldığından söz edilebilir. Bir Batılı, dönemin İstanbul’daki Fransız elçisi, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın konağında verilen bir gece davetini şöyle anlatır:

“Laleler açtığı ve sadrazam onları padişaha göstermek istediği zaman, lalelerin açmadığı boşluklar başka bahçelerden alınan ve şişeler içine konan lalelerle doldurulurdu. Her dört çiçekte bir, çiçekle aynı seviyede bir mum yanar ve bahçe yollarına her türlü kuşla dolu kafesler asılırdı. Kameriyeler muazzam miktarda ve şişelere konmuş her türden çiçekle süslenir ve sonsuz sayıda çeşitli renkli cam lambalarla aydınlatılırdı. Bu lambalar aynı zamanda davet için özel olarak ağaçlıklardan getirilen ve kameriyelerin arkasına yerleştirilen çalılıkların yeşil dallarına asılırdı. Bütün bu çeşitli renklerin ve sayısız ayna ile yansıtılan ışıkların etkisi şahanedir. Işıklandırma ve Türk müziğinin gürültülü konseri tüm bunlara eşlik eder ve laleler açtığı sürece her gece bu eğlenceler devam eder. Bu süre zarfında Sultan ve maiyeti sadrazam tarafından yedirilir ve yatırılır.”

Evet, yönetici elitin yaşamına ilişkin tablo budur ve hiç kuşkusuz bu kadarının ahalinin isyan duygularını kışkırtması anlaşılır bir şeydir.

Ama bu dönem sadece yönetici elitin zevk ve sefasıyla anılacak bir dönem değildir. Aynı zamanda İstanbul’da önemli mimari düzenlemeler yapılmış, eski yangın mahalleleri yeniden imara açılmış ve İstanbul’da dönemine göre bir kent yaşamı ortaya çıkmıştır. İtfaiye bu dönemde kurulmuş ve en önemlisi de ilk matbaa 1729′da faaliyete geçmiştir.

1670′de Macar asıllı bir Hıristiyan olarak doğan İbrahim Müteferrika 1693′de Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı’nın hizmetine girdikten sonra Osmanlı devletinde Müslümanlar adına ilk matbaayı kuran kişi olmuştur. Daha öncesinde Ermenilere verilen bir matbaa izni vardır ama Müslümanlar adına ilk izni alan da yine eski bir Hıristiyan olacaktır.

Başta Haliç civarı olmak üzere İstanbul’un park ve bahçelerinin lalelerle bezendiği bu yıllarda devletin maliyesinde ve ordusunda da bazı düzenlemeler yapılmıştır ama genellikle olduğu gibi bunların yoksul halka pek bir yararı olmayacaktır. Geniş toplulukların gözü önünde yaşanan sefahat ve gelişmekte olan kent yaşamının nimetlerinden yararlanılamaması öfke birikimine yol açacaktır. Ve bir an gelip bu öfkenin isyana dönüşmesi için bir kıvılcım yeterli olacaktır. Bu arada gayrimüslimlere tanınan yeni bazı ayrıcalıklar ise İslam adına ahaliyi kışkırtmak için çok uygun bir malzeme oluşturacaktır.

İran’la süren savaşta uğranılan başarısızlıklar üzerine padişah III. Ahmed’in ordunun başına geçerek sefere çıkması talebi öylesine yoğunlaşır ki sarayın buna daha fazla direnmesi olanaksız hale gelir. Bunun üzerine Üsküdar’da ordugah kurulur ve askerler İran üzerine sefere çıkmak için hazırlıklara başlarlar. Padişah ve vezirler de Üsküdar’a geçerek orduyla birlikte yola çıkmaya hazırlanırlar. Ancak aslında padişah III. Ahmed’in İstanbul’daki tatlı yaşamı bırakarak savaşa gitmeye hiç niyeti yoktur. Ordu bir türlü yola çıkmamaktadır.

Sonuçta İran’ın temsilcileri Üsküdar’a gelirler ve onlarla yapılan görüşmelerde savaşı devreden çıkaran kötü bir anlaşma yapılarak padişah ve çevresi Boğazın Anadolu yakasından Avrupa yakasına dönerler. Ama bu da beklenen kıvılcım olacak ve bu devire son verecek ayaklanma patlayacaktır.

Eskicilikle uğraşan bir yeniçeri olan Patrona Halil ve Muslu Beşe önderliğinde patlayan isyan 28 Eylül 1730′da başladı ve dört gün boyunca İstanbul sokaklarını ele geçiren topluluklar 2 Ekim’e kadar evlerine girmediler. Bir bölüm ulemanın da desteğini alan asiler ilk gün kentte duruma egemen olarak Topkapı Sarayı’nı kuşattılar ve padişahla pazarlığa başladılar. Ertesi gün aralarında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile yakınlarının da bulunduğu 37 kişinin kellesini istediler. III. Ahmed çok sevdiği sadrazamına hemen kıyamadı ama direndiğinde kendi kellesinin de gidebileceğini görünce üçüncü gün İbrahim Paşa ve damatları boğdurularak cesetleri asilere teslim edildi.

Ancak isyanın bununla yatışması mümkün değildi, elebaşılar padişahın da tahttan çekilmesini istediler ve istediklerini de yaptırdılar. III. Ahmed l Ekim’de yeğeni Mahmud lehine tahttan feragat ettiğini ilan etti. Ertesi gün I. Mahmud tahta geçecekti.

I. Mahmud padişah oldu ama saray “ayak takımı”nın denetimindeydi. Eskici Patrona Halil Rumeli Beylerbeyi olmuş, Muslu Beşe de Kul Kethüdası olarak sarayın yönetimini ele almıştı. Rivayete göre Patrona Halil eski püskü paçavralar içinde dolaşıyordu ve hiç kuşkusuz bu durum eski şatafata öfke dolu ahalinin sempatisini canlı tutmak için etkili bir yoldu. İsyan, meşruiyetini sefahate son vermekten aldığı için isyanın önderi de giyimiyle bunu temsil ediyor ve ahalinin desteğinin sürmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu arada Lale Devri sırasında İstanbul’da yapılan zarif mimarı yapılar yıkılıyor, halkın öfkesini tatmin eden kitlesel ayinler gibi yıkım ve yağmalar düzenleniyordu.

‘Ayak takımı’ iki ay boyunca Topkapı Sarayı’na egemen olup devleti yönetirken isyanın silahlı gücü Yeniçerileri tabii ki ihmal etmediler. Devlet yeniçerilerden ebediyen kurtulmanın yollarını ararken isyandan önce 40 bin olan yeniçeri sayısı iki ay içinde 70 bine çıkmıştı. Ayrıca devletin çeşitli yüksek görevlerine de ‘ayak takımı’ arasından atamalar yapılıyor, örneğin bir kasap Eflak voyvodalığına atanıyordu.

Yaklaşık iki ay bu duruma tahammül eden yeni padişah ve çevresi kendilerini rezil ettiklerine inandıkları bu paçavralar içindeki asilerin hakkından gelmek için fırsat kolluyorlardı. Nihayet gereken örgütlenmeyi tamamladılar ve asileri ortadan kaldırmak için uygun ortamı hazırladılar. İran’a savaş açılması konusunu görüşmek üzere divan toplantısına çağrılan Patrona Halil ve 14 elebaşı 25 Kasım 1730′da sarayda pusu kuran askerlerce öldürüldü. Bunları destekleyen ulema da sürgüne gönderilirken, geri kalan asilerin 28 Ocak 1731′de ikinci bir kez ayaklanma girişimleri bastırılarak yakalananlar idam edildi.

Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemiş olan dehşet içindeki Topkapı Sarayı’nda iki ay süren kabus böylece bitti. Ayak takımından ve paçavralar içinde dolaşan beylerbeyinden kurtulan saray eski asaletine ve zarafetine tekrar kavuştu!

Yerini şaşırıp “baş” olmaya kalkışan “ayaklar” da yine yerlerine döndüler ve yeni bir deneme için uygun koşulların gelmesini sabırla beklemeye devam ettiler…

İngiliz Elçisinin Yanlışı « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

İngiliz Elçisinin Yanlış Hesabı Büyükada’dan Döndü
Şubat 1807, İstanbul açıkları

Türkiye’nin Ekim 1998′de Suriye’ye uyguladığı ve Abdullah Öcalan’ın ülkeden çıkarılmasını sağlayarak istediği sonucu da aldığı “silahlı diplomasi” tarihte büyük devletler tarafından zaman zaman uygulanan bir yöntemdi. Silahlı kuvvetlerin açıkça harekete geçirilip savaş tehdidi ile üzerine yürünülen ülke daha zayıf veya o anda savaşa hazır değilse ödün vermek, geri adım atmak zorunda kalırdı.

Türkiye 20. yüzyılın sonunda bunu ilk kez uyguladı -ve böylece “büyük devlet” olduğuna belki kendisi de inandı- ama başka büyük devletler bu yönteme daha önce çok başvurmuşlardı. Ancak her zaman istedikleri sonucu aldıkları söylenemez. Nitekim İngiltere 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğuna karşı aynı yöntemi denedi ancak amacına ulaşamadı. Büyükada önlerine kadar gelen İngiliz savaş gemileri elleri boş dönmek zorunda kaldı.

Nisan 1789′da tahta çıkışının hemen ardından meydana gelen Fransız Devrimi’nin estirdiği rüzgarların da etkisiyle III. Selim Osmanlı İmparatorluğuna yeni bir düzen “Nizam-ı Cedid” getirmeye çalışıyordu. Fransız Devrimi’nden etkilenmişti ama 1798′de Mısır ve Suriye’yi işgal eden General Napolyon’dan doğal olarak hoşlanmıyordu. Hatta bu sırada III. Selim İngiltere ve Rusya’ya yanaşacak ve onlarla ittifak yapacaktı.

Daha sonra kendisini “Fransa İmparatoru” ilan eden Napolyon’u III. Selim başlangıçta yine tanımadı ve doğrusu pek ciddiye almadı ama Napolyon’un komutasındaki Fransız orduları Avrupa’yı bir baştan diğer başa hallaç pamuğu gibi atmaya başladığında Osmanlı padişahı da ülkesinin eski dostu Fransa’ya ve Napolyon’a yakınlaşmak gereğini duyacaktı. Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavurması ve Osmanlıların geleneksel düşmanı Rusların üzerine yürümesi III. Selim’in işine geliyordu.

Böylece III. Selim’in tavrı hızla değişecek ve Fransa ile ittifaka yönelirken İngiltere ve Rusya’yı karşısına alacaktı. Napolyon’un da istediği bu idi. Osmanlıların ve İran’ın güneyden Rusları sıkıştırmasını isteyen Fransız imparatoru en güvendiği adamlarından birini, General Sebastiani’yi İstanbul’a elçi olarak gönderdi.

Fransız general gerçekten de İstanbul’da çok iyi karşılandı ve özel bir yakınlık gördü. O kadar ki, Hıristiyan elçilerinin Osmanlı hükümdarının huzuruna kılıçlarıyla kabul edilmemesi yerleşmiş bir kural, bir gelenek olmasına rağmen Sebastiani kılıcıyla sultanın yanına girebilen ilk Avrupalı elçi oluyordu. Askeri başarılarına hayranlık duyduğu Fransa ve Napolyon’un desteğiyle III. Selim ordusunu modernleştirip, güçlendireceğini umuyordu.

Böylece süreç hızla Rusya ve İngiltere aleyhine gelişmeye başlayınca İngiltere “silahlı bir diplomasi” uygulayarak III. Selim’i bu politikadan uzaklaştırmaya ve yeniden kendilerinden yana dönmesini sağlamaya karar verdi. Elbette İngiltere büyük bir güçtü ve bunu ilk kez denemeyecekti. Son olarak Nisan 1801′de Danimarka’ya yönelik olarak bunu denemişler ve Kopenhag önüne gönderdikleri Kraliyet Donanması’nın topları ateşlenince istedikleri sonucu almışlardı.

Aynı şey İstanbul için de uygulanabilirdi; Çanakkale’den girerek Marmara’yı geçen gemiler Sarayburnu’na gelerek toplarını Topkapı Sarayı’na çevirdiklerinde III. Selim’in dize geleceğine inanıyorlardı. İki yıldır İstanbul’da İngiliz elçisi olan Charles Arbuthnot Osmanlı yöneticilerini ve III. Selim’i iyi tanıdığına inanıyordu ve Londra’ya yolladığı raporlarda Osmanlı padişahının Sarayburnu’nda İngiliz savaş gemilerini gördüğünde yelkenleri suya indireceğinden kuşku duymadığını yazıyordu. Sultan, Boğaziçi’nde bir savaşa girişmektense Bosna’da Fransızlarla bir savaşa girmeyi tercih ederdi.

İngiltere bu doğrultuda hazırlıklara girişerek Plymouth’dan yola çıkan savaş gemilerine Doğu Akdeniz rotası verirken İstanbul’daki İngiliz elçisi Arbuthnot da Osmanlı yönetimine bir ültimatom vererek Fransız elçisi Sebastiani’nin ülkesine geri gönderilmesini talep etti. Çünkü Fransız elçisinin Osmanlı başkentindeki faaliyetleri Fransa ile İngiltere arasındaki savaşta tarafsız olduğunu söyleyen Osmanlı devletinin bu konumuna uygun düşmüyordu. Ancak Osmanlılar hiç de oralı olmadılar ve İngiliz elçisinin taleplerine olumlu bir yanıt vermediler. Hatta tam tersine Charles Arbuthnot’un bu tutumu öfkeye yol açtı ve İstanbul’da istenmeyen adam haline gelmeye başladı.

Bu arada İngilizlerin bu girişimleri karşısında Boğazlar’dan bir saldırı olasılığına karşı Çanakkale Boğazı’ndaki savunma mevzileri, eski kaleler de Fransızların desteğiyle teknolojik olarak güçlendirilmeye başlandı. Öte yandan İngiliz elçisi ve İstanbul’daki İngiliz vatandaşlarına da tehdit yağmaya başlamıştı. Bu durum karşısında daha önce gelip Galata önlerinde demirlemiş olan bir İngiliz firkateynine binen elçi ve bazı önde gelen İngiliz vatandaşları gerilimin doruk noktasına ulaştığı 1807 yılının Ocak ayı sonlarında Marmara’ya doğru açılmak ihtiyacını hissettiler.

Aslında İngiliz elçisi gerilimi tırmandırma politikasını erken başlatmış ve henüz İngiliz savaş gemileri Boğazlarda görünmeden doruk noktasına ulaşan krizi yönetebilecek tarzda bir silahlı gücü arkasına alamamıştı. İstanbul’daki İngilizleri Çanakkale’ye doğru götüren savaş gemisini boğaz çıkışında ancak üç gemi daha bekliyordu ve bunlar “silahlı diplomasi” için yeterli bir güç değildi. Malta’ya haber gönderilerek on gemi daha ve çıkarma birlikleri istendi.

Bir yandan Gelibolu’ya çıkarma yapılacak, bir yandan da İstanbul’a kadar gidilecekti. Ancak Amiral Duckworth’un komutasında yedi geminin daha Çanakkale Boğazı açıklarına gelmesi için on gün geçecekti. On bir gemiye ulaşan İngiliz filosu bundan sonra bir on gün daha rüzgarın uygun hale gelmesini beklemek zorunda kalacak ve ancak 19 Şubat 1807′de Kraliyet Donanmasının gemileri tarihlerinde ilk kez Çanakkale Boğazı’na girip ilerlemeye başlayacaklardı. Boğazın savunma mevkileri İngiliz gemilerine ateş açtılar ama gemilere bir zarar veremediler. Bazı eski Osmanlı gemileri de düşman filosuna ateş açacak ancak etkili olamayacaklar ve karşı ateşle bazıları batırılacaklardı.

Böylece Amiral Duckworth’un küçük filosu Marmara’yı geçti ama Topkapı Sarayı’nı tehdit edecek kadar Boğaziçi’ne sokulamadı. Çünkü Karadeniz’den esen güçlü rüzgar ve şiddetli akıntı İngilizlerin gemilerini istediği yerde demirlemesine olanak tanımıyordu. Zorunlu olarak ancak Büyükada önlerinde demirleyebildiler. Ama İstanbul’a on kilometreden uzak olan bu mesafeden topların bir tehdit unsuru olması pek mümkün değildi. İki gün boyunca İngiliz gemileri adalar civarında dururken bu gücü arkasına alan İngiltere elçisi Arbuthnot da İstanbul’a gelmiş kendince çeşitli temaslar yapıyor, sonuç almaya çalışıyordu.

İngiliz gemilerinin adalara kadar gelmesi tabii ki Topkapı Sarayı’nı endişelendirmişti. Ama daha sonra kıyıya pek sokulamadıkları fark edildi ve kentte savunma önlemleri alındı. Sadece bir firkateyn Galata önlerine gelebilmişti. İngiliz elçisinin tehditlerine pek aldırmayan Osmanlı yöneticileri tam tersine Arbuthnot’u tehdit ettiler. Halkın galeyan halinde olduğunu ve her an kentteki yabancılara saldırıların başlayabileceğini söyleyerek bir an önce çekip gitmelerinin en iyi yol olacağını bildirdiler.

Amiral Duckworth 22 Şubat sabahı gemilere İstanbul’u bombalamaları emrini verdi ama hemen geri aldı. Çünkü kente fazla sokulamadan yapılacak bir bombalama pek bir işe yaramayacağı gibi çıkarma birlikleri de olmadığı için etkili bir sonuç vermesi de beklenemezdi. Kentin bir kısmında hasara meydan verebilecek bombalar uzun vadede İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında çok daha büyük ve kalıcı bir düşmanlığın doğmasına yol açmaktan başka siyasi bir sonuç üretemeyecekti.

Sonuçta İngilizler Şubatın son günü tası tarağı toplayıp Marmara’ya doğru açıldılar. Bu iç denizde kalmayı güvenli görmeyen Amiral Duckworth gemilerini Çanakkale Boğazından geçirerek Ege’ye çıkaracak, bu arada bu kez boğazdan geçerken Osmanlı topları daha isabetli atışlar yapınca bazı gemileri de yara alacaktı. Ege’de bir Rus filosu ile buluşan İngilizler geri dönüp birlikte İstanbul’u bombalamayı tartıştılar ama bunun bir yararı yoktu.

Bunun üzerine her iki filo da Akdeniz’e doğru yola çıkarken İngiltere’nin “silahlı diplomasi” denemesi tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor, İstanbul’da ise kutlama gösterileri düzenleniyordu.

Osmanlı Magna Cartası « İlginç olaylar

Posted by: myfrom  :  Category: Ilginç Tarihi Olaylar

Bu Topraklarda ‘Sivil Sözleşme’ Dediğin Böyle Olur!
Ekim 1808, İstanbul

Tahtta III. Selim’le 19. yüzyıla giren Osmanlı İmparatorluğu 1789′da gerçekleşen Fransız Devrimi’nin tüm Avrupa’ya yaydığı rüzgarlardan etkileniyordu. Zaten oldukça uzun bir zamandır sürmekte olan “yenileşme” ve “modernleşme” çabaları III. Selim’le birlikte yeni boyutlar kazanıyordu. Uzun zamandır askeri bir örgütlenme olarak etkinliğini yitirmiş olan Yeniçeri Ocağı yerine kurulan Nizam-ı Cedid, yani “Yeni Düzen” adını taşıyan ordu sadece askeri açıdan değil bütün bir toplumsal düzen açısından da bir mesajı içeriyordu.

Yeniçeriler bu “Yeni Düzen” işinden memnun değildiler ve sonuçta ayaklandılar. Kabakçı Mustafa İsyanıyla III. Selim’i devirdiler ve 29 Mayıs 1807′de yerine IV. Mustafa’yı tahta çıkardılar. Nizam-ı Cedid yanlıları kılıçtan geçirilirken önde gelen bazıları kaçarak Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar.

Rusları Silistre’de durdurmakla ünlü Alemdar Mustafa Paşa okuma yazma bilmeyen bir askerdi, ancak III. Selim’e bağlı ve onun yapmak istediği düzenlemeleri destekliyordu. Kendisine sığınanlar Alemdar Mustafa Paşa’yı ordusuyla İstanbul’a yürümeye ve III. Selim’i yeniden tahta çıkartmaya ikna ettiler. Nitekim 1808 yazında Rumeli askeriyle İstanbul’a yürüyen Alemdar Mustafa Paşa, daha önce Kabakçı Mustafa’yı öldürttüğü için hızla duruma egemen oldu ve sarayın kapısına dayandı.

Ancak IV. Mustafa III. Selim’in ve şehzade Mahmud’un öldürülmelerini emretmişti. Saraya girdiğinde III. Selim’in cesediyle karşılaşan Alemdar Mustafa Paşa haremdeki kadınların kendisini saklamaları sayesinde kurtulan II. Mahmud’u 28 Temmuz 1808′de tahta çıkaracaktı.

Yeni padişah tarafından sadrazamlığa getirilen Alemdar Mustafa Paşa III. Selim’in başlattığı reformların sürdürülebilmesi için merkezi otorite (padişah ve İstanbul) ile yerel otoriteler (ayan ve taşra) arasında bir uzlaşmanın yapılmasının ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyordu. Kendisi de bir ayan, yani bir tür yerel derebeyi olduğu için bu zümreyi iyi tanıyordu.

Merkezi otorite zayıfladıkça doğal olarak yerel otoriteler güçlenip çoğalıyor, bunlar arasında karşılıklı olarak belirlenmiş ve kabullenilmiş bir ilişki olmayınca da ortaya bir kaos çıkıyordu. En ünlüleri Anadolu’da Çapanoğulları, Cabbarzadeler, Karaosmanoğulları, Trabzon’da Tuzcuoğulları, Musul’da Kotalhalilzadeler, Arnavutluk’ta İşkodralı Mustafa Paşa, Yunanistan’da Tepedelenli Ali Paşa olmak üzere Bulgaristan, Lübnan ve Arabistan da zaten yerel derebeylerin yönetimindeydi.

İstanbul’daki merkezi yönetimin yeni güçlü adamı Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tüm ayanları İstanbul’da bir toplantıya, “Meşveret-i Amme”ye davet etti. Her biri kendi ordusuyla İstanbul’a çağrılan ayanların bu toplantıya fazla rağbet ettikleri söylenemez. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Bulgaristan ayanları başta olmak üzere önemlice bir bölümü toplantıya katılmadı. Ama yine de ayanlardan bazıları kendisi geldiği gibi, bazıları da temsilci gönderdiler.

İstanbul’un çevresi bu ayanların askerlerinin rengarenk giysilerinden ve çadırlarından oluşan ordugahlarla ilginç bir görüntüye bürünürken Kağıthane’deki Çağlayan Köşkü’nde gerçekleştirilen toplantı sonucunda 7 Ekim 1808′de yerel otoritelerle merkezi otorite arasında bir tür konsensüs anlamına gelen yazılı bir sözleşme ortaya çıktı. Aslında yine çok fazla ayan tarafından onaylanmayan ve ‘Sened-i İttifak’ adı verilen bu belgeye göre, padişahın ve onun temsilcisi olan sadrazamın otoritesi yeniden sağlamlaştırılarak buyruklarına uyulacağına söz veriliyor, ama buna karşılık ayanların da meşruiyeti tanınmış oluyordu.

Padişaha karşı bir ayaklanma durumunda ayanların emir beklemeden İstanbul’a askeri yardıma gelmeleri de kabul edilen belgede, ayrıca vergi sisteminin her yerde aynı şekilde uygulanacağı ve padişahın gelirlerine el konmayacağı, ayanların bölgelerinde adil bir yönetim sağlayacağı ve birbirlerinin özerkliğine dokunmayacakları da benimseniyordu. Aslında merkezi otoriteyle yerel otoritenin karşılıklı olarak birbirlerini tanırken yetkilerinin de sınırlandırılmasını içeren bu sözleşmeden ne padişah, ne de mühür basmak zorunda kalan ayanlar memnun olmuştu, ama durumu kabullenmiş göründüler.

Sened-i İttifak’la konumunu güçlendirdiğine inanan Alemdar Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı Cedid’in kurulmasına karar verecek ve bu arada Yeniçerileri çok rahatsız eden önemli bir karar daha alacaktı; yeniçerilerin aylık cüzdanları olan esamelerin alınıp satılmasını yasaklayacak, böylece önemli bir gelir kaynağını ortadan kaldırmış olacaktı.

Tüm bu gelişmelerin sonucunda Yeniçerilerin Alemdar Mustafa Paşa’yı ortadan kaldırmak için örgütlenmeleri kadar doğal bir şey olamazdı. Nitekim bu doğrultuda hazırlıklara giriştikleri açıkça görülüyordu. Bu arada Alemdar Mustafa Paşa’nın Rumeli’den yanında getirdiği askerler de İstanbul’da yozlaşmış ve dağılmıştı. Alemdar Mustafa Paşa hem kendi elleriyle tahta oturttuğu padişaha, hem de ayanlarla yaptığı sözleşmeye fazla güvenmiş olacak ki, Yeniçerilerin hazırlıklarına karşı Rumeli’ye gidip tekrar asker toplayarak İstanbul’a gelmesi önerilerim reddedecekti.

Sonunda Yeniçeriler ayaklandılar. Sened-i İttifak’la yetkilerinin sınırlanmasından hoşnut olmayan padişah da parmağını oynatmadı, Yeniçerilerin ayaklanması durumunda İstanbul’a koşup gelmeye söz veren ayan da. Alemdar Mustafa Paşa, konağını saran Yeniçerilerle baş edemeyeceğini anlayınca 15 Kasım 1808′de mahzenine barut doldurup ateşleyerek kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçurdu.

Osmanlı’da sivil toplum sözleşmesine ilk örnek, hatta İngiltere’de kral ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta Libertatum’a gönderme yapılarak “Osmanlı Magna Cartası” diye de anılan bu belgenin ömrü ancak beş hafta sürdü. İngiltere’de yerel otoriteler merkezi otoritenin yetkilerini sınırlamak üzere Magna Carta’yı kabul ettirmişti, oysa Osmanlı’da yerel otorite arasından sivrilerek merkeze gelmiş bir sadrazam, hem padişahı, hem de diğer ayanları hizaya getirmeye kalkışmıştı.

Yani Magna Carta’nın İngilizi ile Osmanlısının karşılaştırılması pek mümkün değildi. Birisi gerçekten anayasal bir düzen doğrultusunda sahici bir adımdı, diğeri ise daha baştan ölü doğmuştu ve tek sahibinin de ölümüyle birlikte tamamen tarihten silinecekti. “Tarihten silinmesi” sözcükleri bir mecaz değil gerçekti; çünkü daha sonra güçlenerek yerel derebeylerini yok etmeye girişen II. Mahmud, Sened-i İttifak’in aslını da yakıp, yok edecekti.

Sonraki kuşaklar bu belgenin ancak Cevdet Tarihi’nde verilen kopyasını görüp, inceleyebileceklerdi…